Skip to main content

Full text of "Cennet Yolu İlmihali"

See other formats


Hakikat Kitâbevi Yayınları 


CENNET YOLU 
İLMİHÂLİ 
(Miftâh-ul Cennet) 

Hâzırlayan 

Hüseyn Hilmi Işık 

Yazarı 

Muhammed bin Kutbüddîn-i İznikî 



Hakikat Kitâbevi 

Darüşşefeka Cad. No: 53 P.K.: 35 34083 
Fâtih-İSTANBUL 

Tel: 0212 523 45 56-532 58 43 Fax: 0212 523 36 93 
http://www.hakikatkitabevi.com.tr 
e-mail: bilgi@hakikatkitabevi.com.tr 
TEMMUZ-2015 



CENNET YOLU İLMİHALİ 

ÖNSÖZ 

Allahü teâlâ, insanların dünyâda ve âhıretde mes’ûd olmaları, 
râhat ve huzûr içinde bulunmaları ve gönüllerini birleşdirip, kar¬ 
deşçe yaşamaları ve kendine kulluk vazifelerini nasıl yapacakları¬ 
nı bildirmek için, onlara Peygamberler gönderdi “aleyhimüsse- 
lâm”. İnsanların, her bakımdan en üstünleri olan bu secilmis zât- 
lar vâsıtası ile kullarına en iyi yaşama yollarını bildirdi. Peygam¬ 
berlerinin “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” en üstünü ve sonun¬ 
cusu olan Muhammed aleyhisselâmın, dünyânın her yerinde, kı- 
yâmete kadar gelecek olan bütün insanların Peygamberi olduğu¬ 
nu bildirdi. Allahü teâlâ, çok sevdiği bu Peygamberine melek ile, 
yirmiüç senede gönderdiği (Kur’ân-ı kerîm) adındaki büyük kitâ- 
bında, emrlerini ve yasaklarını bildirdi. Kur’ân-ı kerîm, arabca ol¬ 
duğu için ve çok ince bilgileri ve aklın eremiyeceği şeyleri anlat- 
dığı için, Muhammed aleyhisselâm, bu kitâbın hepsini, başından 
sonuna kadar, Eshâbma “aleyhimürrıdvân” açıkladı. (Kur’ân-ı 
kerîmi benim anlatdığımdan başka dürlü açıklayan kâfir olur) de¬ 
di. İslâm âlimleri “rahime-hümullahü teâlâ” , Peygamberimizin 
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” yapdığı açıklamaları, Eshâb-ı 
kirâmdan işitip, herkesin anlıyabileceği gibi genişletdiler ve Tef¬ 
sir kitâblarma yazdılar. Bu âlimlere, Ehl-i sünnet âlimleri denir. 
Ehl-i sünnet âlimlerinin “rahime-hümullahü teâlâ”, Kur’ân-ı ke¬ 
rîmin açıklamalarından ve ayrıca Peygamberimizin “sallallahü 
teâlâ aleyhi ve sellem” (Hadîs-i şerîf) denilen sözlerinden derliye - 
rek yazdıkları din kitâblarma (ilm-i hâl) kitâbları denir. Allahü 
teâlânın, Kur’ân-ı kerîmde bildirdiği (İslâm dîni)ni doğru, sağlam 
öğrenmek istiyenlerin, bu ilmihâl kitâblarım okumaları lâzımdır. 

Şimdi sunduğumuz (Cennet Yolu) ilmihâlinin asi ismi (Miftâh- 
ul Cennet), ya’nî, Cennet kapısının anahtarıdır. Hicrî kamerî 885 
[m. 1480] senesinde Edirnede vefât etmiş olan Muhammed bin 
Kutbüddîn-i Îznikî “rahime-hullahü teâlâ” yazmışdır. 

Derin İslâm âlimi, seyyid Abdülhakîm Efendi “rahime-hulla¬ 
hü teâlâ”, ((Miftâh-ul Cennet) ilm-i hâlinin yazarı sâlih bir zât 
imiş. Okuyanlara fâideli olur) buyurmuşdur. Bunun için, bu ki- 


- 169 - 



tâbi neşr ediyoruz. Birkaç yerine yapılan açıklamalar bir köşeli pa¬ 
rantez [ ] içine konuldu. Bu açıklamalar, başka kitâblardan seçerek 
eklenmişdir. Bunların hiçbiri şahsî düşünceler değildir. Allahü teâ- 
lâ, hepimizi, pusuda bekliyen İslâm düşmanlarının ve müslimân is¬ 
mini taşıyan, hattâ din adamı geçinen sapıkların, mezhebsizlerin, 
dinde reformcuların tuzaklarına düşerek, bölünmekden, parçalan- 
makdan korusun! Hepimizi, sevgili Peygamberinin “sallallahü teâ- 
lâ aleyhi ve sellem” yolunda, izinde bulunan (Ehl-i sünnet) mezhe¬ 
binde birleşdirsin! Birbirlerimiz ile sevişmemizi, yardımlaşmamızı 
nasîb eylesin! Âmîn. 

[İnsan, bir iş yapacağı zemân, evvelâ kalbine bir hatara [fikr, 
düşünce] gelir. Bunu yapmak ister. Bu isteğine (Niyyet) denir. Bu 
işi yapmaları için uzvlarına [organlarına] emr eder. Emr vermesi¬ 
ne (Kasd, teşebbüs) denir. Uzvların iş yapmalarına (Kesb) denir. 
Kalbin yapdığı işlere (ahlâk) [huy] denir. Kalbe hatara altı yerden 
gelir: Allahü teâlâdan gelen hataralara (Vahy) denir. Vahy, yal¬ 
nız Peygamberlerin kalblerine gelir. Meleklerin getirdikleri hata¬ 
ralara (İlhâm) denir. İlhâm Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü 
vetteslîmât” ve sâlih müslimânların kalblerine gelir. Sâlih müsli- 
mânların verdikleri hataralara (Nasihat) denir. Vahy, ilhâm ve 
nasîhat, dâimâ iyi ve fâidelidir. Şeytândan gelen hataralara (Ves¬ 
vese), insanın kendi nefsinden gelen hataralara (Hevâ), kötü ar¬ 
kadaşın telkîn etdiği [aşıladığı] hataralara (İgfâl) denir. Nasîhat 
her insana verilir. Vesvese ve hevâ, kâfirlerin ve fâsık müslimân- 
ların kalblerine gelir. İkisi de, fenâ [kötü] ve zararlıdır. Allahü te- 
âlânın râzı olduğu, beğendiği şeylere (İyi) denir. Beğenmedikle¬ 
rine (Fenâ) denir. Allahü teâlâ, çok merhametli olduğu için, iyi ve 
fenâ şeyleri (Kur’ân-ı kerîm)de bildirmişdir. İyileri yapmağı emr 
etmiş, fenâları yasaklamışdır. Bu emr ve yasaklara (Ahkâm-ı islâ- 
miyye) denir. Bir kalb, iyi arkadaşların nasîhatlarına ve akla tâbi’ 
olup, ahkâm-ı islâmiyyeye uyarsa, nûrlanır, temiz olur. Dünyâda 
ve âhıretde se’âdete, huzûra kavuşur. Fenâ kimselerin, zındıkla¬ 
rın igfâl edici, aldatıcı sözlerine, yazılarına ve nefse, şeytâna uyup, 
ahkâm-ı islâmiyyeye uymayan kalb, kararır, bozulur. Nûrlu, te¬ 
miz kalb, ahkâm-ı islâmiyyeye uymağı sever. Kararmış kalb, kö¬ 
tü arkadaşa, nefse, şeytâna uymağı sever. Allahü teâlâ, çok mer¬ 
hametli olduğu için, dünyânın her yerinde yeni doğan çocukların 
kalblerini temiz olarak yaratmakdadır. Bunları, sonra anaları, ba¬ 
baları ve fenâ arkadaşları karartmakda, kendileri gibi yapmakda- 
dır.] 


- 170 - 



CENNET YOLU İLMİHALİ 

El-hamdü lillâhillezî cealenâ minet-tâlibîne ve lil-ilmi minerrâ- 
gıbîne ves-salâtü ves-selâmü alâ Muhammedinil lezî erselehü rah- 
meten lil-âlemîne ve alâ Alihi ve Eshâbihi ecma’în. 

İSLÂMİYYET 

ALLAH YARDIR VE BİRDİR 

[Allahü teâlâ, bütün varlıkları yaratdı. Herşey yok idi. Yalnız 
Allahü teâlâ var idi. O hep vardır. Sonradan var olmuş değildir. 
Önceden yok olsaydı, Onu var eden bir kuvvetin bulunması lâzım 
olurdu. Çünki, var olmayan bir şeyi yaratacak kuvvet olmazsa, o 
şey hep yok olur, var olamaz. Onu yaratan kuvvet sâhibi hep var 
idi ise, işte Allahü teâlâ bu kuvvet sâhibi olan sonsuz varlıkdır. 
Yok eğer, bu yaratıcı kuvvet sâhibi de, sonradan var olmuşdur de¬ 
nirse, bunu da var edenin bulunması lâzım olur. Böylece, sonsuz 
sayıda var edicilerin bulunması lâzım olur. Bu ise, var edicilerin bir 
başlangıcının bulunmaması demekdir. îlk var edicinin bulunma¬ 
ması, bunun var edeceklerinin de bulunmaması demek olur. Var 
edici var olmayınca, yokdan var edilmiş olan bu gördüğümüz veyâ 
işitdiğimiz madde ve rûh âleminin de bulunmaması lâzım olur. 
Maddeler ve rûhlar var oldukları için, bunların yalnız bir yaratıcı¬ 
larının da bulunması ve hep var olması lâzımdır. 

Allahü teâlâ, herşeyin yapı maddesi olan basît cismleri ve rûh- 
ları ve melekleri önce yaratdı. Basît cismlere şimdi element deni¬ 
yor. Bugün, yüzbeş çeşid elementin var olduğu biliniyor. Allahü 
teâlâ, her maddeyi, her cismi bu yüzbeş elementden yaratmış ve 
hep yaratmakdadır. Demir, kükürt, karbon, oksigen gazı, klor ga¬ 
zı birer elementdir. Allahü teâlâ bu elementleri kaç milyon sene 
önce yaratmış olduğunu bildirmedi. Bunlardan meydâna gelen, 
yerleri, gökleri ve canlıları da, ne zemân yaratmağa başladığını bil¬ 
dirmedi. Canlı, cansız herşeyin belli bir ömrü vardır. Zemânı gelin¬ 
ce yaratmakda, ömrü bitince yok etmekdedir. Birşeyi yokdan var 
etdiği gibi, birşeyden, yavaş yavaş veyâ birden bire başka birşeyi 
yapmakda, birincisi yok olmakda, yenisi var olmakdadır. 

Allahü teâlâ, ilk insanı, cansız maddelerden ve rûhdan mey- 


- 171 - 



dâna getirdi. Bundan önce, hiç insan yokdu. Hayvânlar, otlar, cin 
ve melekler, bu ilk insandan dahâ önce yaratıldı. Bu ilk insanın is¬ 
mi, Âdem “aleyhissalâtü vesselâm” idi. Bundan, Havvâ isminde 
bir kadın da yaratdı. Bütün insanlar, bu ikisinden üredi. Her hay- 
vândan da kendi cinsleri türedi. Canlı ve cansız herşeyin her zemân 
değişdiğini görüyoruz. Kadîm olan şey ise, hiç değişmez. Fizik 
olaylarında, maddelerin hâlleri, sekileri değişiyor. Kimyâ reaksi¬ 
yonlarında özü, yapıları değişiyor. Cismler yok olup, başka cismler 
hâsıl oluyor. Çekirdek olaylarında, element de yok oluyor, enerji¬ 
ye dönüyor. Herşeyin birbirinden hâsıl olmaları, sonsuzdan gele¬ 
mez. Yokdan var edilmiş olan ilk maddelerden hâsıl olmaları l⬠
zımdır. Çünki sonsuz, başlangıcı yok demekdir. 

İslâm düşmanları, müslimânlarm çocuklarını aldatmak için, 
fen adamı şekline giriyorlar. İnsanlar maymundan yaratıldı di¬ 
yorlar. Darwin ismindeki İngiliz doktoru böyle söyledi diyorlar. 
Bunlar yalan söylüyorlar. Darwin böyle birşey söylemedi. Canlı¬ 
lar arasında hayât mücâdelesini anlatdı. (Nev’lerin menşei) is¬ 
mindeki kitâbında, canlıların muhîte uyduklarını, bunun için, 
ufak değişikliklere uğradıklarını yazdı. Bir cins, başka cinse dö¬ 
ner demedi. İngiliz ilm birliğinin 1980 senesinde Salfordda dü¬ 
zenlediği toplantıda Swansea Üniversitesi öğretim üyesi Prof. 
John Durant: “Darwinin insanın menşei ile ilgili görüşleri, mo¬ 
dern bir efsâne oldu. Bu efsâne İlmî ve içtimâî gelişmemize zarar¬ 
dan başka birşey vermedi. Tekâmül masalları, İlmî araştırmalar 
üzerinde tahrîb edici te’sîr yapdı. Tahrîfâta, lüzûmsuz münâkaşa¬ 
lara ve ilmin büyük ölçüde sûistimâllerine yol açdı. Şimdi D ami¬ 
nin teorisi, dikiş yerlerinden patlamış, geriye perîşân ve bozuk bir 
düşünce yığını bırakmışdır” dedi. Prof. Durantın vatandaşı hak¬ 
kında söylediği bu sözler, Damincilere ilm adına verilen en en¬ 
teresan cevâblardan biridir. Günümüzde tekâmül teorisinin deği¬ 
şik kültür seviyesindeki insanlara anlatılmak istenmesinin asıl se¬ 
bebi ideolojikdir. İlmî değildir. Bu teori materyalist felsefenin 
telkîni için bir vâsıta olarak kullanılmakdadır. İnsan, maymun¬ 
dan oldu sözü, İlmî bir söz değildir. Fennî bir söz de hiç değildir. 
Daminin sözü de değildir. İlmden, fenden haberi olmıyan câhil 
İslâm düşmanlarının yalanlarıdır. İlm adamı, fen adamı, böyle c⬠
hilce, saçma söz söyliyemez. Üniversiteden diploma alan bir kim¬ 
se, sefâhete ya’nî zevk ve eğlenceye başlayıp, bulunduğu ilm da¬ 
lında çalışmaz, okuduklarını da unutursa, bu kimse ilm adamı, fen 
adamı olamaz. İslâm düşmanlığı da yaparak, yalan ve yanlış söz¬ 
lerini, yazılarını, ilm ve fen olarak saçmağa kalkışırsa, cem’ıyyet 
için zararlı, alçak, hâin bir mikrop olur. Onun diploması, etike- 


- 172 - 




ti, mevkı’i, bir gösteriş, gençleri avlıyan bir tuzak olur. Yalanla¬ 
rını, iftiralarını, ilm ve fen olarak saçan fen taklîdcilerine, (Fen 
yobazı) denir. Bu fen yobazlarına aldanmamalıdır. 

Allahü teâlâ, insanların dünyâda râhat, huzûr içinde yaşamala¬ 
rını, âhıretde de sonsuz se’âdete kavuşmalarını istiyor. Bunun için, 
se’âdete sebeb olan fâideli şeyleri emr etdi. Felâkete sebeb olan, 
zararlı şeyleri yasak etdi. Dinli olsun, dinsiz olsun, inansın, inanma¬ 
sın, herhangi bir kimse, bilerek veyâ bilmiyerek, ahkâm-ı islâmiy- 
yeye, ya’nî Allahü teâlânın emrlerine ve yasaklarına uyduğu ka¬ 
dar, dünyâda râhat ve huzûr içinde yaşar. Fâideli ilâcı kullanan 
herkesin, derdden, sıkıntıdan kurtulması gibidir. Şimdi, dinsiz, 
îmânsız, çok kimsenin ve milletlerin, birçok işlerinde muvaffak ol¬ 
maları, Kur’ân-ı kerîmin ahkâmına uygun olarak çalışdıkları için¬ 
dir. Kur’ân-ı kerîme uyarak, âhıretde sonsuz se’âdete kavuşabil¬ 
mek için ise, buna, inanarak, uymak lâzımdır. 

A 

Allahü teâlânın birinci emri (imân) etmekdir. Birinci yasak et- 
diği şey de (Küfr)dür. îmân demek, Muhammed aleyhisselâmın, 
Allahü teâlânın son Peygamberi olduğuna inanmakdır. Allahü te⬠
lâ, Ona emrlerini ve yasaklarını arabî olarak (Yahy) etmişdir. 
Ya’nî bir melek vâsıtası ile bildirmiş, O da bunların hepsini insan¬ 
lara anlatmışdır. Allahü teâlânın arabî olarak, bir melek ile bildir¬ 
diklerine (Kur’ân-ı kerîm) denir. Kur’ân-ı kerîmin hepsi yazılı ki- 
tâba (Mıshaf) denir. Kur’ân-ı kerîm, Muhammed aleyhisselâmın 
sözü değildir. Allah kelâmıdır. Hiç bir insan öyle düzgün söyliye- 
mez. Kur’ân-ı kerîmde bildirilenlerin hepsine (İslâmiyyet) denir. 
Hepsine kalb ile inanan insana (Mü’min) ve (Müslimân) denir. Bi¬ 
rini bile beğenmemeğe, îmânsızlık, ya’nî (Küfr) [Allaha düşman 
olmak] denir. Kıyâmete, cinnin, meleklerin var olduklarına, Adem 
Peygamberin “aleyhissalâtü vesselâm”, bütün insanların babası ol¬ 
duğuna ve ilk Peygamber olduğuna inanmak, yalnız kalb ile olur. 
Bunlara, (îmân), (İ’tikâd) ve (Akâid) bilgileri denir. Beden ile ve 
kalb ile yapılacak ve sakınılacak şeylere ise, hem inanmak, hem de 
yapmak veyâ sakınmak lâzımdır. Bunlara (Ahkâm-ı islâmiyye) bil¬ 
gileri denir. Bunlara inanmak da, îmân olur. Bunları yapmak ve sa¬ 
kınmak, (İbâdet) olur. Niyyet ederek ahkâm-ı islâmiyyeye uymağa 
(İbâdet) yapmak denir. Allahü teâlânın emrlerine ve yasaklarına 
(Ahkâm-ı islâmiyye) ve (Ahkâm-ı ilâhiyye) denir. Emr edilenlere 
(Farz), yasak edilenlere (Harâm) denir. Görülüyor ki, ibâdetlerin, 
vazîfe olduğuna inanmıyan, ehemmiyyet vermiyen (Kâfir) [Al¬ 
laha düşman] olur. Bunlara inanıp da, yapmıyan kâfir olmaz. 
Buna (Fâsık) denir. İslâm bilgilerine îmân edip de, elinden geldi¬ 
ği kadar yapan mü’mine, (Sâlih müslimân) [iyi insan] denir. Alla- 


- 173 - 




hü teâlânın rızâsını, sevgisini kazanmak için, islâmiyyete uyan ve 
bir mürşidi seven müslimâna (Sâlih) [iyi insan] denir. Allahü teâlâ- 
nın rızâsını, sevgisini kazanmış olana (Arif) veyâ (Velî) denir. Baş¬ 
kalarının da, bu sevgiyi kazanmalarına vâsıta olan Velîye (Mürşid) 
denir. Bu mubârek, seçilmiş insanların hepsine (Sâdık) denir. Bun¬ 
ların hepsi sâlihdir. Sâlih mü’min Cehenneme hiç gitmiyecekdir. 
Kâfir, muhakkak Cehenneme gidecekdir. Cehennemden hiç çık- 
mıyacak, sonsuz azâb görecekdir. Kâfir îmân ederse, bütün günâh¬ 
ları hemen afv olur. Fâsık, tevbe edip, ibâdetleri yapmağa başlar¬ 
sa, Cehenneme girmiyecek, sâlih mü’min gibi, doğru Cennete gi¬ 
decekdir. Tevbe etmezse, yâ şefâ’at ile veyâ sebebsiz afv olup, doğ¬ 
ru Cennete gidecek, yâhud Cehennemde günâhları kadar yandık- 
dan sonra, Cennete girecekdir. 

Kur’ân-ı kerîm, o zemânki insanların konuşduğu arabî grame¬ 
re uygun olarak gelmişdir ve nazm hâlindedir. Ya’nî, şi’r gibi, düz¬ 
gündür. Arabî lisânının incelikleri ile doludur. Bedi’, Beyân, 
Me’ânî ve Belâgat ilmlerinin bütün inceliklerine uygundur. Bunun 
için anlaması çok güçdür. Arabî lisânının inceliklerini bilmiyen 
kimse, arabî okuyup yazsa bile, Kur’ân-ı kerîmi iyi anlıyamaz. Bu 
incelikleri bilenler bile anlıyamamış, çok yerlerini, Peygamber 
efendimiz açıklamışdır. Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” 
bu açıklamalarına (Hadîs-i şerîf) denir. Eshâb-ı kirâm “rıdvânulla- 
hi teâlâ aleyhim ecma’în, Peygamberimizden “sallallahü teâlâ 
aleyhi ve sellem” işitip öğrendiklerini, gençlere bildirmişlerdir. Ze- 
mân geçdikce kalbler kararmış, hele yeni müslimân olanlar, 
Kur’ân-ı kerîmden, kendi noksan aklları ve kısa görüşleri ile ma’nâ 
çıkarmağa kalkışmışlar, Peygamber efendimizin bildirdiklerine uy- 
mıyan şeyler anlamışlardır. İslâm düşmanları da, bu bölünmeyi, 
parçalanmağı körüklemiş, böylece, yetmişiki dürlü bozuk, sapık 
inanış meydâna gelmişdir. Böyle sapık inanan müslimânlara 
(Bid’at ehli) veyâ (Dalâlet ehli) denir. Yetmişiki bid’at fırkasından 
olanların hepsi, muhakkak Cehenneme girecek, fekat mü’min ol¬ 
dukları için, Cehennemde sonsuz kalmıyacaklar, çıkıp Cennete gi¬ 
receklerdir. İnanışı, Kur’ân-ı kerîmde ve hadîs-i şeriflerde açık ola¬ 
rak bildirilmiş bir bilgiye uymaz ise, bunun îmânı gider. Buna 
(Mülhid) denir. Mülhid, kendini müslimân sanır. 

İ’tikâd bilgilerini, ya’nî inanılması lâzım olan din bilgilerini, 
Eshâb-ı kirâmdan “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” doğru 
olarak öğrenip, kitâblara yazan İslâm âlimlerine, (Ehl-i sünnet) 
âlimleri denir “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”. Bunlar, 
dört mezhebin birinde ictihâd derecesine yükselmiş olan âlimler¬ 
dir. Bu âlimler, Kur’ân-ı kerîmin ma’nâsmı, kendi aklları ile, 


- 174 - 



kendi görüşleri ile anlamağa kalkışmamış, yalnız Eshâb-ı kirâm- 
dan öğrendiklerine inanmışlardır. Kendi anladıklarına uymamış¬ 
lar, Peygamberimizin bildirdiği doğru yolu yaymışlardır. Osmânlı 
devleti müslimân idi ve Ehl-i sünnet i’tikâdında idi. 

Yukarıda bildirilenlerden anlaşılıyor ve birçok kıymetli kitâb- 
lar yazıyor ki, dünyâda ve âhıretde felâketlerden kurtulmak ve 
râhat, mes’ûd yaşamak için önce Ehl-i sünnet âlimlerinin “rah- 
metullahi teâlâ aleyhim ecma’în” bildirdikleri gibi îmân etmek, 
ya’nî öğrenmek ve hepsine inanmak lâzımdır. Ehl-i sünnet i’tikâ- 
dında olmıyan kimse, yâ (Bid’at ehli), ya’nî sapık müslimân olur. 
Yâhud (Mülhid), ya’nî kâfir olur. îmânı, ya’nî i’tikâdı doğru olan 
mü’minin ikinci vazîfesi, sâlih olmakdır. Ya’nî, Allahü teâlânm rı¬ 
zâsını, sevgisini kazanmakdır. Bunun için, kalb ile ve beden ile 
yapılması ve sakınılması emr olunan İslâm bilgilerini öğrenip, 
bunlara uygun yaşamak lâzımdır. Ya’nî ibâdet yapmakdır. Ehl-i 
sünnet âlimleri “rahime-hümullahü teâlâ”, ibâdet bilgilerini anla¬ 
tırken dörde ayrıldılar. Dört (Mezheb) meydâna geldi. Ayrılıkla¬ 
rı az ve mühim olmıyan işlerde olduğu için ve îmânlarında birleş- 
dikleri için, birbirlerini sever ve sayarlar. Her müslimânın bu dört 
mezhebden birine göre ibâdet yapması lâzımdır. Bu dört mez- 
hebden birine uymıyan kimsenin Ehl-i sünnetden ayrılmış olaca¬ 
ğı Tahtâvînin (Dürr-ül-muhtâr) hâşiyesi Zebâyıh kısmında yazılı¬ 
dır. 

Harbde esîr alman herhangi bir kâfir veyâ sulh zemânmda, 
bir kâfir, ben müslimân oldum deyince, buna inanılır. Fekat, bu¬ 
nun (îmânın altı şartı)nı hemen öğrenmesi ve inanması lâzımdır. 
Sonra farzları ve haramları, sırası gelince ve imkân bulunca, he¬ 
men öğrenmesi ve öğrendiklerine uyması lâzımdır. Öğrenmezse 
veyâ öğrendiklerinden birine dahî ehemmiyyet vermeyip, yap¬ 
mazsa, Allahü teâlânm dînine ehemmiyyet vermemiş olur. îm⬠
nı yok olur. Böyle îmânı giden kimseye (Mürted) denir. Mürted- 
lerden din adamı şekline girip, müslimânları aldatanlara (Zın¬ 
dık) denir. Zındıklara, bunların yalanlarına aldanmamalıdır. Bir 
kimse, dünyâ çıkarlarında aldanmayıp, lâkin İslâmî vasf ve te’ak- 
kul etmiyerek, müslimânlığı bilmiyerek bâliğ olmuş ise, bunun 
mürted hükmünde olacağı, (Siyer-i Kebîr şerhi) tercemesinin 
yüzonaltmcı sahîfesinde ve (Dürr-ül-muhtâr)da, kâfirin nikâhı 
sonunda yazılıdır. (Dürr-ül-muhtâr)da, kâfirin nikâhı sonunda 
diyor ki, nikâhlı müslimân bir kız, bâliga olduğu zemân, müsli- 
mânlığı bilmezse, nikâhı bozulur. [Ya’nî mürted olur.] Allahü te¬ 
âlânm sıfatlarını ona bildirmelidir. O da, tekrâr etmeli ve bunla¬ 
ra inandım demelidir. İbni Abidîn “rahime-hullahü teâlâ”, bunu 


- 175 - 



açıklarken diyor ki, (Kız küçük iken, anasına babasına tâbi’ ola¬ 
rak müslimândır. Bâliga olunca, anasının babasının dînine tâbi’ 
olması devâm etmez. İslâmiyyeti bilmeyerek bâliga olunca, mür- 
ted olur. îmân edilecek şeyleri işitip de, inanmamış kimse, keli- 
me-i tevhîd söylese, ya’nî (Lâ ilâhe illallah Muhammedün resûlul- 
lah) dese, müslimân olmaz. (Âmentü billâhi...) de bulunan altı şe¬ 
ye inanan ve Allahü teâlânın emrlerini ve yasaklarını kabûl etdim 
diyen kimse, müslimân olur). Buradan anlaşılıyor ki, her müsli- 
mânın, çocuklarına (Âmentü billâhi ve Melâiketihi ve Kütübihi 
ve Rüsülihi vel Yevmil-âhiri ve bil Kaderi hayrihi ve şerrihi mi- 
nallâhi teâlâ vel-bâ’sü ba’delmevti hakkun Eshedü en Lâ ilâhe il- 
lallah ve Eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlühu) ezber- 
letmeli, ma’nâsmı iyice öğretmelidir. Çocuk bu altı şeyi ve islâ- 
miyyetin emrlerinden ve yasaklarından birisini öğrenmez ve inan¬ 
dığını söylemezse, bâlig olduğu zemân müslimân olmaz, mürted 
olur. Bu altı şey üzerinde, (Herkese Lâzım Olan îmân) kitâbında 
geniş bilgi vardır. Her müslimânın bu kitâbı okuyup ve çocukları¬ 
na okutup, îmânlarını kuvvetlendirmeleri ve bütün tanıdıklarının 
okumaları için çok gayret etmesi lâzımdır. Bunun için, çocukları¬ 
mızın mürted yetişmemesi için çok dikkat etmeliyiz. Onlara, dahâ 
küçük yaşda, îmânı, İslâmî, abdesti, guslü, nemâzı öğretmeliyiz! 
Ananın babanın birinci vazîfesi, evlâdını müslimân olarak yetiş- 
dirmekdir. 

(Dürer ve Gurer)de diyor ki, (Mürted olan erkeğe müslimân 
ol denir. Şübhe etdiği şey anlatılır. Zemân isterse, üç gün habs 
olunur. Tevbe ederse kabûl edilir. Tevbe etmezse, hâkim tarafın¬ 
dan öldürülür. Mürted olan kadın öldürülmez. Müslimân olunca¬ 
ya kadar habs olunur. Dâr-ül-harbe kaçarsa, Dâr-ül-harbde câri¬ 
ye olmaz. Esîr alınırsa câriye olur. Mürted olunca, nikâh fesh 
olur. Bütün malları mülkünden çıkar. Tekrâr müslimân olursa, 
tekrâr mülkü olurlar. Ölünce veyâ Dar-ül-harbe kaçınca [veyâ 
Dâr-ül-harbde mürted olunca] müslimân vârisine kalır. [Vârisi 
yoksa, Beyt-ül-mâldan hakkı olanların olur.] Mürted mürtede v⬠
ris olamaz. Mürted iken kazandıkları mülkü olmaz. Müslimânla- 
ra fey olur. Alış veriş ve kirâ sözleşmeleri ve hediyye vermesi b⬠
tıl olur. Tekrâr müslimân olursa, sahîh hâle dönerler. Evvelki ib⬠
detlerini kazâ etmez. Yalnız, tekrâr hac yapması lâzım olur), 
îmândan sonra, ilk öğrenilecek şey, abdest almak, gusl abdesti ve 
nemâzdır. 

îmânın altı şartı: Allahü teâlânın var olduğuna ve bir olduğu¬ 
na ve sıfatlarına inanmak, Meleklere, Peygamberlere, Kitâblara, 
Âhıretde olan şeylere, Kazâ ve Kadere îmândır. İleride bunları 


- 176 - 




ayrı ayrı açıklıyacağız. 

Sözün kısası, kalb ile ve beden ile, islâmiyyetin enirlerine ve ya¬ 
saklarına uymalı ve kalb, gafletden uyanık olmalıdır. Kalbi uyanık 
olmayan [ya’nî Allahü teâlânın varlığını, büyüklüğünü ve Cennet 
ni’metlerini ve Cehennem ateşinin şiddetini hâtırlamayan, düşün- 
miyen] kimsenin bedeninin islâmiyyete uyması güç olur. Fıkh 
âlimleri fetvâları bildirirler. Bunların yapılmasını kolaylaşdırmak, 
Allah adamlarının işidir. Bedenin islâmiyyete severek ve kolay uy¬ 
ması için, kalbin temiz olması lâzımdır. Fekat yalnız kalbin temiz 
olmasına, ahlâkın güzel olmasına ehemmiyyet verip, bedenin isl⬠
miyyete uymasına ehemmiyyet vermiyen kimse, (Mülhid)dir. Bu¬ 
nun nefsinin parlaması ile hâsıl olan [gaybdan haber vermek, has¬ 
taları okuyup üfleyip iyi etmek] gibi âdet dışı başarıları (İstidrâc) 
olup, kendisini ve buna uyanları Cehenneme sürükler. Kalbin te¬ 
miz ve nefsin mutmainne [uysal] olduğunun alâmeti, bedenin isl⬠
miyyete seve seve uymasıdır. His organlarını ve bedenini islâmiy¬ 
yete uydurmıyanların (Kalbim temizdir. Sen kalbe bak!) demeleri 
boş lâfdır. Böyle söylemekle kendilerini ve etrâfındakileri aldat - 
makdadırlar.] 

ÎMÂNIN SIFATLARI 

Ehl-i sünnet âlimleri diyor ki, îmânın sıfatları altıdır: 

ÂMENTÜ BİLLÂHİ: Ben Allahü azîm-üş-şânın varlığına ve 
birliğine inandım, îmân etdim. 

Allahü azîm-üş-şân, vardır ve birdir. 

Şerîki ve nazîri yokdur. (Ortağı ve benzeri yokdur). 

Mekândan münezzehdir. (Bir yerde değildir). 

Kemâl sıfatlariyle muttasıfdır. Kemâl sıfatları vardır. 

Ve noksan sıfatlardan berîdir. Onda bulunmaz. 

Kemâl sıfatlar, Allahü azîm-üş-şânda bulunur. Noksan sıfatlar, 
bizlerde bulunur. 

B izlerde bulunan noksan sıfatlar, elsizlik ve ay aksızlık ve göz- 
süzlük ve hastalık ve sağlık, yimek ve içmek ve bunlara benzeyen 
bir çok şeylerdir. 

Allahü azîm-üş-şânda bulunan sıfatlar, yer ve gökleri ve -ha¬ 
vada, sularda, yer yüzünde ve toprak altında yaşamakda olan- dür- 
lü mahlûkatı yaratması ve aklımızın erdiği ve -aczimiz sebebiy¬ 
le- birçoklarına ermediği, pek çok mahlûkları [yaratıkları] her an 
varlıkda durdurması ve cümle mahlûkatın rızkını vermesi ve di¬ 
ğer kemâl sıfatlardır. Kâdir-i mutlakdır. Her varlık, Allahü azîm- 


- 177 - 


İslâm Ahlâkı - F:12 




üş-şânın kemâl sıfatlarından bir eserdir. 

Allahü azîm-üş-şân hakkında, bizlere bilmesi vâcib olan sıfat¬ 
lar, yirmiikidir. Ve yirmiiki de, muhâl sıfatları vardır. 

Vâcib, lâzım demekdir. Bu sıfatlar, Allahü azîm-üş-şânda bulu¬ 
nur. Muhâl olanlar bulunmaz. Muhâl, vâcibin zıddıdır. Var olamaz 
demekdir. 

Allahü azîm-üş-şân hakkında bizlere bilmesi vâcib olan sıfât-ı 
nefsiyye birdir: Vücûd, ya’nî var olmakdır. 

Allahü azîm-üş-şânın var olmasının, naklen delîli, Allahü teâlâ- 
nın, (İnnenî enellâhü) kavl-i şerifidir. Aklen delîl ise, bu âlemleri 
halk eden [yokdan var eden], bir hâlık [yaratıcı], elbet mevcûddur, 
elbette vardır. Mevcûd olmamak muhâldir. 

Sıfât-ı nefsiyye demek; zât, Onsuz ve O, zâtsız tasavvur olun¬ 
maz, düşünülemez demekdir. 

SIFÂT-I ZÂTİYYE 

Allahü azîm-üş-şân hakkında, bizlere bilmesi vâcib olan sıfât-ı 
zâtiyye beşdir: Bunlara (Ülûhiyyet sıfatlan) denir. 

1- Kıdem, Allahü azîm-üş-şânın varlığının evveli olmamak. 

2- Bekâ, Allahü azîm-üş-şânın varlığının âhırı olmamak, buna 
vâcib-ül-vücûd derler. Naklen delîl, Allahü teâlânın Hadîd sûre¬ 
sinde, üçüncü âyet-i kerîmesidir. Aklen delîl varlığının evveli ve 
âhırı olsa, sonradan var olmuş olup, âciz ve nâkıs olurdu. Âciz ve 
nâkıs olan, başkasını yaratamaz. Allahü azîm-üş-şân hakkında 
muhâldir. 

3- Kıyâm bi-nefsihi, Allahü azîm-üş-şân, zâtında ve sıfatlarında 
ve ef’âlinde, kimseye muhtâc olmamak. Naklen delîl, Muhammed 
“aleyhisselâm” sûresinin son âyet-i kerîmesidir. Aklen delîl, bu sı¬ 
fatlar, Onda olmamış olsa, âciz ve nâkıs olurdu. Âciz ve nâkıs ol¬ 
mak, Allahü azîm-üş-şân hakkında muhâldir. 

4- Muhâlefetün lil-havâdis, Allahü azîm-üş-şân zâtında ve sıfa¬ 
tında, kimseye benzememek. Naklen delîl, Allahü teâlânın Şûrâ 
sûresindeki onbirinci âyet-i kerîmesidir. Aklen delîl bu sıfatlar, 
Onda olmamış olsa, âciz ve nâkıs olurdu. Âciz ve nâkıs olmak, Al¬ 
lahü azîm-üş-şân hakkında muhâldir. 

5- Vahdâniyyet, Allahü azîm-üş-şânın, zâtında ve sıfatında ve 
ef’âlinde şerîki ve nazîri yokdur. Naklen delîl, Allahü teâlânın İh- 
lâs sûresindeki birinci âyet-i kerîmesidir. Aklen delîl, eğer ortağı 
olsa, âlem fenâ bulur, yok olurdu. Biri, birşeyin yaratmasını ve di¬ 
ğeri yaratmamasını dilerdi. 


- 178 - 




[Âlimlerin çoğuna göre, (Yücûd) ya’nî var olmak da, ayrıca bir 
sıfatdır. Böylece, (Sıfât-ı zâtiyye) altı olmakdadır]. 

SIFÂT-I SÜBÛTİYYE 

Allahü azîm-üş-şân hakkında bizlere bilmesi vâcib olan sıfât-ı 
sübûtiyye sekizdir: Hayât, ilm, sem’, basar, irâde, kudret, kelâm, 
tekvin. 

Bu sıfatların ma’nâları budur ki: 

1- Hayât, Allahü azîm-üş-şân, diri olmak. Naklen delîl, Allahü 
teâlânın Bekara sûresindeki ikiyüzellibeşinci âyet-i kerîmesinin 
baş kısmıdır. Aklen delîl, Allahü azîm-üş-şân, diri olmasa, bu mah- 
lûkat vücûda gelmezdi. 

2- İlm, Allahü azîm-üş-şânın bilmesi olmak. Naklen delîl, Alla¬ 
hü teâlânın Haşr sûresindeki yirmiikinci âyet-i kerîmesidir. Aklen 
delîl, Allahü azîm-üş-şânın bilmesi olmasa, âciz ve nâkıs olurdu. 
Âciz ve nâkıs olmak, Onun hakkında muhâldir. 

3- Sem’, Allahü azîm-üş-şânın işitmesi olmak. Naklen delîl, Al¬ 
lahü teâlânın îsrâ sûresindeki birinci âyet-i kerîmesidir. Aklen de¬ 
lîl, işitmesi olmasa, âciz ve nâkıs olurdu. Âciz ve nâkıs olmak, Al¬ 
lahü azîm-üş-şân hakkında muhâldir. 

4- Basar, Allahü azîm-üş-şânın görmesi olmak. Naklen delîl, 
Allahü teâlânın yine îsrâ sûresindeki birinci âyet-i kerîmesidir. 
Aklen delîl, görmesi olmasa, âciz ve nâkıs olurdu. Âciz ve nâkıs ol¬ 
mak, Allahü azîm-üş-şân hakkında muhâldir. 

5- İrâde, Allahü azîm-üş-şânın dilemesi olmak. Onun dilediği 
olur. O dilemezse, hiçbir şey olmaz. Varlıkları dilemiş, yaratmışdır. 
Naklen delîl, Allahü teâlânın İbrâhîm sûresindeki yirmiyedinci 
âyet-i kerîmesidir. Aklen delîl, eğer dilemesi olmasa, âciz ve nâkıs 
olurdu. Âciz ve nâkıs olmak, Allahü azîm-üş-şân hakkında muhâl¬ 
dir. 

6- Kudret, Allahü azîm-üş-şânın herşeye gücünün yetmesi ol¬ 
mak. Naklen delîl, Allahü teâlânın Âl-i İmrân sûresindeki yüzalt- 
mışbeşinci âyet-i kerîmesidir. Aklen delîl, eğer gücü yetmese, âciz 
ve nâkıs olurdu. Âciz ve nâkıs olmak, Allahü azîm-üş-şân hakkın¬ 
da muhâldir. 

7- Kelâm, Allahü azîm-üş-şânın söylemesi olmak. Naklen delîl, 
Allahü teâlânın Nisâ sûresindeki yüzaltmışdördüncü âyet-i kerî¬ 
mesidir. Aklen delîl, eğer söylemesi olmasa âciz ve nâkıs olurdu. 
Âciz ve nâkıs olmak, Allahü azîm-üş-şân hakkında muhâldir. 

8- Tekvîn, Allahü azîm-üş-şân hâlıkdır, yaratıcıdır. Her şeyi ya¬ 
ratan, yokdan var eden Odur. Ondan gayri yaratıcı yokdur. Nak- 


- 179 - 




len delîl, Allahü teâlânın Zümer sûresindeki altmışikinci âyet-i ke¬ 
rîmesidir. Aklen delîl, yerlerde ve göklerde acâib-i mahlûkatı var¬ 
dır ve cümlesini yaratan Odur. Ondan başkası için (yaratdı) demek 
küfr olur. İnsan birşey yaratamaz. 

Allahü azîm-üş-şân hakkında bize bilmesi vâcib olan sıfât-ı 
ma’neviyye, sekizdir. Hayyün, Alîmün, Semî’un, Basîrün, Mürî- 
dün, Kadîrün, Mütekellimün, Mükevvinün. 

Bu sıfât-ı şeriflerin ma’nâları budur ki: 

1- Hayyün, Allahü azîm-üş-şân, diri olucudur. 

2- SemPun, Allahü azîm-üş-şân, sem’ı kadîmi ile işiticidir. 

3- Basîrün, Allahü azîm-üş-şân, görücüdür. 

4- Mürîdün, Allahü azîm-üş-şân, irâde-i kadîmi ile dileyicidir. 

5- Alîmün, Allahü azîm-üş-şân, ilm-i kadîmi ile bilicidir. 

6- Kadîrün, Allahü azîm-üş-şân, kudret-i kadîmesi ile gücü ye- 
ticidir. 


7- Mütekellimün, Allahü azîm-üş-şân, kelâm-ı kadîmi ile söyle- 
y içidir. 

8- Mükevvinün, Allahü teâlâ, herşeyi halk edicidir. 

Allahü teâlâ hakkında, muhâl olan sıfatlar, bunların zıddıdır. 


YE MELÂİKETİHİ: Dahî ben, Allahü azîm-üş-şânın melekle¬ 
rine inandım, îmân eyledim. Allahü azîm-üş-şânın melekleri var¬ 
dır. Onları nûrdan halk etmişdir. Cismdirler. [Burada cism demek, 
fi zik kitâblarında bildirilen cism değildir.] Yimezler ve içmezler. 
Onlarda erkeklik, dişilik olmaz. Gökden yere inerler ve yerden gö¬ 
ğe çıkarlar. Ve bir hâlden bir hâle girerler. Göz açıp yumacak ka¬ 
dar, Allahü azîm-üş-şâna âsî olmazlar ve bizim gibi günâh işlemez¬ 
ler. Onların içinde mukarrebler ve Peygamberler vardır. 

Ve cümlesinin efdali, Cebrâîl, Mikâîl, Îsrâfîl, Azrâîl “aleyhi- 
müsselâm”dır. Bu dördü cümle meleklerin Peygamberleridir. Ve 
onların her birisini, Allahü azîm-üş-şân, bir hizmete koymuşdur. 
Kıyâmete kadar, başka bir hizmete nevbet gelmez. 


YE KÜTÜBİHİ: Dahî, Allahü azîm-üş-şânın kitâblarına inan¬ 
dım, îmân eyledim. 

Allahü azîm-üş-şânın kitâbları vardır. Kur’ân-ı kerîmde bil¬ 
dirilen, yüzdört kitâbdır. Yüzü küçük kitâbdır. Bunlara (suhuf) 
denir. Ve dördü büyük kitâbdır. Tevrât, hazret-i Mûsâ “aleyhis- 
selâm”a, Zebûr, hazret-i Dâvüd “aleyhisselâm”a, İncîl, hazret-i 
îsâ “aleyhisselâm”a, Kur’ân-ı kerîm, bizim Peygamberimiz Mu- 
hammed “aleyhisselâm”a nâzil olmuşdur. Bugün yehûdîlerin ve 


- 180 - 




hıristiyanların okudukları (Tevrât) ve (İncil) hakkında (Cevâb Ye¬ 
remedi) kitâbımızda geniş bilgi vardır. 

A 

Yüz suhufdan, on suhufu, hazret-i Adem “aleyhisselâm”a, el¬ 
li suhufu, Şit “aleyhisselâm”a, otuz suhufu, İdrîs “aleyhisse- 
lâm”a, on suhufu, İbrâhîm “aleyhisselâm”a inmişdir. Bunların 
cümlesini, Cebrâîl “aleyhisselâm” indirmişdir. Cümlesinden son¬ 
ra, Kur’ân-ı azîm-üs-sân nâzil olmusdur. Kur’ân-ı azîm-üs-sânın 
nüzûlü -az az, âyet âyet- yirmiüç senede temâm olmusdur. Ve 
hükmü, kıyâmete değin bâkîdir. Nesh olmakdan [geçersiz ol- 
makdan] ve tebdîl ile tahrîfden [insanların değişdirmelerinden] 
mahfûzdur. 

YE RÜSÜLİHİ: Dahî ben, Allahü azîm-üş-şânın Peygamber¬ 
lerine “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” îmân eyledim. 

Allahü teâlânın Peygamberleri “aleyhimüssalevâtü vetteslî¬ 
mât” vardır. Peygamberlerin hepsi insandır. Evveli Adem “aley¬ 
hisselâm” ve âhırı, bizim Peygamberimiz hazret-i Muhammed 
Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”dir. Bu ikisinin arasın¬ 
da, çok Peygamber “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” gelmiş ve geç- 
mişdir. Onların sayısını Allahü azîm-üş-şân bilir. 

Peygamberler “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” hakkında bizle- 
re bilmesi vâcib olan sıfatlar beşdir: Sıdk, Emânet, Teblîg, İsmet, 
Fetânet. 

1- Sıdk, cümle Peygamberler “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât”, 
sözlerinde sâdık olurlar. Her sözleri doğrudur. 

2- Emânet, Onlar emânete hıyânet etmezler. 

3- Teblîg, Onlar, Allahü azîm-üş-şânın emrinin ve nehyinin 
hepsini bilip, ümmetlerine bildirir ve ulaşdırırlar. 

4- İsmet, büyük ve küçük bütün günâhlardan berî olmakdır. 
Hiç günâh işlemezler. İnsanlardan ma’sûm olan, yalnız Peygam¬ 
berlerdir “aleyhimüsselâm” [Bunlardan başkasına ma’sûm diyen¬ 
ler, Şî’îlerdir]. 

5- Fetânet, Cümle Peygamberler “aleyhimüssalevâtü vetteslî¬ 
mât”, şâir insanlardan dahâ akili olmakdır. 

Peygamberler “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” için câiz olan sı¬ 
fatlar beşdir: Onlar, yirler, içerler, hasta olurlar, ölür, dünyâlarını 
değişdirirler. Dünyâya muhabbet etmezler. 

Kur’ân-ı azîm-üş-şânda, ism-i şerîfleri bildirilen yirmisekiz Pey¬ 
gamberdir. Bunları bilmek, herkese vâcibdir dediler. 

Peygamberlerin ismleri “aleyhimüssalâtü vesselâm”: 

Âdem, İdrîs, Nûh, Şis [Şit], Hûd, Sâlih, Lût, İbrâhîm, İsmâ’îl, 


- 181 - 



îshak, Ya’kûb, Yûsüf, Şuayb, Mûsâ, Hârûn, Dâvüd, Süleymân, 
Yûnüs, İlyâs, Elyesa’, Zül-kifl, Eyyûb, Zekeriyyâ, Yahyâ, îsâ, Mu- 
hammed “salevâtullahi alâ nebiyyinâ ve aleyhim”dir. Üzeyr ve 
Lokmân ve Zülkarneyn için, ihtilâf olundu. Bunlara ve Elidir aley- 
hisselâma âlimlerden kimisi nebidir, kimisi velîdir, dediler. Mektû- 
bât-ı Ma’sûmiyye C.2, 36.cı mektûbda, Hıdırın Peygamber olduğu¬ 
nu bildiren haberin kuvvetli olduğu yazılıdır. 182.ci mektûbda, Eli¬ 
dir aleyhisselâmın, insan şeklinde görülmesi ve ba’zı işler yapması, 
Onun hayâtda olduğunu göstermez. Allahü teâlâ, Onun ve birçok 
peygamberin ve velînin rûhlarınm insan şeklinde görülmesine izin 
vermişdir. Onları görmek hayâtda olduklarını göstermez demek- 
dedir. 

Ve dahî, sana gereken, ilk Peygamber olan hazret-i Adem 
“aleyhisselâm” zürriyyetindenim ve âhır zemân Peygamberi Mu- 
hammed “aleyhissalâtü vesselâm” dîninden ve ümmetindenim, el¬ 
hamdülillah, demekdir. Vehhâbîler, Adem aleyhisselâmın pey¬ 
gamber olduğuna inanmıyorlar. Bunun için ve müslimânlara müş¬ 
rik dedikleri için, kâfir oluyorlar. 

VEL-YEVMİL-ÂHIRI: Dahî ben, kıyâmet gününe inandım, 
îmân etdim. Çünki, Allahü teâlâ haber vermişdir. Kıyâmet günü, 
kabrden kalkınca başlar. Cennete veyâ Cehenneme gidinceye ka¬ 
dar devâm eder. Cümlemiz ölüp yine dirilsek gerekdir. Cennet ve 
Cehennem ve mîzân [Terâzî] ve sırât köprüsü, haşr [toplanmak] ve 
neşr [Cennete ve Cehenneme dağılmak], kabr azâbı, münker ve 
nekîr adındaki iki meleğin kabrde süâli hakdır. Ve olacakdır. 

VE BİL-KADER-İ HAYRİHİ VE SERRİHİ MİNALLAHİ 

/V /V 9 

TE AL A: Dahî hayr ve şer, olmuş ve olacak şeylerin cümlesi, Alla¬ 
hü azîm-üş-şânın takdiriyle, ya’nî ezelde bilmesi ve dilemesi ve vakt- 
leri gelince yaratması ile ve levh-il mahfûza yazmasiyle olduğuna 
inandım, îmân eyledim. Kalbimde, aslâ şek ve şübhe yokdur. 

Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdii- 
hü ve resûlüh. 

Ve dahî, i’tikâdda [ya’nî inanılacak şeylerde] mezhebim, (Ehl-i 
sünnet ve cemâ’at) mezhebidir. Ben bu mezhebdenim. Diğer yet- 
mişiki fırkanın inançları yanlışdır, bozukdur. Cehenneme gidecek¬ 
lerdir. 

[Eshâb-ı kirâmın “aleyhimürrıdvân” hepsini sevenlere (Ehl-i 
sünnet) denir. Eshâb-ı kirâmın hepsi âlim ve âdil idi. İnsanların 
efendisinin “sallallahü aleyhi ve sellem” sohbetinde, hizmetinde 
bulunmuşlar ve Ona yardımcı olmuşlardır. En az sohbetde bulu¬ 
nanı bile, Eshâb-ı kirâmdan olmıyan en yüksek Velîden dahâ 
yüksekdir. O İslâm güneşinin, O Allahü teâlânın habîbinin bir soh- 


- 182 - 



betinde, bir teveccühünde hâsıl olan hâller, o mubârek nefesleri 
ve nazarları te’sîri ile zuhûr eden kemâller, o huzûra, o yakınlık 
se’âdetine kavuşamıyanlara nasîb olmamışdır. Eshâb-ı kirâmın 
hepsi “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” dahâ ilk sohbetde, 
nefslerine uymakdan kurtulmuşlardır. Hepsini sevmekle emr 
olunduk. (Şir’atül İslâm) şerhinin ilk sahîfelerinde: (Eshâb-ı kirâ- 
mın “aleyhimürrıdvân” hepsinin hakkında, mümkin olduğu ka¬ 
dar, iyi söyleyiniz, onların hiç birine sakın dil uzatmayınız) diye 
yazıyor. Yetmişiki fırkaya gelince: Kimi ifrâta vararak, taşkınlık 
yapdı, kimi tefrîte düşerek haklarını vermedi, kimi akla güvendi, 
kimi felsefeye ve eski yunan felsefecilerine aldandı. Böylece dîn-i 
islâmda olmıyan, hattâ yasak olan şeyleri yapdılar. Bid’ate sarıldı¬ 
lar. Sünneti, ya’nî islâmiyyeti bırakdılar. Ebû Bekr-i Sıddîk, Haz- 
ret-i Ömer “radıyallahü anhümâ” gibi, Eshâb-ı kirâmın “aleyhi¬ 
mürrıdvân” icmâ’ ile en üstünü olanlarını, hattâ Peygamber efen¬ 
dimizi “aleyhisselâm” çekemiyenler zuhûr etdi. Peygamber efen¬ 
dimizin mi’râca, cesedi ve rûhu birlikde olarak götürüldüğünü in¬ 
kâr edenler türedi. 

Çok şaşılır ki, zemânımızda da İslâm âlimi olarak tanınan, fe- 
kat yetmişiki fırkanın en zararlısı (İsmâ’îliyye) ağzı ile konuşan 
zevallılar görülmekdedir. Peygamber efendimizin “aleyhisse¬ 
lâm” annelerinin ve babalarının kâfir olduğunu ve Peygamber 
efendimizin “aleyhisselâm” nübüvveti tebliğden önce putlara 
kurban kesdiğini söyleyerek, vesîka olarak da ba’zı şî’î kitâbları- 
nı göstererek ve bunlar gibi nice yıkıcı yazılarla temiz gençleri al¬ 
datmağa, zehrlemeğe çalışmakdadırlar. Böylece bozguncuların 
maksadı; İslâm dînini baltalamak, gençlerin îmânını çalmak, on¬ 
lara küfrü bulaşdırmak olduğu açıkça anlaşılmakdadır. Hadîs-i 
şerîfde: (Kur’ân-ı kerîme kendi aklı ile ma’nâ veren kâfir olur), 
buyuruldu. Din âlimleri edebli idi. Dikkatli konuşurlardı ve ya¬ 
zarlardı. Yanlış bir şey söylemiyeyim diye, çok düşünürlerdi. Ulu 
orta konuşmak, islâmiyyeti (Edille-i şer’ıyye)den, ya’nî dört ana 
kaynakdan alarak değil de, kendi yanlış görüşleri ile ve bozuk 
düşünceleri ile anlatmağa kalkışmak, değil bir İslâm âliminin, 
herhangi bir müslimânın bile yapacağı şey değildir. Peygamberi¬ 
mizin “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ve Eshâb-ı kirâmın “rıd¬ 
vânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” büyüklüğünü anlamayan câhil¬ 
lerin, i’tikâdı zedeliyen yıkıcı sözlerini ve yazılarını öldürücü zehr 
bilmeliyiz. 

Fârisî mısra’ tercemesi: 

A 

imânıma saldıracaklarından söğüt yaprağı gibi titriyorum . 

Allahü teâlâ, kalblerimizde, sevdiklerinin sevgisini artdırsın. 


- 183 - 






Düşmanlarını sevmek felâketine düşürmesin! Bir kalbde îmân bu¬ 
lunduğuna alâmet, Allahü teâlânın sevdiklerini sevmek, sevmedik¬ 
lerini sevmemekdir.] 

Amelde mezheb dörtdür: îmâm-ı a’zam, imâm-ı Şâfi’î, imâm-ı 
Mâlik, imâm-ı Ahmed bin Hanbelin “rahmetullahi aleyhim” mez- 
hebleri. 


Bu dört mezhebden, her hangi birini taklîd etmek lâzımdır. 
Dördünün mezhebi de hakdır, doğrudur. Dördü de Ehl-i sünnet- 
dir. Biz, îmâm-ı a’zam mezhebindeniz. Bu mezhebde olanlara 
(Hanefî) denir. îmâm-ı a’zam mezhebi savâbdır, doğrudur. Hatâ 
olmak ihtimâli de vardır. Diğer üç mezheb hatâdır. Savâb olmak 
ihtimâli de vardır deriz. 

Ve dahî, îmânın, bizde bâkî kalıp çıkmamasının şartı ve sebebi 
altıdır: 


1- Biz gâibe îmân eyledik. Bizim îmânımız gâibedir, zâhire de¬ 
ğildir. Zîrâ biz, Allahü azîm-üş-şânı, gözümüzle göremedik. Lâkin 
görmüş gibi inandık, îmân etdik. Bundan aslâ şübhemiz yokdur. 

2- Yerde ve gökde, insanda ve cinde ve meleklerde ve Peygam¬ 
berlerde “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât”, gâibi bilen yokdur. Gâi- 
bi ancak Allahü azîm-üş-şân bilir ve dilediklerini dilediklerine bil¬ 
dirir. [Gâib demek, duygu organları ile veyâ hesâb, tecribe ile an- 
laşılmıyan demekdir. Gâibi ancak Onun bildirdikleri bilir.] 

3- Harâmı harâm bilip, i’tikâd etmek. 

4- Halâlı halâl bilip, böyle i’tikâd etmek. 

5- Allahü azîm-üş-şânın azâbından emîn olmayıp, dâimâ kork¬ 
mak. 


6- Her ne kadar günâhkâr olsa da, Allahü azîm-üş-şânın rahme¬ 
tinden ümmîd kesmemek. 


Bu altı şeyden birisi, bir kimsede bulunmasa da, beşi bulunsa, 
yâhud birisi bulunsa da, beşi bulunmasa, o kimsenin îmânı ve İsl⬠
mî sahîh değildir. 

Şimdi îmânı olduğu hâlde, ileride îmânının gitmesine sebeb 
olan şeyler kırk [40] kadardır: 

1- Bid’at sâhibi olmak. Ya’nî i’tikâdı bozuk olmak. [Ehl-i sün¬ 
net âlimlerinin bildirdiği doğru i’tikâddan çok az da olsa ayrılan, 
sapık veyâ kâfir olur. İnanması zarûrî olan şeye inanmazsa, hemen 
kâfir olur. İnanması zarûrî olmayan şeyi inkâr etmek (Bid’at) veyâ 
(Dalâlet) olur. Son nefesde îmânsız gitmeğe sebeb olur.] 

2- Za’îf îmân, ya’nî amelsiz îmân. 


- 184 - 



3- Dokuz a’zâsını doğru yoldan çıkarmak. 

4- Büyük günâh işlemeğe devâm etmek. [Bunun için, içki içme¬ 
mek, müslimân hanımları ve kızları, baş, saç, baldır ve bileklerini 
yabancı erkeklere göstermemelidir.] 

5- Ni’met-i islâma şükrünü kesmek. 

6- Âhırete îmânsız gitmekden korkmamak. 

7- Zulm etmek. 

8- Sünnet üzere okunan ezân-ı Muhammedîyi dinlememek. 
[Böyle okunan ezâna kıymet vermezse hemen kâfir olur.] 

9- Anaya babaya âsî olmak. Onların islâmiyyete uygun olan, 
mubâh olan emrlerini sert sözle red etmek. 

10- Doğru olsa bile, çok yemîn etmek. 

11- Nemâzda, rükû’da, kavmede, iki secdede ve celsede, ta’dîl-i 
erkânı terk etmek. Ta’dîl-i erkân, tumânînet ile, ya’nî hiç hareket 
etmeden sübhânallah diyecek kadar durmakdır. 

12- Nemâzı ehemmiyyetsiz sanıp, öğrenmesine ve çoluk çocu¬ 
ğuna öğretmeğe ehemmiyyet [önem] vermemek ve nemâz kılanla¬ 
ra mâni’ olmak. 

13- Hamr [şerâb] ve fazlası serhoş eden her içkiyi, az da olsa, iç¬ 
mek. [Bira içmek de harâmdır.] 

14- Mü’minlere eziyyet etmek. 

15- Yalan yere evliyâlık ve din bilgisi satmak. Ehl-i sünnet bil¬ 
gilerini öğrenmeyip, kendini din adamı, vâiz olarak tanıtmak. 
[Böyle yalancıların yazdıkları uydurma din kitâblarım okumamalı¬ 
dır. Va’z ve nutklarım dinlememelidir.] 

16- Günâhını unutmak, küçük görmek. 

17- Kibrli olmak, ya’nî kendisini beğenmek. 

18- Ucb, ya’nî ilm ve amelim çokdur demek. 

19- Münâfıklık, iki yüzlülük. 

20- Hased etmek, din kardeşini çekememek. 

21- Hükümetin ve üstâdının islâmiyyete muhâlif olmayan sözü¬ 
nü yapmamak. Muhâlif olan emrlerine karşı gelmek. 

22- Bir kimseyi tecribe etmeden, iyi demek. 

23- Yalanda ısrâr etmek. 

24- Ulemâdan kaçmak. [Ehl-i sünnet âlimlerinin kitâblarım 
okumamak.] 

25- Bıyıklarını sünnet mikdârından ziyâde fazla uzatmak. 

26- Erkekler ipek giymek. Sun’î ipek ve atkısı ipek, çözgüsü pa¬ 
muk olan câizdir. 


- 185 - 



27- Gîbet etmekde ısrâr etmek. 

28- Kâfir de olsa, komşusuna eziyyet etmek. 

29- Dünyâ umûru için, çok gazaba gelmek, sinirlenmek. 

30- Ribâ, fâiz almak ve vermek. 

31- Öğünmek için elbisesinin kollarını ve eteklerini fazla uzat¬ 
mak. 

32- Sihrbazlık, büyü yapmak. 

33- Müslimân ve sâlih olan mahrem akrabâyı ziyâreti terk et¬ 
mek. 

34- Allahü teâlânın sevdiği kimseyi sevmemek ve islâmiyyeti 
bozmak için uğraşanları sevmek. 

35- Mü’min kardeşine üç günden fazla kin tutmak. 

36- Zinâya devâm etmek. 

37- Livâtada bulunup, tevbe etmemek. Livâta, zekeri başkası¬ 
nın dübürüne sokmakdır. Erkeklerin idrâr çıkan yerine zeker, ka¬ 
dınların yerine fere denir. 

38- Ezâm fıkh kitâblarının bildirdikleri vaktlerde ve sünnete 
uygun okumamak ve sünnete uygun okunan ezâm işitince saygı 
göstermemek. 

39- Münkeri (harâm) işliyeni görüp de, gücü yetdiği hâlde, tat¬ 
lı dil ile nehy [ya’nî men’] etmemek. 

40- Karısının, kızının ve nasîhat vermek hakkına sâhib olduğu 
kadınların başı, kolları, bacakları açık, süslü, kokulu sokağa çıkma¬ 
sına ve kötülerle görüşmesine râzı olmak. 

Peygamberlerin Allahü azîm-üş-şândan getirdiği şeyleri, dil ile 
ikrâr ve kalb ile tasdik etmeğe (îmân) denir. Muhammed aleyhis- 
selâma îmân etmeğe ve bildirdikleri ile amel etmeğe (İslâmiyyet) 
denir. 

Ve dahî, Din ve Millet, ikisi birdir. Peygamberlerin Allahü 
azîm-üş-şândan i’tikâda, ya’nî inanmağa müteallik getirdiği şeyle¬ 
re din ve millet denir. 


Peygamberimizin “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” Hak teâlâ- 
dan amele, işe müteallik getirdiği şeylere, (İslâmiyyet) veyâ (ah- 
kâm-ı islâmiyye) denir. 

Ve dahî, îmân-ı icmâlî, ya’nî kısaca inanmak kâfîdir. Tafsîl et¬ 
mek, îmânı uzun bilmek lâzım değildir. Mukallidin, anlamadan 
inananın îmânı sahîhdir. Ve ba’zı yerlerde, tafsîl dahî gereklidir. 


îmân üç kısmdır: îmân-ı taklîdi, îmân-ı istidlâlî, îmân-ı hakîkî. 

A 

Imân-ı taklîdî, farzı, vâcibi, sünneti, müstehabı bilmez. Ana¬ 
sından, babasından işitdiği gibi, inanır ve gördüğü gibi ibâdet 


- 186 - 




yapar. Bu gibilerin îmânından korkulur. 

Imân-ı istidlali, farzı, vâcibi, sünneti, müstehabı ve harâmı hem 
bilir ve hem islâmiyyete uyar. İnanılacak şeyleri hem bilir, hem bil¬ 
dirir. Üstaddan, ilmihâl kitâbından öğrenmiş, bu gibilerin îmânı 
kuvvetlidir. 

A 

Imân-ı hakîkî, cümle âlem bir yere gelse, hepsi Rabbi inkâr et¬ 
seler, o etmez. Ve kalbine aslâ şek ve şübhe gelmez. Onun îmânı, 
enbiyâ îmânı gibidir. Böyle îmân, diğer iki îmândan a’lâdır. 

Ve dahî, islâmiyyet ahkâmı, amele müteallikdir. îmâna müteal¬ 
lik değildir. Yalnız îmân ile Cennete girilir. Fekat, yalnız amel ile, 
Cennete girilmez,. Amelsiz îmân makbûldür. Ammâ, îmânsız amel 
makbûl değildir. îmânı olmıyanların yapdıkları ibâdetler, hayrlı iş¬ 
ler, sadakalar, kıyâmetde hiç bir işe yaramaz. îmân başkasına he- 
diyye verilmez, ammâ amelin sevâbı verilir. îmân vasiyyet edilmez. 
Ammâ, kendi için amel yapılması, vasiyyet edilir. Ameli terk eden, 
kâfir olmaz, lâkin îmânı terk eden ve amele kıymet vermiyen kâfir 
olur. Özrü olandan, âciz olandan amel afv olunur. îmân, kimseden 
afv olunmaz. 


Cemî’ Nebilerin ümmetlerine bildirdikleri îmân birdir. Ancak, 
ahkâmlarında, dinlerinde, amellerinde ihtilâf, ayrılık vardır. 

Ve dahî, îmân iki nev’dir. Biri, îmân-ı hılkî ve biri de, îmân-ı 
kesbî. 

îmân-ı hılkî, ahd-i mîsâk vaktinde, kulların BELÂ (Evet) de¬ 
meleridir. 


A 

Imân-ı kesbî, bulûğdan sonra edilen îmândır. Cemî’ mü’minle- 
rin îmânı birdir. Amelleri bir değildir. 

îmân, farz-ı dâimdir. Amel, vakti gelince farz olur. 

îmân, kâfire ve müslime farzdır. Amel yalnız müslime farzdır. 


Ve dahî, îmân sekiz nev’dir: 

Imân-ı metbû, melekler îmânıdır. 

Imân-ı ma’sfım, Nebîler îmânıdır. 

A 

Imân-ı makbûl, mü’minler îmânıdır. 

A 

Imân-ı mevkûf, ehl-i bid’atin bozuk îmânıdır. 

A 

Imân-ı merdûd, münâfıkların izhâr etdikleri yalan îmândır. 

/V 

Imân-ı taklîdî, anasından ve babasından işitip, üstâddan öğren¬ 
memiş olan kimsenin îmânıdır. Bu gibilerin îmânından korkulur. 

A 

Imân-ı istidlâlî, Mevlâ-ı müteâliyi, delîl ile anlayarak bilendir. 
Onun îmânı kuvvetlidir. 

A 

Imân-ı hakîkî, cümle âlem bir yere gelse ve Rabbini inkâr etse¬ 
ler, o inkâr etmez ve kalbine aslâ şek ve şübhe gelmez. İşte bunun, 
cümleden a’lâ olduğunu yukarıda bildirmişdik. 


- 187 - 



yv 

imânın hükmü üçdür: 


Evvelkisi, boynu kılıncdan kurtulur. 

İkincisi, malı cizyeden ve harâcdan kurtulur. 

Üçüncüsü, cesedi Cehennemde -muhalled- (devâmlı olarak) 
yanmakdan kurtulur. 


A 

(Amentü billahi...) buna, sıfât-ı îmân ve mü’menün bih ve zât-i 
îmân ve asl-ı îmân da denilir. Ululuğuna binâen ve şerefine bin⬠


en. 


Ve dahî, îmânın medârı, ya’nî îmân etmenin lâzım olduğu ze- 
mân ikidir: Akıl olmak ve bâliğ olmak. 

/V 

Ve îmânın sebebi ikidir: Alemin yaratılması ve Kur’ân-ı azîm- 
üş-şânın inmesi. 

Ve dahî, delil ikidir: Delîl-i aklî ve delîl-i naklî. 

Ve dahî, îmânın rüknü, aslı ikidir: İkrârün bil-lisân ve tasdîkun 
bil-cenândır. Bunların da şartı ikidir: 

Kalbin şartı, şek olmamak, dilin şartı, ne söylediğini bilmek- 
dir. 


Ve dahî, îmân mahlûk mudur? Allahü azîm-üş-şânın hidâyeti 
olması haysiyyetinden, gayr-ı mahlûkdur. Ammâ, kulun tasdîk ve 
ikrâr etmesi ciheti ile mahlûkdur. 

îmân; cemî’ midir, bir bütün müdür, tefrîk, dağınık mıdır? 

Kalbde cemî’dir ve a’zâda tefrîkdir. 

Yakın, Allahü azîm-üş-şânın zâtını, kemâliyle bilmekdir. 

Havf, Allahü azîm-üş-şândan korkmakdır. 

Recâ, Allahü azîm-üş-şânın rahmetinden ümmîdini kesmemek- 
dir. 

Muhabbetullah, Allaha ve Resûlüne “sallallahü teâlâ aleyhi ve 
sellem” ve dîn-i islâma ve mü’minlere muhabbet etmekdir. 

Hayâ, Allahdan ve Resûlünden “sallallahü teâlâ aleyhi ve sel- 
lem” utanmakdır. 

Tevekkül, cemî’ işlerini Allahü teâlâya ısmarlamakdır. Bir işe 
başlarken Ona güvenmekdir. 

Ve dahî, îmân ve İslâm ve ihsân neye derler? 

/V 

imân, Muhammed aleyhisselâmın bildirdiklerine inanmağa 
derler. 

İslâm, Allahü azîm-üş-şânın emrlerini tutmağa ve nehyinden 
ictinâb etmeğe, sakınmağa derler. 

İhsân, Allahü azîm-üş-şânı görür gibi, ibâdet etmeğe derler. 

A • 

imân, lügatda mutlak tasdîk etmeğe derler. Islâmiyyetde al- 


- 188 - 



tı şeyi tasdik etmeğe, inanmağa derler. 

Ma’rifet, Allahü azîm-üş-şânı, kemâl sıfatlariyle muttasıf ve 
noksan sıfatlardan berî bilmekdir. 

Tevhîd, Allahü azîm-üş-şânı birlemekdir. Ona kimseyi ortak 
etmemekdir. 

İslâmiyyet, (Ahkâm-ı islâmiyye), ya’nî Allahü azîm-üş-şânın 
emrleri ve nehyleri [yasakları] demekdir. 

Din ve millet, inanılması lâzım olan şeylerde ölünceye kadar se- 
bât etmekdir. 

Ve dahî, îmân beş kakanın içinde hıfz olunur. 

1- Yakîn. 

2- İhlâs. 

3- Farzları edâ ve harâmlardan ictinâb. 

4- Sünnete yapışmak. 

5- Edebi hıfz etmek, gözetmekdir. 

Her kim, bu beş şeyi hıfz ederse, îmânını hıfz etmiş olur. Bun¬ 
lardan, velev birini terk ederse, düşman gâlib olur. îmânın düşma¬ 
nı dörtdür: Sağda kötü arkadaş, solda nefsin hevâsı [istekleri], ön¬ 
de dünyâya düşkün olmak ve arkada şeytân, îmânı almak dilerler. 
Kötü arkadaş, yalnız insanın malını, parasını çalmak, dünyâsını al¬ 
mak için aldatanlar değildir. Arkadaşların en kötüsü, en zararlısı 
insanın dînini, îmânını, edebini, hayâsım, ahlâkını bozmağa uğra¬ 
şanlar, böylece dünyâsına ve âhıretine, ebedî se’âdetine saldıran¬ 
lardır. îmânımızı, Allahü teâlâ bu düşmanların şerrinden ve İslâm 
düşmanlarının aldatmalarından emîn eyleye. 

(Kelime-i Tevhîd)in, ya’nî Lâ ilâhe illallah demenin ma’nây-ı 
şerîfi, ibâdete lâyık ve müstehak, Allahü azîm-üş-şândan gayri, bir 
zât yokdur. Ancak, Allahü azîm-üş-şândır. O, hep vardır ve birdir. 
Şerîki [ortağı] ve nazîri [benzeri] yokdur. Zemânsız ve mekânsız- 
dır. 

Muhammedün resûlullah, demenin ma’nâsı, hazret-i Muham- 
med Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” Allahü azîm-üş-şâ- 
nın kulu ve hak resûlüdür. Biz dahî Onun ümmetiyiz, elhamdülil¬ 
lah. 

Ve dahî, kelime-i tevhîdin sekiz ismi vardır. 

1- Kelime-i şehâdetdir. 

2- Kelime-i tevhîd. 

3- Kelime-i ihlâsdır. 

4- Kelime-i takvâ. 


- 189 - 




5- Kelime-i tayyibe. 

6- Da’vetül-hak. 

7- Urvetülvüskâ. 

8- Kelime-i semeret-ül-Cennetdir. 

Ve dahî, ihlâsın şartı, niyyet etmek ve ma’nâsım bilmek ve 
ta’zîm ile okumakdır. 

Ve zikr eden kimsenin dört şeye ihtiyâcı vardır: Tasdîk, ta’zîm, 
halâvet, hürmet. 

Tasdîki terk eden, münâfıkdır. Ta’zîmi terk eden, bid’at sâhibi- 
dir. Halâveti terk eden, mürâîdir, gösteriş yapar. Hürmeti terk 
eden fâsıkdır. Eğer, inkâr ederse, kâfir olur. 

Ve dahî, zikr üç nev’dir: 

1- Zikr-i avâm. 

2- Zikr-i havâs. 

3- Zikr-i ehasdır. 

Zikr-i avâm, câhillerin zikri. Zikr-i havâs âlimlerin zikri ve 
zikr-i ehas, enbiyâ zikridir. 

Ve dahî, zikr edecek a’zâ üçdür: 

1- Lisan ile zikr ki, kelime-i şehâdet söylemekdir. 

2- Tevhîd ve tesbîh ve Kur’ân-ı kerîm okumakdır. 

3- Kalb ile zikrdir. 

Kalbin zikri üç nev’dir: 

1- Allahü azîm-üş-şânın sıfatlarına delâlet eden delîlleri, al⬠
metleri tefekkür etmek. 

2- Ahkâm-ı islâmiyyenin delîllerini tefekkür etmek. 

3- Mahlûkların sırrını tefekkür etmek. 

Tefsîr âlimleri, Bekara sûresinin yüzelliikinci âyet-i kerîmesini 
tefsîr ederek, Allahü azîm-üş-şân, (Kullarım! Siz beni tâ’at ile zikr 
ederseniz, ben de sizi rahmet ile zikr ederim. Ve eğer siz beni düâ 
ile zikr ederseniz, ben de sizi icâbet ile zikr ederim. Ve eğer siz be¬ 
ni tâ’at ile zikr ederseniz, ben de sizi na’îmim [Cennetim] ile zikr 
ederim. Ve eğer siz beni, tenhâlarda zikr ederseniz, ben de sizi 
Cem’ıyyet-i kübrâda [mahşerde] zikr ederim. Ve eğer siz beni, 
yoklukda zikr ederseniz, ben de sizi yardımım ile zikr ederim. Ve 
eğer siz beni icâbetle zikr ederseniz, ben de sizi hidâyetle zikr ede¬ 
rim. Ve eğer siz beni, sıdk ve ihlâs ile zikr ederseniz, ben de sizi ha¬ 
lâs ve necât [kurtulmak] ile zikr ederim. Ve eğer siz beni, fâtiha-i 
şerîfe ile ve fâtiha-i şerîfenin içindeki rübûbiyyet ile zikr ederseniz, 
ben de sizi rahmetim ile zikr ederim) buyurur dediler. 


- 190 - 



Ve dahî, zikr etmenin yüz kadar fâidesini, ulemâ beyân etmiş- 
dir. Biz ba’zısım bildirelim: 

Zikr edenden, Allahü azîm-üş-şân râzı olur. Melekler râzı olur. 
Şeytân, gamlanır. Kalbi rakîk ve yumuşak olur. İbâdete istekli ve 
gayretli olur. Kalbinden gamı giderir. Kalbini ferahlandırır. Yüzü¬ 
nü nûrlandırır. Şecâ’at sâhibi olur. Muhabbetullaha vâsıl olur. Ona 
ma’rifetullahdan bir kapı açılır. Evliyâdan feyz alır. Seksen kadar 
ahlâk-ı hamîdeyi cem’ etmiş olur. 

(Eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Resûlüh) demenin 
ma’nây-ı şerîfi dahî budur ki, âhır zemân Peygamberi Muhammed 
Mustafâ “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri Allahü azîm- 
üş-şânın hem kulu, hem Resûlüdür. 

Yidi ve içdi ve hâtûnları nikâhladı. Oğulları ve kızları oldu. 
Cümlesi hazret-i Hadîceden “radıyallahü anhâ” olmuşdur. Yalnız 
İbrâhîm, Mâriye adlı câriyeden olmuşdur. Ve memeden kesilme¬ 
den vefât etmişdir. Fâtıma “radıyallahü anhâ”dan gayri cümle ev- 
lâdları kendinden evvel vefât etmişdir. Onu hazret-i Alîye “kerre- 
mallahü vecheh” tezvîc etmişdir. Hazret-i Hasen ve hazret-i Hü- 
seyn, hazret-i Alînin ve hazret-i Fâtımanın “radıyallahü anhüm” 
çocuklarıdır. Ve cümle kızlarının içinde, hazret-i Fâtıma efdaldir. 
Ve Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin sev¬ 
gilisidir. 

Resûl-i ekremin “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” onbir hâtu- 

A •• 

nu vardır: Hazret-i Hadîce, Şevde, Aişe, Hafsa, Umm-i Seleme, 
Ümm-ı Habîbe, Zeyneb bint-i Cahş, Zeyneb bint-i Huzeyme, 
Meymûne, Cüveyriyye, Safiyye “radıyallahü anhünne”. 

İnsanla cinne, hak ile bâtılı ve harâm ile halâli, dünyânın fânî ve 
âhıretin bâkî olduğunu, dînin ilmihâlini ta’lîm için gelmiş, hak Pey¬ 
gamberdir “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”. 

(Edille-i şer’ıyye) dörtdür: Kitâb, Sünnet, İcmâ-i ümmet, Kı- 

/V 

yâs-ı müctehid. Alimler din bilgilerini bu dört kaynakdan almışdır. 
Kitâb, Allahü azîm-üş-şânın kelâmına denir. Sünnet, kavl-i Resûl, 
fi’l-i Resûl, takrîr-i Resûldür. İcmâ-i Ümmet, bir asrda bulunan 
müctehidlerin, meselâ Eshâb-ı kirâmın “radıyallahü teâlâ anhüm” 
veyâ dört mezhebin bir konuda sözbirliği yapmasıdır. Kıyâs, Müc¬ 
tehidlerin, bir şeyi, başka bir şeye benzetmesine denir. 

Ve dahî, mezheb, lügatda yola derler. Bizim iki yolumuz vardır: 
Biri, i’tikâd yolu ve biri de, amel (iş) yolu. 

İ’tikâd yolunda imâmımız, ya’nî kılavuzumuz, Ebû Mansûr 


- 191 - 



Mâtürîdîdir “rahime-hullahü teâlâ”. Bunun yoluna (Ehl-i sünnet) 
denir. Amel yolunda, kılavuzumuz, imâm-ı a’zam Ebû Hanîfedir 
“rahime-hullahü teâlâ”. Bunun yoluna (Hanefî Mezhebi) denir. 

Ebû Mansûr-i Mâtürîdînin adı, Muhammed ve babasının adı, 
Muhammed ve dedesinin adı Muhammed ve hocasının adı, Ebû 
Nasr-ı îyâddir “rahime-hümullahü teâlâ”. 

Ebû Nasr-ı îyâdinin hocasının ismi, Ebû Bekr-i Cürcânî ve 
onun hocasının ismi, Ebû Süleymân Cürcânî ve Ebû Süleymân 
Cürcânînin hocasının ismi, Ebû Yûsüf ve imâm-ı Muhammed Şey- 
bânîdir. Bu ikisinin hocası da imâm-ı a’zam Ebû Hanîfedir “rahi¬ 
me-hümullahü teâlâ”. Görülüyor ki, i’tikâdda mezhebimizin başı 
da, amelde mezhebimizin başı da, hep îmâm-ı a’zamdır. 

Cümle nâsın, üç imâmı vardır ki, bunları bilmek farzdır. Enirle¬ 
ri ve nehyleri veren imâmımız, Kur’ân-ı azîm-üş-şândır. Bunları, 
ya’nî islâmiyyeti bildiren imâmımız, Resûlullah “sallallahü aleyhi 
ve sellem” hazretleridir. Bunları zor ile yapdıran imâmımız, Resû- 
lullahı temsil etmekde olan, müslimân devlet reîsidir. 

îmâm-ı a’zamın hocasının ismi, Hammâd ve Hammâdın hoca¬ 
sının ismi, İbrâhîm-i Neha’î ve onun hocasının ismi Alkarna bin 
Kaysdir ve dayısıdır. Onun hocasının ismi, Abdüllah ibni Mes’ûd- 
dur “rahime-hümullahü teâlâ”. Bu dahî, Resûlullahdan “sallallahü 
aleyhi ve sellem” ahz eylemişdir, almışdır. 

Resûlullah “aleyhisselâm” dahî, Cebrâîl “aleyhisselâm”dan ahz 
etmişdir. Ve Cebrâîl “aleyhisselâm”a, Allahü sübhânehü ve teâlâ 
hazretleri emr eylemişdir. 

A 

Allahü azîm-üş-şân, Adem oğluna dört cevher vermişdir: Akl, 
îmân, Hayâ ve fi’l, ya’nî amel-i sâlih. 

Ve dahî, düâların ve herhangi bir amelin kabûl olunmasının 
şartı ve sebebi beşdir: îmân, îlm, Niyyet, Hulûs ya’nî ihlâs ve Kul 
hakkı bulunmamakdır. Önce, Ehl-i sünnet i’tikâdında olmak, son¬ 
ra yapılacak ibâdetin sıhhatinin şartlarını bilmek lâzımdır. 

[Bir amelin, ibâdetin sahîh olması başkadır, kabûl olması baş¬ 
kadır. İbâdetlerin sahîh olmaları için, kendilerine mahsûs şartla- 
n, farzları vardır. Bunlardan biri noksan olursa, o ibâdet sahîh ol¬ 
maz. O ibâdet yapılmamış olur. Cezâsından, azâbından kurtula¬ 
maz. Sahîh olup da, kabûl olmıyan ibâdet için azâb yapılmaz ise 
de, o ibâdetin sevâbına kavuşamaz. İbâdetin kabûl olması için, 
önce sahîh olması, sonra yukarıda yazılı beş şartın bulunması da 
lâzımdır. Kul hakkı da bu şartlara dâhildir]. İmâm-ı Rabbânî 
“rahime-hullahü teâlâ”, ikinci cildin seksenyedinci mektûbunda 
diyor ki, (Bir kimse, Peygamberin ameli gibi amel yapsa, fekat 


- 192 - 




üzerinde yarım dank [ya’nî çok az] kul borcu olsa, bunu ödeme¬ 
dikçe Cennete giremez). [Düâları da kabûl olmaz.] 

îbni Hacer-i Mekkî “rahime-hullahü teâlâ”, (Zevâcir) kitâbm- 
da, yüzseksenyedinci günâhı anlatırken diyor ki: Bekara sûresi 
yüzseksensekizinci âyetinde meâlen, (Ey mü’minler! Birbirinizin 
mallarını bâtıl yoldan yimeyiniz!) buyuruldu. Bâtıl yol, fâiz, ku¬ 
mar, gasb, sirkat, hile, hiyânet, yalancı şahidlik, yalan yemîn ede¬ 
rek aldatmakdır. Hadîs-i şeriflerde, (Halâl yiyen, farzları yapıp, 
harâmlardan sakınan ye insanlara zarar vermiyen bir müslimân 
Cennete gidecekdir) ve (Harâm ile beslenen beden, ateşde ya¬ 
nar) ve (Şerrinden, zararından emîh olunmayan kimsenin, dîni, 
nemâzları, zekâtları, kendisine fâide yermez) ve (Üzerindeki cil- 
bâbı harâmdan gelmiş olan adamın nemâzları kabûl olmaz) bu¬ 
yuruldu. [Cilbâb, kadınların geniş baş örtüsü demekdir. Erkekle¬ 
rin uzun gömleğine de denir. Cilbâb, kadınların iki parçadan giy¬ 
dikleri çarşaf demekdir diyenlere göre, hadîs-i şerîfde, erkeklerin 
de bu çarşafı giydikleri bildirilmiş oluyor. Böyle söylemenin doğ¬ 
ru olmadığı, câhilce ve gülünç bir inanış olduğu meydândadır.] 
İkiyüzüncü günâhı anlatırken bildirdiği hadîs-i şerîfde, (Hîleli 
mal satan, bizden değildir. Gideceği yer Cehennemdir) buyurul¬ 
du. İkiyüzonuncu günâhdaki hadîsde, (Çok nemâz kılan, oruç tu¬ 
tan, sadaka veren, fekat dili ile komşularını incitenin gideceği yer 
Cehennemdir) buyuruldu. Kâfir olan komşuyu da incitmemek, 
ona da iyilik yapmak, ihsân etmek lâzımdır. Uçyüzonüçüncü gü¬ 
nâhdaki hadîsde, (Sulh zemânında bir kâfiri haksız öldüren, Cen¬ 
nete girmiyecekdir) ve (İki müslimân, dünyâ çıkarları için döğü- 
şünce, ölen de öldüren de Cehenneme gidecekdir) ve üçyüzonye- 
dinci günâhdaki hadîsde, (İnsanlara zulm eden, Kıyâmetde bu¬ 
nun azâbını çekecekdir) buyuruldu. Gayr-ı müslimlere zulm yap¬ 
mak da böyledir. Üçyüzellinci günâhdaki hadîsde, (Üç kimsenin 
düâsı muhakkak kabûl olur: Mazlûmun, müsâfîrin ve ana baba¬ 
nın) ve (Kâfir olsa da, mazlûmun beddüâsı red edilmez) ve dört- 
yüzikinci günâhdaki hadîsde, (Kâfir olan arkadaşını öldüren de 
bizden değildir) ve dörtyüzdokuzuncu günâhdaki hadîsde, (Gü¬ 
nâhlar içinde, azâbı en çabuk yerilecek olanı, hükümetine isyân 
etmekdir) buyuruldu. (Zevâcir)den terceme temâm oldu. Ey 
müslimân! Allahü teâlânın rızâsına kavuşmağı ve amellerinin ka¬ 
bûl olmasını istiyorsan, yukarıda bildirilen hadîs-i şerifleri kalbi¬ 
ne yaz! Müslimân olsun, kâfir olsun, kimsenin malına, canına, 
ırzına saldırma! Kimseyi incitme! Herkesin hakkını öde! Boşadı¬ 
ğı kadına mehr parasını ödemesi de kul hakkıdır. Ödemezse, 
dünyâda ve âhıretde cezâsı çok şiddetlidir. Kul hakkının en mü- 


- 193 - 


Islâm Ahlâkı - F:13 



himmi ve azâbı en cok olanı akrabâsına ve emri altında olanlara 

5 

din bilgisi öğretmeği terk etmekdir. Onların ve bütün insanların 
din bilgisi öğrenmelerine ve ibâdetlerini yapmalarına, işkence 
ederek veyâ aldatarak mâni’ olanın kâfir olduğu, İslâm düşmanı 
olduğu anlaşılır. Bid’at sâhiblerinin, mezhebsizlerin, sözleri ile, 
yazıları ile Ehl-i sünnet bilgilerini değişdirmeleri, dîni, îmânı boz¬ 
maları da böyledir. Hükümete, kanûnlara karşı gelme. Vergileri¬ 
ni öde. Hükümet zâlim, fâsık olsa bile, hükümete isyân etmenin 
günâh olduğu, (Berîka)da yazılıdır. Dâr-ül-harbde, ya’nî kâfir 
memleketlerinde de, kanûnlara, emrlere karşı gelme! Fitne çıkar¬ 
ma! îslâma saldıranlarla ve bid’at sâhibleri ile ve mezhebsizlerle 
arkadaşlık etme! Onların kitâblarım, gazetelerini okuma! Radyo¬ 
larını, televizyonlarını evine sokma! Sözünü dinleyenlere, (Emr-i 
ma’rûf) yap! Ya’nî, güler yüzle, tatlı dil ile nasîhat eyle! Kimse ile 
münâkaşa etme! Güzel ahlâkın ile, İslâm dîninin sânını, şerefini 

9 7 9 7 9 

herkese göster! 

İbni Âbidîn “rahime-hullahü teâlâ”, birinci cildde diyor ki, 
(Sev’eteyn, ya’nî kubul ve dübür, dört mezhebde de galîz ya’nî 
kaba avretdir. Bunları örtmek sözbirliği ile farzdır. Örtmeğe 
ehemmiyyet vermiyen kâfir olur. Dizi açık olan erkeğe, bunu ört¬ 
mesi için, Emr-i ma’rûf yapılır. Ya’nî, tatlı sözle nasîhat edilir. 
İnâd ederse, susulur. Uylukları açık olan inâd ederse, sert söyle¬ 
nir. Sev’eteyni açık olan, inâd ederse, hâkime söyleyerek, zor ile 
[döğerek, habs ederek] örtdürülür. Başka erkeğin avret yerine 
bakmanın günâhı da bu sıra ile artar.) Kadınların, ellerinden ve 
yüzlerinden başka, bütün vücûdlarım, bacaklarını, kollarını, saç¬ 
larını yabancı erkeklere ve kâfir kadınlara göstermemeleri dört 
mezhebde de farzdır. Şâfi’îde, yüzlerini de göstermemeleri farz¬ 
dır. Kendileri ve babaları veyâ kocaları buna ehemmiyyet ver¬ 
mezse, kâfir olurlar. Oğlanların, baldırları, bacakları açık, kızların 
da, başları, kolları açık oyun oynamaları ve bunları seyr etmek, 
büyük günâhdır. Müslimân, serbest zemânlarmı oyun ile, fâidesiz 
şeylerle ziyân etmemeli, ilm öğrenmekle, nemâz kılmakla kıy- 
metlendirmelidir. (Kimyâ-i se’âdet)de diyor ki, (Kadınların, kız¬ 
ların, başı, saçı, kolları, bacakları açık sokağa çıkmaları harâm ol¬ 
duğu gibi, ince, süslü, dar, hoş kokulu elbise ile örtülü çıkmaları 
da harâmdır. Böyle çıkmalarına izn veren, râzı olan, beğenen 
anası, babası, zevci ve kardeşi de, onun günâhına ve azâbına or¬ 
tak olurlar.) Ya’nî, Cehennemde birlikde yanacaklardır. Eğer 
tevbe ederlerse, afv olunur, yakılmazlar. Allahü teâlâ tevbe eden¬ 
leri sever. Kadınların örtünmeleri, (Fâideli Bilgilerde 284 de 
uzun yazılıdır. 


- 194 - 





ZEVCÂT VE GAZEVÂT-İ PEYGAMBERİ 


Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” kırk yaşında iken Ceb- 
râîl ismindeki melek gelerek, Peygamber olduğunu kendisine bil¬ 
dirdi. Bu da, Peygamber olduğunu, üç sene sonra, Mekke şehrinde 
i’lân eyledi. Bu seneye (Bi’set) senesi denir. Yirmiyedi kerre cihâd 
yapdı. Dokuzunda er olarak hücûm etdi. Onsekizinde başkuman¬ 
dan oldu. Dört erkek, dört kız evlâdı, onbir zevcesi, oniki amcası, 
altı halası vardı. Yirmibeş yaşında Hadîcetül-kübrâyı nikâh eyledi. 
Elli yaşında iken, Hadîcetül-kübrânın vefâtından bir sene sonra, 
Allahü teâlânın emri ile, Ebû Bekrin “radıyallahü anh” kızı Âişe- 
yi nikâh etdi. 63 yaşında iken, Medînede, onun, mescide bitişik 
olan odasında vefât etdi. Bu odaya defn edildi. Ebû Bekr ile Ömer 
“radıyallahü anhümâ” de bu odadadır. Mescid genişletilirken, oda 
mescidin içine alındı. Mekkedeki Kureyş kâfirlerinin reîsi olan 
Ebû Süfyân bin Harbin kızı Ümm-i Habîbeyi, yedinci senede ni¬ 
kâh etdi. Ebû Süfyân, Mu’âviyenin “radıyallahü anh” babasıdır. 
Mekkenin fethinde îmân etdi. Üçüncü senede Ömerin “radıyalla- 
hü anh” kızı Hafsayı nikâh etdi. Hicretin beşinci senesinde Benî 
Mustalak kabîlesinden esîrler arasındaki ve reislerinin kızı Cüvey- 
riyeyi satın alıp, âzâd ederek, nikâh etdi. Ümm-i Seleme, Şevde, 
Zeyneb bint-i Huzeyme, Meymûne ve Safiyyeyi “radıyallahü teâlâ 
anhünne” dînî sebebler ile nikâh etdi. Halasının kızı Zeyneb ile ni¬ 
kâhını Allahü teâlâ yapdı. 

Cebrâîl aleyhisselâm yirmidörtbin kerre gelmişdir. Elliiki ya¬ 
şında mi’râca çıkarıldı. Elliüç yaşında, Mekkeden Medîneye hicret 
eyledi. Sevr dağındaki mağarada Ebû Bekrle üç gece kalıp, pazar¬ 
tesi gecesi yola çıkdılar. Bir hafta yolculukla, Eylülün yirminci pa¬ 
zartesi günü Medînenin Kubâ köyüne geldiler. Cum’a günü Medî¬ 
neye girdiler. 

Hicretin ikinci senesinde, Ramezân ayında Cum’a günü Bedr 
gazâsı oldu. İslâm ordusu üçyüzonüç nefer olup, bunlardan sekizi 
başka yerlerde vazîfeli idi. Kureyşliler bin kişi idi. Onüç sahâbî şe- 
hîd oldu. Ebû Cehl ve yetmiş kâfir öldürüldü. 

Hicretin üçüncü senesinde, şevvâl ayında Uhud gazâsı oldu. 
İslâm askeri yediyüz kişi, kâfir ordusu üçbin kişi idi. Eshâb-ı ki¬ 
ramdan yetmiş kişi şehîd oldu. Uhud gazâsından dört ay sonra, 
Necd halkına, islâma da’vet için yetmiş genç gönderildi. (Bi’ri 
Me’ûne) denilen yerde hücûm edip, iki sahâbî hâriç hepsini şehîd 
etdiler. 


- 195 - 



Hicretin beşinci senesinde Hendek gazâsı oldu. Kâfirler onbin 
kişi, müslimânlar üçbin kişi idi. Medîneyi muhâsara etdiler. Müsli- 
mânlar Medîne çevresine hendek kazmış idi. Yedinci senedeki 
Hayber gazâsından bir sene evvel Hudeybiyede (Bfat-ümdvân) 
yapıldı. (Mûte gazâsı) Rûm kayseri Herakliyüs ile yapılan cihâd- 
dır. Müslimânlar üçbin kişi idi. Rûm ordusu yüz bin kişi idi. Ca’fer 
Tayyâr “radıyallahü anh” bu muhârebede şehîd oldu. Hâlid bin 
Velîd muhârebeyi kazandı. Sekizinci senede Mekke feth edildi. 
Huneyn, meşhûr büyük gazâdır. Zafer ile neticelendi. Hayber, ye- 
hûdîlerin meşhûr kabasıdır. Resûlullah, hazret-i Alîyi göndererek 
feth olundu. Resûlullaha, burada zehrli yemek ikrâm etdiler, yime- 
di. Bir gazâdan dönüşde hazret-i Âişeye çirkin iftirâ yapıldı. Resû¬ 
lullah çok üzüldü. Âyet-i kerîme gelerek, iftirânın yalan olduğu an¬ 
laşıldı. Tâif zaferi de meşhûrdur. 

Se’âdet istersen eğer, ey civân, 
sarıl islâmiyyete, yavrum her zemân. 

Farz ve vâcib, sünnetti mendûbunu, 
emr-i bilma’rûfunu, mecmû’unu. 

Dâima icra edip, terk eyleme, 
bu küçükdür, bu büyükdür söyleme. 

Hem mekrûh ve harâmdan kaçınmak gerek, 
hele kul hakkına çok dikkat gerek. 

Ehl-i sünnet olandan öğren hemân, 
âmil ol ilminle, fevtetme zemân. 

ÎMÂNIN TAFSÎLÎNE DÂİR 

îmânın tafsîli onikidir: Rabbim, Allahü teâlâdır. Delîlim Beka¬ 
ra sûresindeki yüzaltmışüçüncü âyet-i kerîmedir. Nebîm, hazret-i 
Muhammed “aleyhisselâm”dır. Delîlim, Feth sûresindeki yirmise- 
kiz ve yirmidokuzuncu âyet-i kerîmelerdir. Dînim, dîn-i islâmdır. 
Delîlim, Allahü teâlânın Al-i İmrân sûresindeki ondokuzuncu 
âyet-i kerîmesidir. Kitâbım, Kur’ân-ı azîm-üş-şândır. Delîlim, Be¬ 
kara sûresinin ikinci âyet-i kerîmesidir. Kıblem, Kâbe-i şerîfdir. 
Delîlim, Bekara sûresinin yüzkırkdördüncü âyetidir. 

İ’tikâdda mezhebim, (Ehl-i sünnet vel-cemâ’at)dır. Delîlim, 
En’am sûresinin yüzelliüçüncü âyet-i kerîmesidir. 

Zürriyyetim, hazret-i Adem zürriyyetindenim. Delîlim A’râf 
sûresindeki yüzyetmişikinci âyet-i kerîmesidir. 


- 196 - 



Milletim, millet-i islâmdır. Delilim, Allahü teâlânın Hac sûre¬ 
sindeki yetmişsekizinci âyet-i kerîmesidir. 

• • /V 

Ummet-i Muhammeddenim. Delilim, Allahü teâlânın Al-i im- 
rân sûresindeki yüzonuncu âyet-i kerîmesidir. 

Mü’minim hakkan. Delilim, Enfâl sûresindeki dördüncü âyet-i 
kerîmesidir. El-hamdülillahi alet-tevfîkıhi vestağfirullahe min kül¬ 
li taksirin. 


Beş sebeb ile, ilm amelden efdaldir. Zîrâ ilm metbûdur, amel 
ise ona tâbîdir. İlm, lâzımdır, amel ise, melzûmdur. İlm, yalnız ol¬ 
duğu hâlde nef’ verebilir, amel ise, ilmsiz nef’ veremez. 

İlm akldan efdaldir. Zîrâ, kadîmdir, akl ise hâdisdir. 

• • A 

insanın zîneti, ihlâs iledir. Ihlâsın zîneti, îmân iledir, imânın zî- 
neti, Cennet iledir. Cennetin zîneti, hûrîler ve gılmanlar iledir. Ve 
cemâlullahı müşâhede iledir. 

Ve dahî, amel îmândan cüz’ olsaydı, âdetli kadınlara vakt ne- 
mâzı bağışlanmazdı. Zîrâ, îmân bağışlanmaz. 

Ömründe bir kerre şehâdet getirmek, farzdır. Bunun delîli, 
Muhammed sûresindeki ondokuzuncu âyet-i kerîmedir. 

Kelime-i şehâdet getirmenin dört şartı vardır: Dil ile söylerken, 
kalb hâzır olmak. Ma’nâsım bilmek. Hulûs-i kalb ile söylemek. 
Ta’zîm ile söylemek. 

Şehâdet getirmenin yüzotuz kadar fâidesi vardır. Ammâ dört 
şeyden biri bulunursa, fâidesi yokdur. O dört şey: Şirk, şek, teşbîh, 
ta’tildir. Şirk, Allahü azîm-üş-şânın zâtında birşeyi ortak koşmağa 
denir. Şek, dinde meks etmeğe (durmağa, tevakkuf etmeğe), teş¬ 
bîh -vehmen- Allahü teâlâyı bir mahlûka benzetmeğe, ta’til, (Allah 
âleme karışmaz, her şey vakti geldikde, kendi tabîatiyle olur) de¬ 
meğe denir. 

Ve dahî, yüzotuz fâidenin, otuzu bu mahalde zikr olunmuşdur: 
Otuzdan beşi, dünyâda ve beşi, ölürken ve beşi, kabrde ve beşi, 
arasâtda ve beşi, Cehennemde ve beşi, Cennetdedir. Ammâ dün¬ 
yâda olan beş fâide: 

1- Adı güzel çağrılır. 

2- Ahkâm-ı islâmiyye kendisine farz olur. 

3- Boynu kılıncdan kurtulur. 

4- Allahü azîm-üş-şân, ondan râzı olur. 

5- Cümle mü’minler, ona muhabbet eder. 

Ölürken olan beş fâide: 

1- Azrâîl “aleyhisselâm” ona güzel sûretde gelir. 

2- Yağdan kıl çeker gibi, rûhunu alır. 


- 197 - 



3- Cennet kokuları gelir. 

4- İlliyyîne çıkar, müjdeci melekler gelir. 

5- Merhabâ yâ mü’min! Sen Cennetliksin denir. 

Kabrde olan beş fâide: 

1- Kabri geniş olur. 

2- Münker ve nekir güzel sûretde gelir. 

3- Bir melek ona bilmediğini ta’lîm eder. 

4- Allahü azîm-üş-şân bilmediğini hâtırına getirir. 

5- Cennetdeki makâmmı görür. 

Arasâtda olan beş fâide: 

1- Süâl ve hisâbı âsân olur. 

2- Kitâbı sağından verilir. 

3- Mizânda sevâbı ağır gelir. 

4- Arş-ı rahmân altında gölgelenir. 

5- Sırâtı yıldırım gibi geçer. 

Cehennemde olan beş fâide: 

1- Cehenneme girerse, Cehennem ehli gibi, gözleri gök olmaz. 

2- Şeytânı ile çatışmaz. 

3- Ellerine ateşden kelepçe, boğazına zincir vurulmaz. 

4- Hamım suyundan içirilmez. 

5- Ebedî Cehennemde kalmaz. 

Cennetde olan beş fâide: 

1- Cümle melekler ona selâm verir. 

2- Sıddîklar ile refik olur. 

3- Ebedî Cennetde kalır. 

4- Allahü teâlâ ondan râzı olur. 

5- Allahü teâlânın didârım görür. 

[Kâdî-zâde Ahmed efendi (Ferâid-ül-fevâid) ismindeki 
(Âmentü şerhi) kitâbında diyor ki: Cehennem yedi tabakadır. Bir¬ 
birinin altındadırlar. Her tabakanın ateşi, üstündekilerden dahâ 
şiddetlidir. Günâhı afv edilmemiş olan mü’minler birinci tabaka- 
da, günâhları mikdârı yanıp, sonra Cehennemden çıkarılarak, 
Cennete götürüleceklerdir. Diğer altı tabakada çeşidli kâfirler 
sonsuz yanacaklardır. Azâbı en şiddetli olan yedinci tabakasında 
münâfıklar yanacakdır. Bunlar, dilleri ile islâmiyyeti medh edip, 
övüp, kalbleri ile inanmıyan iki yüzlü kâfirlerdir. Kâfirler yanıp 
kül olunca, tekrâr yaratılarak, tekrâr yanacaklar, sonsuz olarak 
böyle yanacaklardır. Cennet ve Cehennem şimdi mevcûddur. 


- 198 - 




Ba’zı âlimlere göre, Cehennemin nerde olduğu ma’lûm değildir. 
Ba’zılarına göre, yedi kat yerin altındadır. Bu sözleri, Erd küresi¬ 
nin içinde olmadığını göstermekdedir. Erd küresi, güneş ve bütün 
yıldızlar birinci semâ [gök] içinde olduklarına göre, yeryüzünün 
neresinde olursak olalım, yedi kat yerin altında semâ vardır. Ce¬ 
hennemin, yedi kat semâdan birisinde bulunduğu anlasılmakda- 
dır.] 

KÜFRE SEBEB OLAN ŞEYLER 

Küfr [Allaha düşman olmak] üç nev’dir: Küfr-i inâdî, küfr-i 
cehli, küfr-i hükmî. 

Küfr-i inâdî, Ebû Cehl ve Fir’avn ve Nemrûd ve Şeddâd küfrü 
gibi, dîni, îmânı bilerek, inanmamak olup, bunlar Cehennemlikdir 
demek câizdir. 

Küfr-i cehlî, kâfirlerin avâmına, bu dînin hak olduğunu bilir ve 
ezân-ı Muhammedi okunur iken, işitirler de, gel müslimân ol, de¬ 
sen, biz atamızdan ve anamızdan böyle bulduk, böyle gideriz, der¬ 
ler. 

Küfr-i hükmî, ta’zîm olunacak yerde tahkîr ve tahkîr olunacak 
yerde, ta’zîm etmekdir. 

Allahü azîm-üş-şânın Evliyâsım ve Enbiyâsını ve Ulemâsını, 
bunların sözlerini ve fıkh kitâblarım ve fetvâları ta’zîm edecek 
iken tahkîr ederse, o dahî küfrdür. Kâfirlerin dînî âyinlerini beğen¬ 
mek ve zarûret yok iken zünnâr kuşanmak ve papaslara mahsûs 
olan başlık, salib [birbirine dik çakılmış iki çubuk, haç] gibi küfr 
alâmetlerini kullanmak. Ve bunlara, muhabbet, küfrdür. 

Küfrün yedi zararı vardır: Dîni ve nikâhı giderir. O kimsenin 
boğazladığı yinmez. Halâli ile etdiği, zinâ olur. O kimseyi öldür¬ 
mek vâcib olur. Cennet ondan uzaklaşır. Cehennem ona yakındır. 
O hâlinde ölürse nemâzı kılınmaz. 

Rızâsı ile, filân şey, filân kimsededir, yâhud yokdur, kâfir ola¬ 
yım, cühûd [ya’nî yehûdî] olayım diye, yemîn eylemiş olsa, o şey, o 
kimsede olsun veyâ olmasın, o kimse, kendi rızâsı ile küfre varmış- 
dır. îmânının ve nikâhının tecdîdi lâzımdır. 

Zinâ, fâiz, yalan gibi her dinde harâm olan bir şey için, halâl olay¬ 
dı da, ben dahî, işleseydim, diye temennî eder ise, bu dahî küfrdür. 

Peygamberlere “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” inandım, am- 
mâ Adem “aleyhisselâm” Peygamber midir, bilmiyorum dese, k⬠
fir olur. Hazret-i Muhammed “aleyhisselâm”ın âhır zemân Pey¬ 
gamberi olduğunu bilmeyen kâfir olur. 

Bir kimse, Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” 


- 199 - 




dediği doğru ise, biz kurtulduk demiş olsa, kâfir olur, demişlerdir. 
Birgivî merhûm buyurur ki: (Bu sözü şübhe yolu ile söylerse küfr- 
dür. Eğer ilzâm tarîkiyle söylerse küfr değildir.) 

Bir kimseye, gel nemâz kıl deseler, o dahî, kılm am dese, kâfir 
olur, demişler. Ammâ murâdı, senin sözünle kılmam, Allah emri 
ile kılarım dese kâfir olmaz. 

Bir kimseye, sakalını bir tutamdan kısa yapma veyâ bir tutam¬ 
dan fazlasını kes ve tırnaklarını kes, zîrâ, Resûlullahın “sallallahü 
teâlâ aleyhi ve sellem” sünnetidir deseler, o da kesmem dese, kâfir 
olur. Şâir sünnetler dahî böyledir. Husûsiyle, sünnet olduğu ma’rûf 
ve sübûtü, tevâtür ile sâbit ola. Misvâk gibi. Birgivî merhûm buyu¬ 
rur ki: Bu sözü, sünnetliğini inkâr tarîkiyle dese, küfrdür. Murâdı, 
senin emrinle işlemem, Resûlullahın sünneti olduğu için işlerim 
dese, küfr değildir. 

[Yûsüf Kardâvî (El-halâl-ü vel-harâm-ü fil-İslâm) kitâbının, 
dördüncü baskısının, seksenbirinci sahîfesinde diyor ki: (Buhâ- 
rî)deki hadîs-i şerîfde, (Müşriklere muhâlefet ediniz! Sakalınızı 
uzatınız! Bıyığınızı kısaltınız!) buyuruldu. Bu hadîs-i şerîf, saka¬ 
lı kazımağı ve bir tutamdan kısa yapmağı men’ etmekdedir. Ate¬ 
şe tapanlar, sakallarını kesiyor. Kazıyanları da oluyordu. Hadîs-i 
şerîfde, bunlara muhâlefet etmemiz emr olundu. Fıkh âlimleri¬ 
nin ba’zısı bu hadîs-i şerîf, sakal uzatmanın vâcib olduğunu, sa¬ 
kal kazımanın harâm olduğunu gösteriyor dedi. Bunlar arasında 
İbni Teymiyye, sakalı kesmeğe karşı pek şiddetli yazmakdadır. 
Ba’zı âlimler ise, sakal uzatmanın âdet olduğunu, ibâdet olmadı¬ 
ğını bildirdi. Feth kitâbı, Iyâddan alarak, [özrsüz] sakal kazıma¬ 
nın mekrûh olduğunu yazmakdadır. Doğrusu da budur. Bu ha¬ 
dîs-i şerîf, sakal uzatmanın vâcib olduğunu gösteriyor denile¬ 
mez. Çünki, (Buhârî)de yazılı hadîs-i şerîfde, (Yehûdîier ve hı- 
ristiyanlar [saçlarını, sakallarını] boyamıyorlar. Siz onlara muh⬠
lefet ediniz!). Ya’nî, siz boyayınız buyuruldu. Bu hadîs-i şerîf, 
saç sakal boyamanın vâcib olduğunu göstermiyor. Müstehab ol¬ 
duğunu gösteriyor. Çünki, Eshâb-ı kirâmın bir kısmı boyadı. Ço¬ 
ğu boyamadı. Vâcib olsaydı hepsi boyardı. Sakal uzatmağı emr 
eden hadîs-i şerîf de böyle olup, sakal uzatmanın vâcib olduğunu 
değil, müstehab olduğunu bildirmekdedir. İslâm âlimlerinden 
hiç birinin sakalını kazıdığı haber verilmedi. Çünki, onların ze- 
mânlarında sakal bırakmak âdet idi. [Müslimânlarm âdetine uy¬ 
mamak, şöhret olur. Mekrûh olur. Fitneye sebeb olursa, harâm 
olur.] Kardâvîden terceme temâm oldu. Kardâvî, kitâbının önsö¬ 
zünde, dört mezhebin fıkh bilgilerini birbirlerine karışdırdığım, 
tek bir mezhebi taklîd etmenin uygun olmadığını yazıyor. Böy- 


- 200 - 



lece, Ehl-i sünnet âlimlerinin yolundan ayrılıyor. Ehl-i sünnet 
âlimleri “rahime-hümullahü teâlâ”, her müslimânın dört mezheb- 
den birini taklîd etmesi lâzım olduğunu, mezhebleri karışdıranın 
mezhebsiz hattâ zındık olacağını bildiriyorlar. Bununla berâber, 
Kardâvînin sakal hakkındaki yazısı, hanefî mezhebinin reyini açık¬ 
ladığı için, vesîka olarak alınması uygun görüldü. Abdülhak-ı Deh- 
levî hazretleri, (Eşi’at-ül-leme’ât)ın üçüncü cildinde diyor ki: (İs¬ 
lâm âlimleri, saç, sakal boyamakda, bulundukları yerin âdetine uy¬ 
muşlardır. Çünki, [câiz olan, mubâh olan işlerde], bulunduğu yerin 
âdetine uymamak, şöhrete sebeb olur. Bu ise, mekrûhdur). Mu- 
hammed Hâdimî “rahime-hullahü teâlâ ” (Berîka) kitâbında diyor 
ki, (Hadîs i şerîfde, (Bıyığı kısa, sakalı uzun yapınız!) buyuruldu. 
Bunun için, sakalı kazımak, kesmek ve sünnet mikdârından kısa 
yapmak men’ olundu. Sakalı bir kabza, bir tutam uzatmak sünnet- 
dir. Sakalı bir kabzadan kısa yapmak câiz değildir. Bir kabzadan 
fazlasını kesmek de sünnetdir). Bir kabza, dudak kenârından, dört 
parmak eni kadar uzun olmak demekdir. Sünnet olan, hattâ mu¬ 
bâh olan şeyi sultân emr edince, bunu yapmak vâcib olur. Sultânın 
ve bütün müslimânların yapması, emr demekdir. Böyle yerlerde 
sakalı bir tutam uzatmak vâcib olur. Bir tutamdan kısa yapmak ve- 
yâ kazımak, vâcibi terk etmek olur. Tahrîmen mekrûh olur. Bu¬ 
nun, câmi’de imâm olması câiz olmaz. Fekat, Dâr-ül-harbde bulu¬ 
nan veyâ zulm görmemek, nafakadan olmamak yâhud emr-i 
ma’rûf yapabilmek, müslimânlara ve islâmiyyete hizmet edebil¬ 
mek, dînini, nâmûsunu koruyabilmek için sakalını kazımak câiz 
hattâ lâzım olur. Özrsüz olarak kısaltmak ve kazımak mekrûh olur. 
Bir tutamdan kısa sakal bırakarak, böylece sünneti yapdığına inan¬ 
mak, bid’at olur. Sünneti değişdirmek olur. Böyle bid’at işlemek, 
adam öldürmekden dahâ büyük günâh olur.] 

Bir kız ile bir oğlan, âkil ve bâliğ olsalar ve onları nikâh etseler 
ve onlara, îmânın sıfatlarını sorduklarında, bilmeseler, onlar müs- 
limân değildir. Onlara îmân edilecek şeyleri öğretip, sonra nikâh¬ 
larını yeniden kıyarlar ise, nikâhları sahîh olur. Ellidört farz bölü¬ 
müne bakınız! 

Bir kimse bıyıklarını kırkdıkda, yanındaki, bir şeye yaramadı 
dese, o diyenin küfründen korkulur. Zîrâ, bıyıkları kısaltmak sün¬ 
netdir. Sünneti hafîf görmüş olur. 

Bir kimse, -başdan ayağa- harîr giyinse, başka birisi bu hâline, 
mubârek olsun dese, küfründen korkulur. 

Bir kimse, kıbleye karşı ayağını uzatıp yatmak veyâ tükürmek 
veyâ kıbleye karşı bevl etmek gibi bir mekrûhu işlese, o kimse- 


- 201 - 



ye bu yapdıkların mekrûhdur, işleme deseler, o âdem, ona, her gü¬ 
nâhımız bu kadar olsa dese, küfründen korkulur. Ya’nî, mekrûhu 
önemsiz bir şey saydığı için. 

Ve dahî, bir kimsenin hizmetkârı, kapıdan içeriye girse, efendi¬ 
sine selâm verse, efendisinin yanında bir kimse olsa da, sus edeb- 
siz, efendisine selâm vermek olur mu? dese, o diyen kimse, kâfir 
olur. Ammâ murâdı, müâşeret âdâbını öğretmek ise ve selâmı kal¬ 
ben vermek gerekdi, demek ise, küfr olmaması zâhirdir. 

Bir kimse, birinin gıyâbında bir şey söylese, yanındaki de, gî- 
bet etme dese, buna karşı o kimse de, bu bir şey midir dese, kâfir 
olur demişler. Bu hareketiyle, harâmı istihsân etdiği, kötülemedi¬ 
ği için. 

Bir kimse, Allahü teâlâ, bana Cennet verirse sensiz Cennete 
girmem dese, yâhud filân ile Cennete girmeğe emr olunsam, gir¬ 
mem, yâhud Allahü teâlâ bana, Cennet verse, istemem, lâkin di- 
dârını görmek dilerim dese, bu sözler, küfrdür demişler. Bir kim¬ 
se, îmân artar ve eksilir dese, küfrdür, demişler. Birgivî buyuruyor 
ki: (Mü’menün bih) i’tibâriyle, artar ve eksilir dese, küfrdür. Am¬ 
mâ, yakîn ve kuvvet-i sıdk i’tibâriyle olursa, küfr değildir. Zîrâ 
müctehidlerden bir çok kimseler, îmânın ziyâde ve noksanına kâ- 
illerdir. 

Bir kimse, kıble ikidir, biri Kâ’be ve biri Kudüsdür, dese, küfr¬ 
dür, demişler. Birgivî buyurur ki: Şimdiki hâlde ikidir dese küfr¬ 
dür. Ammâ Beyt-i mukaddes kıble idi. Sonra, kıble Kâ’be oldu de¬ 
se, küfr değildir. 

Bir kimse, bir âlime buğz etse veyâ söğse, bu yapdığı sebebsiz 
ise, o kimsenin küfründen korkulur. 

Bir kimse, kâfirlerin ibâdetleri, islâmiyyete uymıyan işleri gü¬ 
zeldir dese ve böyle i’tikâd etse küfrdür. 

Bir kimse, ta’âm yirken konuşmamak mecûsîlerin iyi âdetlerin- 
dendir dese, yâhud âdetli ve lohusa hâlinde, avretle yatmamak, 
mecûsîlerin iyi şeylerindendir, dese, o kişi kâfir olur, demişler. 

Bir kimse, bir kişiye, sen mü’min misin? dese, o dahî, inşâallah 
dese ve te’vîle kâdir olmasa, küfrdür. 

Bir kimse, evlâdı ölen kimseye, Allahü teâlâya senin oğlun ge¬ 
rek idi, dese, kâfir olur, demişler. 

Bir avret, beline bir kara ip bağlasa, bu nedir? deseler, zünnâr- 
dır dese, kâfir olur, erine harâm olur. 

Bir kişi, harâm ta’âm yidikde, Bismillah dese, kâfir olur demiş¬ 
ler. Birgivî hazretleri buyurur ki: (Bu fakîrin anladığı, harâm li- 
aynihî olursa [hamr gibi, murdâr, ölmüş hayvân eti gibi ve o hay- 


- 202 - 



vâmn yağı gibi] kâfir olur. Ammâ harâm li-aynihî olduğunu bilmek 
gerekdir. Böylece, ismullahı hafifletmiş olur. Zîrâ, bunların kendi¬ 
leri harâmdır. İmâmlarımızdan mervîdir ki, bir kimse, ta’âm gasbe- 
dip yirken; Bismillah dese, kâfir olmaz. Çünki, ta’âmın kendisi ha¬ 
râm değildir. Gasb harâmdır). Bir kişi, bir gayriye, beddüâ ederek, 
Allahü teâlâ, senin canını küfrle alsın dese, kâfir olmasında ulemâ 
ihtilâf etdiler. Aslı budur ki, kendinin küfrüne râzı olmak, -ittifak¬ 
la- küfrdür. Ammâ, gayrin küfrüne rızâ, ba’zıları indinde, o dahî 
küfr ise de, ba’zılar indinde, -istihsânen rızâ ise- küfrdür. Ammâ, 
zulm ve fıskdan ötürü, -azâbı dâim ve şedîd olsun- diye, rızâ ise, 
küfr değildir. Birgivî “rahime-hullahü teâlâ” buyurur ki: (Bu kavli 
esah anlarız. Zîrâ, Kur’ân-ı azîmde, hazret-i Mûsâ “aleyhisse- 
lâm”ın kıssasında, buna delîl vardır). 

Bir kimse, -Allahü teâlâ bilir- filân işi işlemedim dese, hâlbuki, 
o işi işlediğini bilse, kâfir olur. Hak teâlâ hazretlerine cehl-i mürek- 
keb isnâd etmiş olur. 

Bir kimse, bir avreti [şâhidsiz] nikâh etse, o er ile avret, Allahü 
teâlâ ve Peygamber şâhidimizdir deseler, her ikisi kâfir olur. Zîrâ, 
Peygamberimiz “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” diri iken gaybı 
bilmezdi. Gaybı bilir demek, küfr olur. 

Ben çalınanları ve gayb olanları bilirim dese, söyleyen ve ina¬ 
nan kâfir olur. Bana cin haber veriyor dese, yine kâfir olur. Pey¬ 
gamberler ve cinnîler dahî gaybı bilmezler. Gaybı, ancak Allahü 
teâlâ bilir ve Onun bildirdikleri bilir. 

Bir kimse, Allahü teâlâya and içmek dilese, bir âhar kimse da¬ 
hî, ben senin, Allahü teâlâya and içdiğini istemem. Talâka ve itâka 
veyâ şerefe, nâmûsa and etmeni dilerim dese, kâfir olur, demişler¬ 
dir. 

Bir kimse, bir kişiye, senin dîdârın bana can alıcı gibidir dese, 
kâfir olur demişler. Zîrâ, can alıcı, bir ulu melekdir. 

Bir kimse, nemâz kılmamak hoş işdir dese, kâfir olur. Bir kim¬ 
se, bir kişiye gel nemâz kıl dese, o dahî bana nemâz kılm ak zor iş¬ 
dir dese, kâfir olur demişler. 

Allahü teâlâ, gökde benim şâhidimdir dese, kâfir olur. Zîrâ Al¬ 
lahü teâlâya, mekân isnâd etmiş olur. Allahü teâlâ, mekândan be- 
rîdir. [Allah baba diyen de kâfir olur.] 

Bir kimse; Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” yemek 
yidikden sonra mubârek parmağını yalardı dese, bir başkası, bu iş 
terbiyesizlikdir dese, kâfir olur. 

Rızk Allahdandır. Lâkin kuldan da hareket gerekdir dese, bu 
söz şirkdir. Zîrâ kulun hareketi de Allahdandır. 


- 203 - 




Nasrânî olmak, yehûdî olmakdan, [Amerikan kâfiri olmak, ko¬ 
münist olmakdan] hayrlıdır dese, kâfir olur. Yehûdî, nasrânîden 
[komünist] hıristiyandan şerlidir, dahâ fenâdır demelidir. 

Kâfir olmak, hıyânet etmekden yeğdir dese, kâfir olur. 

Harâmdan sadaka verse ve sevâb umsa, alan fakır dahî, harâm- 
dan olduğunu bilerek, Allah kabûl etsin dese ve veren dahî, âmîn 
dese, ikisi de kâfir olur. 

İlm meclisinde ne işim var, yâhud âlimlerin dediğini işlemeğe 
kim kâdir olur dese veyâ fetvâyı, yere atsa ve din adamlarının sö¬ 
zü neye yarar dese, kâfir olur. 

Hasmına şer’a gidelim dese, polis götürmeyince gitmem yâhud 
islâmiyyeti ben ne bileyim dese, kâfir olur. 

Bir kimse, küfr söylese, bir kişi dahî gülse, gülen dahî kâfir olur. 
Gülmesi, zarûrî olursa, küfr değildir. 

Bir kimse Allahdan hâli [boş] yer yok dese veyâ Allahü teâlâ 
gökdedir dese, kâfir olur demişler. 

Bir kimse, meşâyıhin ervâhı hep hâzırdır, bilirler dese kâfir 
olur. Hâzır olur dese, küfr olmaz. 

İslâmiyyeti bilmem veyâ istemem dese, kâfir olur. 

Bir kimse, Âdem “aleyhisselâm” buğday yimese idi, biz şakî ol¬ 
mazdık dese, kâfir olur. Ammâ biz dünyâda olmazdık dese, küf¬ 
ründe ihtilâf etmişlerdir. 

/\ 

Adem “aleyhisselâm” bez dokurdu dese, birisi dahî, öyle ise, 
biz, çulhacı oğlanları imişiz dese, kâfir olur. 

Bir kişi, küçük günâh işlese, birisi ona tevbe et dese, o dahî, ne 
işledim ki tevbe edeyim dese, kâfir olur. 

Biri diğerine, gel İslâm âlimine gidelim veyâ fıkh, ilmi-hâl kitâ- 
bını okuyup öğrenelim dese, o dahî, ben ilmi ne yapayım dese, k⬠
fir olur. Zîrâ, ilmi istihfâfdır. Tefsîr ve fıkh kitâblarına hakâret 
eden, bunları beğenmiyen, kötüliyen kimse kâfir olur. Dört mez- 
hebden birinin âlimlerinin yazmış oldukları bu kıymetli kitâblara 
saldıran azgın kâfirlere (fen yobazı) ve (zındık) denir. 

Bir kimseye, kimin zürriyyetindensin? Kimin milletindensin? 
İ’tikâdda mezhebinin imâmı kimdir? Amelde mezhebinin imâmı 
kimdir diye süâl etseler, bilmese, kâfir olur. 

Bir harâm-ı kat’iyye -hamr, hınzır eti gibi- halâldir dese veyâ 
halâl-i kat’iyye, harâmdır dese, kâfir olur demişler. [Tütüne harâm 
demek tehlükelidir.] 

Cemî’ edyânda harâm olan, halâl edilmesi hikmete muhâlif 
olan birşeyin halâl olmasını arzû etmek küfrdür. Zinâ ve livâta ve 


- 204 - 



karnı doydukdan sonra ta’âm yimek ve fâiz almak veyâ fâiz ver¬ 
mek gibi. Şerâbın halâl olmasını temennî küfr değildir. Çünki şe- 
râb her dinde harâm değildi. Kur’ân-ı azîm-üş-şânı, lâf ve latîfe 
arasında isti’mâl etmek küfrdür. Yahyâ adlı kimseye, (Yâ Yahyâ! 
huz-il-kitâbe) dese kâfir olur. Kur’ân-ı kerîmle alay etmiş olur. 
Çalgı, oyun, şarkı arasında Kur’ân okumak da böyledir. 

Şimdi geldim Bismillâhi dese, âfâtdır. Birşeyi çok görse (Mâ 
halakallah) dese, ma’nâsmı bilmese kâfir olur. 

Bir kimse, şimdi sana sövmem, sövmenin adını günâh koymuş¬ 
lar, dese, âfâtdır. 

Bir kimse, Cebrâîl buzağısı gibi çırılçıplak olmuşsun dese, âfât- 
dır. Melekle alay etmek olur. 

Bir kimse, Allahü tebâreke ve teâlâdan gayri eşyâya yemîn et¬ 
se, harâmdır. Harâmı işliyen, mürted ve kâfir olmaz. Meğer (Man- 
sûsun aleyh) olan harâma halâl dese, kâfir olur. 

Ve dahî, oğlunun başı için veyâ başım için kelimelerine, yemîn 
billahi atf etse, meselâ, vallahî oğlumun başı için dese, küfr olma¬ 
sından korkulur. 


AHKÂM-I İSLÂMİYYE 

İslâm dîninin bildirdiği emrlere ve yasaklara (Ahkâm-ı islâmiy- 
ye) veyâ (İslâmiyyet) denir. Ahkâm-ı islâmiyye sekizdir: Farz, vâ- 
cib, sünnet, müstehab, mubâh, harâm, mekrûh, müfsid. 

Farz odur ki, onu Allahü azîm-üş-şân buyurmuş ola. Ve buyur¬ 
duğu şübhesiz delîl ile, belli olmuş ola. Ya’nî âyet-i kerîmeden 
açıkça anlaşılmış ola. İnanmıyan, ehemmiyyet vermiyen kâfir ola. 
îmân, Kur’ân, abdest almak, nemâz kılmak, oruç tutmak, zekât 
vermek, hacca gitmek, cünüblükden gusl etmek [ya’nî boy abdesti 
almak] gibi. 

Farz dahî üç nev’dir: Farz-ı dâim, farz-ı muvakkat, farz-ı alel-ki- 
fâye. Farz-ı dâim (âmentü billâhi)yi sonuna kadar ezberleyip ve 
ma’nâsmı bilip ve inanıp, dâimî i’tikâd etmeğe derler. Farz-ı mu¬ 
vakkat, amelin vakti geldikde, işlediğimiz farz olan amellere der¬ 
ler. Beş vakt nemâz kılmak ve Ramezân-ı şerîf ayında oruç tutmak 
ve san’atine ve ticâretine lâzım olan din ve fen bilgilerini öğrenmek 
gibi. Farz-ı alel-kifâye, onu, elli kişiden veyâ yüz kişiden biri işlese, 
şâirlerden sâkıt olur. Verilen selâmın cevâbını söylemek gibi. Ve 
cenâze nemâzı kılm ak ve cenâzeyi gasl etmek gibi, sarf ve nahv 
okumak ve hâfız olmak ve vücuh ilmini öğrenmek ve san’atine, ti¬ 
câretine lâzım olandan ziyâde din ve fen bilgilerini öğrenmek gibi. 

Ve dahî, bir farz içinde, beş farz vardır. Bu farzlar, ilm-i farz, 


- 205 - 



amel-i farz, mikdâr-ı farz, i’tikâd-ı farz, ihlâs-ı farz, inkâr-ı farzdır. 
İnkâr-ı farz küfrdür. 

Vâcib odur ki, onu Allahü azîm-üş-şân buyurmuş ola. Buyur¬ 
duğu, şübheli delil ile belli olmuş ola. Vâcib olduğuna inanmayan, 
kâfir olmaz. Lâkin, işlemeyen, Cehennem azâbına lâyık olur. Me¬ 
selâ, vitr nemâzında, kunût düâsını okumak ve hâcı bayramında 
kurban kesmek ve Ramezân-ı şerif bayramında fıtra vermek ve 
secde âyeti okununca, (Secde-i tilâvet) yapmak gibi. Vâcib içinde, 
dört vâcib ve bir farz vardır. İlmi vâcib, ameli vâcib, mikdârı vâcib, 
i’tikâdı vâcib, ihlâsı farz. Farzın ve vâcibin riyâsı harâmdır. 

Ve dahî sünnet, onu, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” 
hazretleri, bir kerre veyâ iki kerre terk etmiş ola. Terk edene, azâb 
olmaz. Lâkin, özrsüz ve devâmlı terk eden, itâba ve sevâbından 
mahrûm olmağa lâyık olur. Meselâ, misvâk isti’mâl etmek ve ezân 
ve ikâmet ve cemâ’at ile nemâz kılmak ve evlendiği gece ta’âm yi- 
dirmek ve çocuğunu sünnet etdirmek gibi. Sünnet dahî üç nev’dir: 
Sünnet-i müekkede, sünnet-i gayr-ı müekkede, sünnet-i alel-kifâye. 

Sünnet-i müekkede olanlar, sabâh nemâzının sünneti ve öğle 
nemâzının evvel ve son sünnetleri ve akşam nemâzının sünneti ve 
yatsı nemâzının son sünneti gibi. Bunlar, sünnet-i müekkededir. 
Sabâh nemâzının sünnetine vâcib diyen âlimler de vardır. Bu sün¬ 
netler aslâ özrsüz terk olunmaz. Beğenmiyen kâfir olur. 

Sünnet-i gayr-ı müekkede olanlar, ikindinin sünneti ve yatsı ne- 
mâzının evvel sünneti. Bunlar çok kerre terk olunursa, bir şey l⬠
zım gelmez. Özrsüz olarak büsbütün terk olunursa, itâba ve şe- 
fâ’atden mahrûm olmağa sebeb olur. 

[(Halebî)de ve (Kudûrî)de diyor ki, ibâdetler, (Ferâiz) ve (Fe- 
dâil) olmak üzere ikiye ayrılır. Farz ve vâcib olmayan ibâdetlere 
(Fedâil) veyâ (Nâfîle ibâdet) denir. Beş vakt nemâzın sünnetleri, 
nâfile ibâdetdir ve farzlardaki noksanları temâmlar. Ya’nî yapılan 
farzdaki kusûrları temâmlar. Yoksa, kılınmayan farz nemâz yerine 
sünnet geçmez. Sünnet kılmak, farzı terk edeni Cehennemden kur¬ 
tarmaz. Farzı özrsüz terk edenin, kıldığı sünnet sahih olmaz. Sahih 
olan [kusûrsuz kılınan] sünnete niyyet etmek lâzımdır. Niyyet edil¬ 
mezse sünnet sevâbına kavuşmaz. Bunun için, senelerce nemâz kıl¬ 
mamış olanlar, dört vakt nemâzın sünnetlerini kılarken, hem, o 
vaktin ilk kazâya kalmış farzını kazâ etmeğe, hem de, o vaktin sün¬ 
netini edâ etmeğe niyyet etmelidir. Böyle niyyet edince, hem kazâ, 
hem de sünnet kılmış olur. Sünneti terk etmiş olmaz.] 

Sünnet-i alel kifâye, beş on kimseden birisi işlese, şâirlerinden 
sâkıt olur. Selâm vermek ve i’tikâfa girmek ve meşrû’ olan işleri¬ 
nin evvelinde Besmele-i şerîfeyi söylemek gibi. 


- 206 - 



Eğer, ta’âmın evvelinde, Besmele-i şerîfeyi demezse, üç zararı 
vardır: 1- Şeytân kendisiyle birlikde, ta’âm yir. 2- Yidiği ta’âm be¬ 
denine maraz olur. 3- Ta’âmda bereket olmaz. 

Besmele söylerse, üç fâidesi vardır: 1- Şeytân ta’âma ortak ol¬ 
maz. 2- Ta’âm bedenine şifâ olur. 3- Ta’âmda bereket olur. [Yime- 
ğe başlarken Besmele söylemeği unutursa, hâtırladığı zemân söy¬ 
lemelidir.] 

Müstehab demek, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” öm¬ 
ründe bir iki kerre işlemiş ola. İşlemeyene azâb ve itâb olmaz. Şe- 
fâ’atden mahrûm kalmak dahî yokdur. Lâkin, işleyene sevâb çok- 
dur. Meselâ, nâfile nemâz kılm ak ve nâfile oruç tutmak ve ömre- 
ye, nâfile hacca gitmek ve nâfile sadaka vermek gibi. 

Ve dahî, mubâh odur ki, onun iyi niyyetle işlenmesinde sevâb, 
kötü niyyetle işlenmesinde azâb vardır. Terkinde azâb olmaz. Yü¬ 
rümek, oturmak, ev almak, halâlinden dürlü ta’âm yimek, halâl ol¬ 
mak şartiyle, dürlü elbise giymek gibi. 

Harâm odur ki, onu Allahü azîm-üş-şân, Kur’ân-ı kerîmde açık 
nehy etmiş ola. Ya’nî, işlemeyiniz, demiş ola. Harâma, ehemmiy- 
yet vermiyen, inanmıyan kâfir olur. İnandığı hâlde işliyen kâfir ol¬ 
maz, fâsık olur. [İbni Âbidîn “rahime-hullahü teâlâ” imâmlığı an¬ 
latırken buyuruyor ki, (Fâsık imâmın arkasında nemâz kılmamalı- 
dır. Fâsık demek, şerâb içmek, zinâ etmek, fâiz yimek gibi büyük 
günâh işliyen demekdir. [Küçük günâha devâm etmek de büyük 
günâh olur.] Birden çok câmi’de Cum’a nemâzı kılınan yerlerde, 
fâsık hatîbin arkasında Cum’a nemâzı kılmamah, imâmı sâlih olan 
câmi’de kılmalıdır. Fâsıka ihânet etmek, hakâret etmek vâcibdir. 
Çok âlim olsa da, onu imâm yapmamalıdır. İmâm yapmak, ona 
ta’zîm etmek, saygı göstermek olur. Fâsıkın da, mezhebsizin de, 
imâm yapılmaları, her zemân tahrîmen mekrûhdur. Harâmlardan 
sakınmağa (Takvâ) denir. Halâl veyâ harâm olduğu şübheli olan 
şeylerden de sakınmağa (Vera’) denir. Şübheli şey işlememek için 
bir halâlı terk etmeğe (Zühd) denir. Dâr-ül-harbde îmâna gelenin, 
Dâr-ül-islâma hicret etmesi vâcib olur)]. 

Harâm iki nev’dir: Biri, (Harâm li-aynihî) ve biri, (Harâm li- 
gayrihî). Evvelkisi, kendisi harâm olup, her zemân harâmdır. 
Adam öldürmek, zinâ ve livâta etmek, hamr ve alkollü içkiler iç¬ 
mek, kumar oynamak, hınzır eti yimek ve kadınların, kızların başı, 
kolları, bacakları açık sokağa çıkmaları böyledir. Bir kimse bu gü¬ 
nâhları işlerken, Besmele-i şerîfe dese veyâ halâl i’tikâd etse, ya’nî 
Allahü teâlânın harâm etmesine ehemmiyyet vermese, kâfir olur. 
Ammâ, bunların harâm olduğuna inanıp, Allahdan, azâbından 
korkarak yapsa, kâfir olmaz. Fekat, Cehennem azâbına lâyık olur. 


- 207 - 



Harâm li-gayrihî, kendisi harâm değil ise de, harâm yoldan el¬ 
de edildiği için, harâm olur. Bir kimse, bir kişinin bağına girip, sâ- 
hibinin izni yokken, meyvesini koparıp yimek, ev eşyâsım ve akça- 
sını çalıp harcamak gibi. Bunları yapan kimse, yaparken Besmele 
dese yâhud halâldir söylese, kâfir olmaz. Bir kimsede, bir arpa 
ağırlığında haksız olan mal varsa, yarın kıyâmet gününde, cemâ’at 
ile kılınmış yediyüz rek’at, -kabûl olunmuş- nemâzının sevâbım, 
hazret-i Mevlâ bu kimseden alıverse gerekdir. Harâmın her iki kıs¬ 
mından kaçınmak, ibâdet yapmakdan dahâ çok sevâbdır. 

Ve dahî mekrûh, amelin sevâbım gideren şeye derler. Mekrûh 
dahî, iki nev’dir: Kerâhet-i tahrîmiyye ve kerâhet-i tenzîhiyye. 

Kerâhet-i tahrîmiyye, vâcibin terkidir. Harâma karîbdir [yakın¬ 
dır]. Kerâhet-i tenzîhiyye, sünnetin terkidir. Halâla karîbdir. Ker⬠
het-i tahrîmiyye işleyen, eğer kasd ile işlerse, âsî ve günâhkâr olur. 
Cehennem azâbına lâyık olur. Nemâzda ise, o nemâzın iâdesi vâ- 
cib olur. Eğer sehv ile işlerse secde-i sehv yapar. İâdesi sâkıt olur. 
Kerâhet-i tenzîhiyyeyi işleyene azâb olmaz. Lâkin, ısrâr ederse, 
itâba ve sevâbdan mahrûm kalmağa müstehak olur. At etini ve ke¬ 
di ve fâre artığını yimek, şerâb yapana üzüm satmak gibi. 

A 

Müfsid, amelleri, temelinden giderene denir, imânı ve nemâzı, 
nikâhı ve haccı ve zekâtı, alış ve satışı bozmak gibi. 

[Farzları, vâcibleri ve sünnetleri yapan ve harâmdan, mekrûh- 
dan sakınan müslimâna, âhıretde (Ecr) ya’nî (Sevâb) ya’nî karşılık 
verilir. Harâmları, mekrûhları yapana ve farzları, vâcibleri yapmı- 
yan müslimâna (Günâh) yazılır. Harâmdan sakınmanın sevâbı, far¬ 
zı yapmanın sevâbından katkat çokdur. Bir farzın sevâbı, bir mek- 
rûhdan sakınmanın sevâbından, bu da, bir sünnetin sevâbından 
çokdur. Mubâhlar içinde, Allahü teâlânın sevdiklerine (Hayrât) ve 
(Hasenât) denir. Bunları yapana da sevâb verilir ise de, bu sevâb, 
sünnet sevâbından azdır. Sevâb verileceğini bilerek yapmağa 
(Kurbet) denir. 

Allahü teâlâ, kullarına çok acıdığı için, râhat ve se’âdet men- 
ba’ı olan, dinleri gönderdi. Dinlerin sonuncusu, Muhammed aley- 
hisselâmın dînidir. Diğer dinler, kötü insanlar tarafından, değişdi- 
rildi. Müslimân olsun, kâfir olsun, herhangi bir insan, bilerek veyâ 
bilmiyerek, bu dîne uygun yaşarsa, dünyâda hiç sıkıntı çekmez. 
Râhat ve neş’e içinde yaşar. Şimdi, Avrupada ve Amerikada, bu 
dîne uygun çalışan kâfirler, böyledir. Fekat, kâfirlere âhıretde hiç 
sevâb ve mükâfât verilmez. Böyle çalışan, eğer müslimân ise ve is- 
lâmiyyete uymağa niyyet ederse, âhıretde de, sonsuz se’âdete ka- 
vuşacakdır.] 


- 208 - 



İSLÂMIN BİNÂSI 

îslâmın binâsı beşdir. Ya’nî, İslâm beş şey üzerine binâ kılınmış- 
dır. Evvelkisi, kelime-i şehâdet getirmek ve ma’nâsım öğrenip 
inanmak. İkincisi, hergün beş vakt nemâzı vakti geçmeden kılm ak. 
Üçüncüsü, Ramezân-ı şerîfde her gün oruç tutmak. Dördüncüsü, 
eğer farz olduysa, yılda bir kerre, zekât ve uşr vermek. Beşincisi, 
kudreti var ise, ömründe bir kerre, hacca gitmek. [Allahü teâlânın 
bu beş emrini yapmağa ve harâmlardan sakınmağa (İbâdet etmek) 
denir. Vücûb ve edâ şartlarına mâlik olmıyanın ve hacca gitmiş 
olanın tekrâr gitmesi, nâfile ibâdet olur. Bid’at ve harâm işlemeğe 
sebeb olan nâfile ibâdeti yapmak câiz değildir. îmâm-ı Rabbânî 
“kuddise sirruh”, 29 ve 123 ve 124. cü mektûblarında ve (Makâ- 
mât-ı Mazheriyye) 26. cı mektûbunda, nâfile hacca ve ömreye git¬ 
meğe izn vermemişlerdir. (Neşr-ül-mehâsin)de, makâmât-ı aşere- 
den zühd makâmım bildirirken diyor ki, (Büyük âlim ve Velî, 
imâm-ı Nevevîye, her sünnete ri’âyet ediyorsun. Fekat, büyük sün¬ 
net olan nikâhı terk ediyorsun dediklerinde, bir sünneti yaparken, 
birçok harâm işlemekden korkuyorum buyurdu). îmâm-ı Yahyâ 
Nevevî 676 da Şâmda vefât etdi. Pâkistânda (Câmi’a-i habîbiyye) 
üniversitesi dekanı, müderris Habîb-ür-rahmân, 1401 [m. 1981] de 
hacca gidince, vehhâbî imâmın ho-parlör ile nemâz kıldığını görüp, 
nemâzlarım ayrı kıldığı için, ellerine kelepçe takılarak habs edil¬ 
miş, sebebi soruldukda, imâmın ho-parlör ile kıldırması câiz değil¬ 
dir demişdir. Hac yapmasına mâni’ olunarak, geri gönderilmişdir. 

Dünyânın neresinde olursa olsun, her insana önce lâzım olan 
şey, dînini, îmânını öğrenmekdir. Din, eskiden İslâm âlimlerinden 
kolayca öğrenilirdi. Şimdi, âhir zemân olduğu için, hiç bir yerde 
hakîkî din âlimi kalmadı. Câhiller, ingilizlere satılmış olan ahmak¬ 
lar, din adamı olarak her tarafa yayıldı. Şimdi dîni, îmânı doğru 
olarak öğrenmek için tek çâre, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitâbları- 
nı okumakdır. Bu kitâbları bulmak, Allahü teâlânın büyük bir ih- 
sânıdır. İslâm düşmanları, gençleri aldatmak için, bozuk din ki- 
tâbları yayıyorlar. Hakîkî din kitâbı bulup okumak, çok güç oldu. 
Gençler, muhtelîf oyunlara bağlanıp, hakîkî kitâb bulmakdan ve 
okumakdan mahrûm edilmekdedir. Birçok gencin, oyundan baş¬ 
ka birşey düşünmediklerini görüyoruz. Bu hastalık, gençler ara¬ 
sında yayılmakdadır. Müslimân ana-babaların, çocuklarını bu 
hastalıkdan korumaları cok lâzımdır. Bunun için, çocuklarına dî- 
nini haber vermeleri ve din kitâbı okumağa alışdırmaları lâzımdır. 
Bunun için, çocuklarının zararlı oyunlara dadanmalarını önle¬ 
melidirler. Ba’zı ahbâblarımızın çocuklarının zararlı oyunları oy- 


- 209 - 


İslâm Ahlâkı - F:14 



namakdan yemek yimeyi bile unutduklarını görmekdeyiz. Böyle 
çocukların, mekteb kitâblarını bile okuyup sınıf geçmeleri imkân¬ 
sız olmakdadır. Anaların, babaların çocuklarına hâkim olmaları, 
kitâb okumağa alışdırmaları lâzımdır. Bunun için, (İslâm Ahlâkı) 
kitâbım okumalıdır. Bu kitâbı okuyan, dînini, îmânını öğreneceği 
gibi, İslâm düşmanlarının nasıl çalışdıklarım da anlıyacakdır. Ana¬ 
lar, babalar bu vazifelerini yapmazlarsa, dinsiz, îmânsız bir gençlik 
hâsıl olacak, vatanımıza, milletimize çok zarar verecekdir. 

Müslimân anaların, babaların dikkat edecekleri çok mühim bir 
mes’ele de (Setr-i avret) mes’elesidir. Zararlı oyunları oynayanlar 
arasında dizlerinden kasıklarına kadar açık gençleri görüyoruz. İs¬ 
lâm dîninde avret mahallini örtmek mühim farzdır. Buna ehem- 
miyyet vermiyen îmânını kaybedebilir. Müslimânlar, nemâzlarına 
çok sevâb kazanmaları için ve vâ’z dinlemek için, câmi’lere gider. 
Câmi’e gitmek bu sebeble olmasa dahî çok sevâbdır. Avret mahal¬ 
li açık olanların gitdiği yer, câmi’ olmaz, fısk meclisi olur. Fısk mec¬ 
lisine gitmenin harâm olduğu bütün kitâblarda yazılıdır. Böyle c⬠
mi’lere giden fısk meclisine gitmiş olur, günâha girer. Sevâb kazan¬ 
mak ve vâ’z dinlemek için, böyle câmi’lere giden kimse, sevâb de¬ 
ğil, günâh kazanmakdadır. Avret mahalli açık olanlar câmi’e gidin¬ 
ce, müslimânların günâha girmelerine sebeb oluyorlar. Avret ma¬ 
hallini açmak, büyük günâh olduğu gibi, böyle açıklara bakmak da 
büyük günâhdır. Bunun için, böyle câmi’lere giden müslimânlar 
sevâb değil, günâh kazanmakda, gadab-ı İlâhiye sebeb olmakdadır- 
lar.] 

NEMÂZ BÂBI 

Nemâzın farzları onikidir: Yedisi dışında, beşi içinde. 

Dışında olanlar: Hadesden tahâret, necâsetden tahâret, setr-i 
avret, istikbâl-i kıble, vakt, niyyet, iftitâh tekbîri. İçinde olanlar: 
Kıyâm; kırâet, her rek’atde bir rükû’, iki sücûd, ka’de-i ahîrede te- 
şehhüd mikdârı oturmak. Nemâzın içindeki farzlara (Rükn) denir. 
Secdede alm ve ayak parmaklarını yere koymak farzdır. 

Hadesden tahâret, abdesti yok ise, abdest almağa, cünüb ise 
gusl etmeğe ve abdest ve gusl iktizâ etdikde, su bulunmazsa, te¬ 
yemmüm etmeğe derler. Hadesden tahâret, üç şey ile temâm olur: 

İstincâsına ve istibrâsına dikkat etmekle ve yıkamada ve başına 
meshde farz olan yerlerde, bir yer bırakmamakla. 

Necâsetden tahâret, üç şeyle temâm olur: Nemâz kılarken giy¬ 
diği esvâbım, necâsetden pâk etmekle. Nemâz kılarken bedenini 
pâk etmekle. Nemâz kıldığı mekânı pâk etmekle. [İspirtolu sıvılar 
için, ellidört farzın sonuna bakınız!] 


- 210 - 



Setr-i avret, üç şeyle temâm olur: Hanefî mezhebinde, erkekler 
göbeği altından dizi altına varıncaya dek olan a’zâlarını örtmekle. 
Erkeklerin nemâzda ayaklarını örtmesinin sünnet olduğu sahîfe 
419 da yazılıdır. 

Hurre olan hâtûnlar, yüz ve el ve bir rivâyete göre ayakdan baş¬ 
ka, cümle bedenlerini örtmek ve göstermemekle. 

Câriye olan kadınlar, sırt ve göğüsden diz altına kadar örtmek¬ 
le. [Başı, kolları, bacakları açık gezen veyâ dar, ince şeyle örtünen 
kadınlar ve bunlara bakan erkekler, harâm işlemiş olurlar. Harâm 
olduğuna aldırış etmiyen îmânsız olur, mürted olur.] 

îstikbâl-i kıble üç şeyle temâm olur: Kıbleye dönmekle. 

Nemâzın tekmiline kadar, kıbleden göğsünü ayırmamakla. 

Allahü azîm-üş-şânın dîvân-ı ma’nevîsinde, zelîl olmakla. 

Vakt üç şeyle temâm olur: Nemâzın evvel ve âhır vaktini bil¬ 
mekle. Nemâzı mekrûh olan vakte vardırmamakla. 


Niyyet, kıldığı nemâz farz mıdır, vâcib midir, sünnet midir, 
müstehab mıdır, bilmekle ve kalbinden geçirmekle ve dünyâ umû- 
runu, kalbinden çıkarmakla temâm olur. Salât-ı vitr kılmak, 
îmâm-ı a’zama göre vâcib, iki imâma göre ve mâlikî ve şâfi’î mez- 
heblerinde sünnetdir. [Mâlikîyi taklîd edenin, haraç olunca, vitr 
nemâzmı terk etmesi câiz olur.] 

İftitâh tekbîri, erkekler ellerini kulağına kaldırmakla ve kalben 
uyanık ve hâzır olmakla temâm olur. 

Kıyâm, üç şeyle temâm olur: Kıbleye karşı, ayakda durmakla, 
secde yerine bakmakla, kıyâmda iken, iki tarafına sallanmamakla. 


Kırâet üç şeyle temâm olur: Cehren okunursa, sadâsım çıkar¬ 
mak, gizli okunursa kendi işitecek kadar, hürûfâtı sıhhatli olarak 
okumakla. Kur’ân-ı kerîmin ma’nâsım düşünmekle. Tecvîd üzere 
okumakla. [Nemâza dururken söylenen tekbîri ve nemâz içinde 
okunan herşeyi ve ezâm arabca okumak lâzımdır. Bunların arab- 
casını, dînini bilen ve mezhebinin ilmihâl kitâbına uyan hâfızdan 
öğrenmelidir. Latin harfleri ile yazılı Kur’ân-ı kerîm doğru okuna¬ 
maz. Noksan ve yanlış olur. Kur’ân-ı kerîmin tefsîri yapılır. Tercü¬ 
mesi yapılamaz. Dinsizlerin, mezhebsizlerin türkçe Kur’ân dedik¬ 
leri kitâblar, doğru değildir. Yanlış ve bozukdurlar. Her müslimân, 
Kur’ân-ı kerîm kursuna gidip, İslâm harflerini öğrenerek, Kur’ân-ı 
kerîmi ve düâları doğru okumalıdır. Böyle doğru okuyarak kılınan 
nemâz kabûl olur. (Tergîb-üs-salât)da diyor ki, (Bir kimsenin ne¬ 
mâzda okuduğu, dokuz âlime göre yanlış olsa, bir âlime göre doğ¬ 
ru olsa, bunun nemâzı fâsid oldu dememelidir.)] 


Rükû’ üç şeyle temâm olur: Rükû’a kıbleye karşı tam eğilmek- 


- 211 - 



le. Beli ile başı berâber olmakla. Tumânînet üzere [kalben emîn 
olarak] durmakla. 

Secde üç şeyle temâm olur: Secdeye sünnet üzere varmakla. 
Alm ile burnu, bir hizâda kıbleye karşı yere konmuş olmakla. Tu- 
mânînet üzere olmakla. [Sağlam kimsenin yirmibeş santimetreye 
kadar yükseğe secde etmesi câiz ise de mekrûhdur. Çünki Peygam¬ 
berimiz ve Eshâb-ı kirâmdan hiçbiri, yüksek yere secde etmedi. 
Dahâ yükseğe secde ederse, nemâzı fâsid olur.] 

Ka’de-i ahîre üç şeyle temâm olur: 1- Erkekler sağ ayağını dikip 
sol ayağı üzerine oturmakla, kadınlar, teverrük etmekle ya’nî kaba 
etlerini yere koyup, ayaklarını sağ tarafından çıkarmakla. 2- Tehiy- 
yâtı ta’zîm üzere okumakla. 3- Ka’de-i ahîrede, salevât ve düâ oku¬ 
makla. Nemâzdan sonra okunacak şeyler 251. ci sahîfede yazılıdır. 

GUSL BÂBI 

Guslün farzları hanefîde üç, mâlikîde beş, şâfi’îde iki, hanbelî- 
de birdir. Hanefîde: 

1- Bir kerre ağzına su vermek. Dişlerin arasını ve diş çukuru¬ 
nun içini ıslatmak farzdır. [Hanefî mezhebinde olan kimse, zarûret 
olmadan diş dolduramaz ve kaplatamaz. Takma diş yapdırır ve 
gusl abdesti alırken, bunları çıkarıp altını yıkar. Zarûret olursa, 
dolgu veyâ kaplama yapdırması câiz olur. Fekat, gusl ve abdest 
alırken ve nemâza dururken (Şâfi’î veyâ mâlikî mezhebini taklîd 
ediyorum) diye niyyet etmesi lâzımdır.] 

2- Bir kerre burnuna su vermek. 

3- Bir kerre cemî’i bedenini yıkamakdır. Bedenin, ıslatmasında 
haraç olmıyan yerlerini yıkamak farzdır. Bedenin bir yeri, zarûrî 
olan, ya’nî insanın yapmadığı, yaratılışda bulunan bir sebeb ile ıs- 
latılmazsa afv olur, gusl sahîh olur. 

(Dürr-ül-muhtâr)da diyor ki, dişler arasında veyâ diş çukurun¬ 
da kalan yemek, guslün sahîh olmasına mâni’ olmaz. Fetvâ böyle- 
dir. Çünki, bunların altı ıslanır. Kalan şey, katı ise, mâni’ olur denil¬ 
di. Doğrusu da budur. (İbni Abidîn) “rahime-hullahü teâlâ”, bunu 
açıklarken buyuruyor ki, (Hülâsa) kitâbında da, mâni’ olmaz. Çün¬ 
ki su, akıcı olduğu için, yemeğin altına sızar demekdedir. Suyun sız¬ 
madığı anlaşılırsa, bu âlimlere göre de, gusl sahîh olmamakdadır. 
(Hilye) kitâbı bunu açık bildirmekdedir. Kalan şey, ağızda ezilerek 
katılaşmış ise, suyu sızdırmıyacağı için, gusl sahîh olmaz. Çünki, bu¬ 
rada zarûret yokdur. [Ya’nî, kendiliğinden hâsıl olan birşey değil¬ 
dir. Bunları temizlemekde] haraç, ya’nî güçlük de yokdur. 

(Halebî-i sagîr)de diyor ki, bir kimsenin dişleri arasında ekmek 


- 212 - 



ve yemek ve başka şey artıkları varken gusl abdesti alsa, fetvâlara 
göre, altına su geçmediğini zan etse bile, guslü sahîh olur. Çünki su, 
akıcı olduğu için, altına geçer. Böyle fetvâ verildiği (Hulâsa)da ya¬ 
zılıdır. Ba’zı âlimlere göre, kalan şey katı ise, guslü câiz olmaz. (Za¬ 
hire) kitâbında da böyle yazılıdır. Esah olan da budur. Çünki, altı¬ 
na su geçmez. Zarûret ve haraç da yokdur. 

(Dürr-ül-müntekâ)da diyor ki, diş çukurunda yemek artığı var¬ 
ken, gusl eden kimsenin guslü sahîh olur ve olmaz diyenler vardır, 
îhtiyât olarak, yemek artıklarını önceden çıkarmalıdır. (Merâk-ıl- 
felâh)ın (Tahtâvî) hâşiyesinde diyor ki, diş çukurunda veyâ dişleri 
arasında yemek artığı kalmış ise, gusl sahîh olur. Çünki su, akıcı ol¬ 
duğu için, her yere sızar. Artıklar çiğnenerek sertleşmiş ise, gusle 
mâni’ olur. (F eth-ül-kadîr) de de böyle yazılıdır. 

(Bahr-ür-râık)da diyor ki, diş çukurunda veyâ dişlerin arasında 
yemek kalmış ise, gusl sahîh olur. Çünki su latîf olduğu için, her ye¬ 
re sızar. (Tecnis)de de böyle yazılıdır. Sadr-üş-şehîd Hüsâmeddîn, 
guslü sahîh olmaz. Bunu çıkarıp dişin içinden suyu akıtması lâzım¬ 
dır dedi. Çıkarıp altını yıkamak ihtiyâtlı olur. 

(Fetâvâ-i Hindiyye)de diyor ki, diş çukurunda veyâ dişleri ara¬ 
sında yemek artığı kalanın guslü sahîh olur sözü dahâ doğrudur. 
(Zâhidî)de de böyle yazılıdır. Fekat, artığı çıkarıp, çukura su akıt¬ 
mak ihtiyâtlı olur. (Kâdihân)da diyor ki, dişlerinde yemek artığı 
kalanın guslü temâm olmıyacağı (Nâtifî)de yazılıdır, bunu çıkarıp, 
altını yıkaması lâzımdır. 

(El-mecmû’at-üz-zühdiyye)de diyor ki, gerek kalîl, gerek kesîr 
olsun dişlerin arasında kalan ta’âm kırıntısı, katı hamur gibi olup 
da, suyun nüfûzuna mâni’ olursa, gusle dahî mâni’dir. (Halebî)de 
de böyle yazılıdır. (Yemek artıklarını çıkarmakda haraç, zorluk 
yokdur. Dolgu ve kaplama ise, çıkarılamaz. Çıkarılmasında haraç 
vardır) denilemez. Evet haraç vardır. Fekat, insanın yapdığı birşey 
haraca sebeb olunca, başka mezhebi taklîd etmek için özr olur. 
Farzı terk etmek için özr olmaz. Farzın sâkıt olması için, başka 
mezhebin taklîd edilememesi ve bu hâlde, zarûret ile haracın bir- 
likde bulunmaları lâzımdır. (Diş doldurması veyâ kaplatması, diş 
ağrısını önlemek ve dişi telef olmakdan kurtarmak içindir. Bunun 
için zarûret olmaz mı?) denilirse, cevâbında deriz ki, zarûret olmak 
için, başka mezheb taklîd edememek şartdır. 

(Gusl abdesti alırken, dişlerin yıkanması hükmü, kaplamanın 
ve dolgunun zâhirine intikal eder) demek, islâmiyyete uygun bir 
söz değildir. Tahtâvî, (İmdâd) hâşiy esinde diyor ki, (Abdest aldık- 
dan sonra mestlerini giymiş olanın abdesti bozulunca, abdestin bo¬ 
zulması ayaklara değil, mestlere intikâl eder). Fıkh kitâblarının, 


- 213 - 



yalnız abdest almakda ve yalnız mest için söylemiş oldukları bu sö¬ 
zü, diş kaplatmak için, hem de gusl abdesti için söylemek, kendi ta¬ 
rafından uydurma fetvâ vermek olur. Dolgu veyâ kaplama olan di¬ 
şi, sık olan sakala benzetmek de doğru değildir. Çünki, abdest alır¬ 
ken, sık olan sakalın dibini yıkamak mecbûrî değil ise de, guslde 
bunun altındaki deriyi de yıkamak farzdır. (Abdest alırken sık sa¬ 
kal altındaki deriyi yıkamak farz olmadığı için, guslde de sık saka¬ 
lın altını yıkamak farz olmaz) diyen kimse, gusl abdesti alırken, sık 
sakalın altını yıkamaz. Böylece bunun ve buna inananların gusl ab- 
destleri ve dolayısıyle nemâzları sahih olmaz. 

Kaplamayı ve dolguyu, ayakdaki yarık içine konan merheme 
yâhud yara ve kırık üzerine konan cebire denen tahtalara, alçıdan 
kalıplara ve sargılara benzetmek de, fıkh kitâblarına uygun değil¬ 
dir. Çünki, bunları yara ve kırık üzerinden çıkarmakda haraç veyâ 
zarar olunca, başka mezhebi taklîd imkânı yokdur. Bu üç sebeb- 
den dolayı, altlarını yıkamak sâkıt oluyor. 

Şiddetli ağrı yapan çürük dişi çıkarmak, bunun yerine, çıkarıla- 
bilen müteharrik sun’î diş, yâhud yarım veyâ bütün damaklı dişler 
yapdırmak istemeyip de, dolgu veyâ kron denilen kaplama yapdır- 
makda insan serbest olduğu için, dolgu, kaplama veyâ köprü deni¬ 
len sâbit diş yapdırmak, zarûret olmaz. Zarûret olduğunu söyle¬ 
mek, zâten altlarının ıslanmasının sâkıt olmasına sebeb olamaz. 
Çünki, başka mezhebi taklîd etmeleri mümkindir. Zarûret var di¬ 
yerek, fıkh kitâblarına uyup, Sâfi’îyi veyâ Mâlikîyi taklîd edenlere 
dil uzatmağa kimsenin hakkı yokdur. 

İnsanı birşey yapmağa zorlıyan semâvî sebebe, ya’nî insanın 
elinde olmıyan sebebe (Zarûret) denir. İslâmiyyetin emr ve yasak 
etmesi ve şiddetli ağrı ve bir uzvun yâhud hayâtın telef olmak teh- 
lükesi ve başka birşey yapamamak mecbûriyyeti, hep zarûretdir. 
Yapılan birşeyin, bir farza mâni’ olmasını veyâ harâm işlemeğe 
sebeb olmasını önlemenin meşakkatli, güç olmasına (Haraç) de¬ 
nir. Allahü teâlânın emrlerine ve yasaklarına, (Ahkâm-ı islâmiy- 
ye) denir. Ahkâm-ı islâmiyyeden bir hükm yapılacağı zemân, 
ya’nî bir emri yaparken veyâ bir yasak işi yapmakdan sakınırken, 
kendi mezhebinin âlimlerinin meshûr olan, secilmis olan sözleri- 
ne uyulur. İnsanın yapdığı birşeyden dolayı, âlimlerin bu sözleri¬ 
ne uymakda haraç olursa, seçilmemiş, za’îf sözlerine uyulur. Bu¬ 
na uymakda da haraç olursa, bu hükm, başka mezhebi taklîd ede¬ 
rek yapılır. Başka mezhebi taklîd etmekde de haraç olursa, hara¬ 
ca sebeb olan şeyin yapılmasında zarûret bulunup bulunmadığına 
bakılır: 

1- Haraca sebeb olan şeyin yapılmasında zarûret bulunduğu 


- 214 - 



zemân, o farzı yapmak sâkıt olur. 

2- Haraca sebeb olan şeyin yapılmasında zarûret yoksa [oje gi¬ 
bi] veyâ zarûret olduğu zemân, birkaç şey yapılabilir ve bunlar¬ 
dan haraç bulunan şeyi yapmak isterse, o ibâdeti sahîh olmaz. 
Haraç bulunmıyan şeyi yaparak, o farzı îfâ etmesi lâzım olur. Za¬ 
rûret olsa da, olmasa da, yalnız haraç, meşakkat bulunduğu için, 
başka mezhebin taklîd edileceği, (Fetâvel-hadîsiyye)de ve (Hulâ- 
sat-üt-tahkîk)de ve Tahtâvînin “rahime-hullahü teâlâ” (Merâk-ıl- 
felâh) hâşiyesinde ve molla Halîl Es’irdînin “rahime-hullahü te⬠
lâ” (Ma’füvât) kitâbmda yazılıdır. Molla Halîl, 1259 [m. 1843] da 
vefât etdi. Ağrıyan, çürüyen dişini çıkararak, takma protez veyâ 
damaklı diş yapdırmak istemeyip de, dolgu veyâ kaplama ya’nî 
kron yapdıran bir hanefî, gusl abdesti alırken, Şâfi’î veyâ Mâlikî 
mezhebini taklîd eder. Çünki, bu iki mezhebde, gusl abdesti alır¬ 
ken, ağız ve burnu yıkamak farz değildir. Şâfi’î veyâ Mâlikî mez¬ 
hebini taklîd etmek de pek kolaydır. Guslde ve abdestde ve ne- 
mâza başlarken veyâ unutursa, nemâzdan sonra, hâtırladığı ze¬ 
mân, Şâfi’î veyâ Mâlikî mezhebini taklîd etdiğine niyyet etmeli, 
ya’nî kalbinden geçirmelidir. Bu kimsenin abdestinin, guslünün 
ve nemâzının Şâfi’î veyâ Mâlikî mezhebine göre sahîh olmaları 
lâzımdır. Şâfi’î mezhebine göre sahîh olması için, nikâh etmesi 
ebedî harâm olan onsekiz kadından başka bir kadının derisine 

5 

kendi derisi ve kendi kaba avret yerine elinin içi değince, abdest 
almalı ve imâm arkasında, içinden Fâtiha okumalıdır. Mâlikî 
mezhebini taklîd etmek için 525. ci sahîfeye bakınız! Başka mez¬ 
hebi taklîd etmek, mezheb değişdirmek demek değildir. Taklîd 
eden bir hanefî, hanefî mezhebinden çıkmış değildir. Yalnız, o 
ibâdetin, o mezhebdeki farzlarına ve müfsidlerine tâbi’ olur. Vâ- 
ciblerde, mekrûhlarında ve sünnetlerinde kendi mezhebine tâbi’ 
olur. 

Fıkh âlimlerinin, gusl abdesti hakkındaki beyânları ortada du¬ 
rurken, diş mes’elesini, salâhiyyetsiz, hattâ mezhebsiz kimselerin 
yazıları ile halletmeğe kalkışanlar işitilmekdedir. Diş doldurtma¬ 
nın câiz olduğu, Sebil-ür-reşâd mecmû’asınm 1332 [m. 1913] se¬ 
nesindeki nüshasında yazılı olan fetvâda bildirilmişdir diyorlar. 
Evvelâ şunu bildirelim ki, bu mecmû’a, reformcuların, mezheb- 
sizlerin yazıları ile doludur. Muharrirlerinden Manastırlı İsmâ’îl 
Hakkı, sinsi bir masondur. Bunlardan İzmirli İsmâ’îl Hakkı ise, 
mason olan Kâhire müftisi, reformcu, Mehmed Abduha aldanan- 
ların başında gelmekdedir. Fise tahsilini İzmirde yapmış, İstan- 
bulda öğretmen okulunu bitirmişdir. Din tahsili, din kültürü za’îf- 
dir. İttihâdcıların gözlerine girerek medreselerde hoca olmuş, 


- 215 - 



derslerinde ve kitâblarında, Abduhun reformcu, bölücü fikrlerini 
yaymağa çalışmışdır. Zehrlediği, sapdırdığı talebesinden Ahmed 
Hamdi Aksekinin (Telfık-ı mezâhib) ismindeki, mezhebsiz Mısrlı 
Reşîd Rızâdan terceme kitâbına yazdığı medhiyyesi, Îsmâ’îl Hak¬ 
kının iç yüzünü ortaya sermekdedir. 

İşte bu İsmâ’îl Hakkı, adı geçen mecmû’ada, dişleri altın tel ile 
bağlamanın câiz olup olmaması hakkında, fıkh âlimlerinin ihtilâf¬ 
larını uzun uzun yazmış, dişlerin gümüş yerine, altın tel ile bağ¬ 
lanmasının zarûret olduğundaki âlimlerin sözbirliğini bildiren ki- 
tâbları, meselâ (Siyer-i kebîr) şerhini ileri sürerek, diş mes’elesi 
bir zarûretdir demişdir. Hâlbuki, kendisine sorulan şey; dişlerin 
altın ile mi, gümüş ile mi bağlanması mes’elesi değil, dolgu veyâ 
kaplaması olan kimsenin gusl abdesti sahih olur mu? süâlidir. İz¬ 
mirli İsmâ’îl Hakkı, kendisine sorulmıyan, herkesçe bilinen şeyi 
uzun uzun yazıp, bunun neticesini, soruya cevâb olarak bildirmiş- 
dir. Bu hareketi, ilmde sahtekârlıkdır. Kendi görüşlerini, İslâm 
âlimlerinin fetvâsı olarak yazmağa yeltenmişdir. Bu kadarı yetmi¬ 
yormuş gibi, fıkh âlimlerinin gusl abdestindeki yazılarını yazarak, 
kendi görüşünü bunlara benzetmekdedir. Meselâ, (Bahrde açık¬ 
landığına göre, ulaşdırmak güç olan yere suyu temâs etdirmek 
şart değildir) diyor. Hâlbuki, (Bahr) kitâbında, (Bedenin, suyu 
ulaşdırmak güç olan yerlerine) yazılıdır. İnsanın zarûrî olarak 
yapdığı şeyi, insanda zarûrî bulunan şeye benzetmekdir. (Dürr- 
ül-muhtâr)ın, (Kadına başını yıkamak zarar verir ise, yıkamaz) 
yazısını, diş dolgusu olanın guslünün câiz olacağına delîl göster¬ 
mesinde de haklı değildir. Su değmesinin başa zarar vermesi, be¬ 
dende bulunan bir hastalıkdır. Dişdeki kaplama, dolgu ise, insa¬ 
nın yapdığı bir şeydir. Bunun içindir ki, (Dürr-ül-muhtâr)da, diş 
çukurunda yemek artığı kalanın guslünün câiz olup olmaması, ay¬ 
rıca yazılmış dır. 

İzmirli İsmâ’îl Hakkı, bu hiyle ve hatâları ile de iktifâ etmemiş, 
İslâm âlimlerini kendine yalancı şâhidi göstermekden çekinmiye- 
rek, (Suyu, altın veyâ gümüş kaplamanın, dolgunun altına ulaşdır- 
mak, buraları yıkamak şart değildir. Diş mes’elesinde zarûret bu¬ 
lunduğu ve zarûret bulunan yerlere suyun ulaşdırılmasının şart ol¬ 
madığı, fıkh âlimleri tarafından ittifakla bildiriliyor) demişdir. Diş 
kaplatmanın ve doldurtmanın zarûret olduğunu, Hanefî fıkh 
âlimlerinden hiçbiri bildirmedi. Zâten fıkh âlimleri zemânında 

9 

diş kaplatmak, dolgu yapdırmak yokdu. Vesîka olarak ileri sür¬ 
düğü (Siyer-i kebîr şerhi) tercemesinin altmışdördüncü sahîfe- 
sinde, imâm-ı Muhammed Şeybânînin “rahime-hullahü teâlâ”, 
dişi düşen kimsenin, bunun yerine altından diş koymasına yâhud 


- 216 - 






altından tel ile dişleri bağlamasına câiz dediği yazılıdır. Diş kaplat¬ 
mak yazılı değildir. Bunu, İzmirli İsmâ’îl Hakkı eklemişdir. Sonra¬ 
dan ortaya çıkan mason din adamları, mezhebsizler, sapıklar, müs- 
limânları aldatmak, bölücülük yapmak için, her hileye başvurdu¬ 
lar. Yanlış, bozuk şeyler yazdılar. 

İmâm-ı Muhammed “rahime-hullahü teâlâ”, sallanan dişin gü¬ 
müşle bağlanacağı gibi, altın tel ile de bağlanabileceğini bildirmiş- 
dir. Altın ile kaplamak, doldurmak câiz olur dememişdir. Bunları 
İsmâ’îl Hakkı gibiler, kendileri eklemişlerdir. 

İzmirli İsmâ’îl Hakkının yukarıdaki yanlış ve hiyleli yazısına, o 
zemânki müftiler ve kıymetli din adamları cevâb vermişler, hakî- 
kati ortaya koymuşlardır. Bu değerli âlimlerden birisi, Bolvadinli 
müderris Yûnüs-zâde Ahmed Vehbî efendidir “rahime-hullahü 
teâlâ”. Geniş din bilgisi olan bu zât, diş oyuğunu doldurtmuş ola¬ 
nın gusl abdestinin sahîh okrayacağında, âlimlerin sözbirliği oldu¬ 
ğunu isbât etmişdir. 

(Sebîl-ür-reşâd) mecmû’ası, İzmirlinin yazısının derme-çatma, 
hiyleli olduğunu anlamış olacak ki, (Mecmû’a-i Cedîde) ismindeki 
fetvâ kitâbının 1329 [m. 1911] târîhli ikinci baskısındaki (Gusl câiz 
olur) fetvâsım da vesîka olarak eklemeği lüzûm görmüşdür. Hâl¬ 
buki, bu fetvâ, bu kitâbın 1299 târîhli birinci baskısında yokdur. 
İkinci baskıya, ittihâdcıların şeyh-ül-islâmı Mûsâ Kâzım tarafından 
sokulmuşdur. Sebîl-ür-reşâd mecmû’ası, bir reformcunun yazısını 
bir masonun yazısı ile isbâta kalkışmışdır. Hiçbir fıkh âlimi, diş 
kaplatmağa, dolgu yapdırmağa zarûret dememişdir. Bunu yalnız 
mason olan din adamları ve dinde reformcular, mezhebsizler ve 
vehhâbî sapıklarına satılmış veyâ aldanmış olan din câhilleri söyle - 
mekde ve yazmakdadırlar. 

Ahmed Tahtâvî “rahime-hullahü teâlâ”, (Merâk-d-felâh) hâ- 
şiyesinde diyor ki, (Başka mezheblerdeki bir imâma uymanın sa¬ 
hîh olması için, uyanın mezhebine göre, nemâzı bozan birşeyin 
imâmda bulunmaması, eğer varsa, uyanın bunu bilmemesi lâzım¬ 
dır. Güvenilen kavi budur. İkinci kavle göre, imâmın kendi mez¬ 
hebine göre, nemâzı sahîh olursa, uyanın mezhebine göre sahîh 
olmadığı görülse bile, buna uyması sahîh olur). İbni Abidînde de 
böyle yazılıdır. Tahtâvînin ve İbni Abidînin “rahime-hümullahü 
teâlâ” bu sözlerinden anlaşılıyor ki, kaplaması veyâ dolgusu ol- 
mıyan hanefînin, kaplaması veyâ dolgusu olan imâma uymasının 
sahîh olup olmaması üzerinde, âlimlerin iki ayrı kavileri vardır: 
Birinci kavle göre, kaplaması, dolgusu olmıyan hanefînin, kapla¬ 
ması, dolgusu olan imâma uyması sahîh olmaz. Çünki, bu im⬠
mın nemâzı Hanefî mezhebine göre sahîh değildir. İkinci kavle gö- 


- 217 - 




re, bu imâm, Şâfi’î veyâ Mâlikî mezhebini taklîd ediyorsa, kapla¬ 
ması veyâ dolgusu olmayan hanefînin, buna uyması sahîh olur, 
îmâm-ı Hindûvânî “rahmetullahi aleyh” böyle ictihâd etmişdir. 
Mâlikî mezhebi de böyledir. Kaplaması veyâ dolgusu olan sâlih bir 
imâmın mâlikî veyâ şâfi’î mezhebini taklîd etmediği bilinmedikçe, 
kaplaması, dolgusu olmıyan hanefîler de, bu imâma uymalıdır. Bu¬ 
na, mâlikî veyâ şâfi’îyi taklîd edip etmediğini sormak, tecessüs et¬ 
mek câiz değildir. Bu ikinci kavi, her ne kadar za’îf ise de, haraç ol¬ 
duğu zemân, za’îf kavi ile amel etmek lâzım olduğu, yukarda bildi- 
rilmişdi. Fitneye mâni’ olmak için de, za’îf kavi ile amel edileceği, 
(Hadîka)da da yazılıdır. Mezheblere kıymet vermeyip, fıkh kitâb- 
larına uygun ibâdet etmiyen kimsenin, Ehl-i sünnet olmadığı anla¬ 
şılır. Ehl-i sünnet olmıyan da, yâ bid’at sâhibi, sapıkdır, yâhud, 
îmânı gitmiş, mürted olmuşdur. Biz, dolgu, kaplama yapmayınız 
demiyoruz. Yapdırmış olan kardeşlerimizin ibâdetlerinin kabûl ol¬ 
ması için yol gösteriyoruz. Bunlara kolaylık gösteriyoruz. 

Gusl abdesti, onbeş nev’dir: Beşi farz, beşi vâcib, dördü sünnet, 
biri müstehab. Farz olan gusl, hâtunun hayz ve nifâsdan kesildik- 
de, erkeğin cimâ’ yapınca, ya’nî avrete mukârenetinde, şehvetle 
menî akdıkda, ihtilâm olup, döşeğinde veyâ donunda meni görün¬ 
ce, kılmadığı nemâzın vakti çıkmadan evvel, gusl farzdır. 

Vâcib olanlar: Meyyiti yıkamak, bir sabî bâliğ olunca gusl et¬ 
mek ve bir arada yatan er ve avretin arasında bulunmuş olan me¬ 
ninin hangisinden olduğu bilinmese, ikisi dahî gusl etmek ve bir 
kimsenin üzerine bulaşmış olup da, bunun ne zemândan olduğunu 
bilmese, gusl etmek. Ve bir hâtûn çocuk getirdiğinde, kan gelme¬ 
miş olsa bile, gusl etmek. (Kan gelmişse, gusl farz olur). 

Sünnet olanlar: Cum’a günü için ve bayram günleri için ve ih- 
râm vaktinde -ne niyyetle olursa olsun- ve Arafata çıkmadan evvel 
gusl etmek. Müstehab olan gusl, bir kâfir îmâna geldiğinde -küfr 
hâlinde iken, cünüb ise, gusl farz olur- ve cünüb değil ise, müste¬ 
hab olur. 

Guslün harâmı üçdür: 

1- Erlerin erlere ve avretlerin avretlere, gusl vaktinde, göbeği 
altından dizinin altına kadar olan yerlerini birbirine göstermek. 

2- Alâ kavlin- müslimân hâtûnlar, kâfir avretlerine, gusl eder¬ 
ken, görünmek (şâir vaktlerde dahî hükm yine böyledir). 

3- Suyu isrâf eylemek. 

Guslün sünnetleri, hanefîde onüçdür: 

1- Su ile istincâ etmek. Ya’nî mak’adı ve zekeri yıkamak. 

2- Ellerini bileklerine kadar yıkamak. 


- 218 - 



3- Bedeninde hakîkî necâset var ise gidermek. 

4- Mazmaza ve istinşâkda mübâlağa etmek. Ağızda ve burunda 
ıslanmadık iğne ucu kadar kuru yer kalsa, gusl sahîh olmaz. Evve¬ 
linde nemâz abdesti almak. 

5- Gusl abdesti için, niyyet etmekdir. 

6- Her a’zâsım, suyu dökünürken oğuşdurmak. 

7- Evvelâ başına, sonra sağ, sonra sol omuzlarına üçer kerre su 
dökmek. 

8- El ve ayak parmaklarını hilâllamak. Ya’nî parmak aralarını 
ıslatmak. 

9- Ardını ve önünü kıbleye döndürmemek. 

10- Gusl ederken, dünyâ kelâmı söylememek. 

11- Mazmaza ve istinşâkı üçer kerre etmek. 

12- Her a’zâda, sağdan başlamak. 

13- Gusl etdiği yerde bevl birikiyorsa, bevl etmemek. Bu say¬ 
dıklarımızdan başka sünnetler de vardır. 

(El-fıkh-ü alel-mezâhib-il-erbe’a)da diyor ki, (Cünüb olan er¬ 
keğin ve kadının, gusl abdesti almadan evvel, abdestsiz yapılması 
câiz olmıyan, a’mâl-i şer’ıyyeden birini yapması, dört mezhebde de 
harâmdır. Meselâ, cünüb iken, farz veyâ nâfile nemâz kılması ha- 
lâl değildir. Su bulamaz ise veyâ hastalık gibi bir sebeb ile, suyu 
kullanamaz ise, teyemmüm etmesi lâzım olur. Cünüb iken, farz ve¬ 
yâ nâfile oruç tutması sahîh olur. Kur’ân-ı kerîmi tutması ve oku¬ 
ması harâmdır. Kur’ân-ı kerîmi abdestsiz tutmak da halâl değildir. 
Mescide girmesi de harâmdır. Düşmandan korunmak için veyâ bir 
hükm çıkarmak için, bir-iki kısa âyet okuması, mescidden koğa, ip, 
su almak için veyâ başka yol bulamadığı için, girip hemen çıkması 
câiz olur. Düâ niyyeti ile bir kısa âyet, meselâ Besmele okuyabilir. 
Mescide girmeden teyemmüm eder.) 


TEYHID DUASI 

Yâ Allah, yâ Allah. Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah. 
Yâ Rahmân, yâ Rahîm, yâ afüvvü yâ Kerîm, fa’fü arnıî verhamnî 
yâ erhamerrâhimîn! Teveffenî müslimen ve elhıknî bissâlihîn. Al- 
lahümmagfirlî ve li-âbâî ve ümmehâtî ve li âbâ-i ve ümmehât-i 
zevcetî ve li-ecdâdî ve ceddâtî ve li-ebnâî ve benâtî ve li-ihvetî ve 
ehavâtî ve li-a’mâmî ve ammâtî ve li-ahvâlî ve lıalâtî ve li-üstâzî 
Abdülhakîm-i Arvâsî ve li kâffetil mü’minme vel-mü’minât. 
“Rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în.” 


- 219 - 




HAYZ YE NIFAS BAHSİ 

Hayz müddetinin en azı üç gündür, en çoğu on gündür. Nifâsın 
ekalline hudûd yokdur, ne vakt kesilirse, gusl edip, nemâz kılmak 
gerek ve oruç tutmak gerek. En çoğu kırk gündür. Eğer, hayz ka¬ 
nı üç günden eksikde kesilse, hayz sanıp, nemâzım kılmadıysa, ka- 
zâ eder. Gusl lâzım değildir. Ve eğer üç gün temâm oldukda kesil¬ 
se, gusl edip, vakt nemâzım kılar. On gün temâm oldukda, kesilse 
de kesilmese de gusl edip nemâzım kılar. Nifâsın kırk günü temâm 
olunca, gusl etdikde, kesilse de, kesilmese de, kılar. Hayz ve nifâs 
günlerinde, her dürlü akıntı, kan hükmündedir. (Sarı olsun, bula¬ 
nık olsun). 

Hayzın on günü içinde veyâ nifâsın kırk günü içinde, bir iki gün 
kan gelmese, kesildi sanıp, gusl ederek oruç tutsa, sonra yine müd¬ 
deti içinde kan gelse, o oruçları kazâ etmek gerekdir. Kesildikde 
yine gusl etmek gerekir. Eğer âdetinden evvel kesilse, lâkin üç 
günden sonra olsa, gusl edip nemâzım kıla. Lâkin âdeti geçmeyin¬ 
ce eri ile cimâ’ etmeye. Nifâs dahî böyledir. Eğer âdetden ziyâde 
kesilse, lâkin on günde veyâ dahâ eksikde kesilse, hep hayzdır. 
Eğer, on gün temâm oldukda kesilmeyip aksa, âdetinden ilerisi 
hayz olmaz, o günlerin nemâzlarım kazâ eder. Nifâsın kırk günü 
dahî hayzın on günü gibidir. 

Ramezânda tan yeri ağardıkdan sonra, hayz ve nifâs kesilse, o 
günü yimeyip ve içmeyip imsâk ede. Lâkin, oruç olmaz. Kazâsı l⬠
zımdır. Ve eğer, tan yeri ağardıkdan sonra kan gelse, ikindiden 
sonra görürse de, o günü, gizli yiye ve içe. Umûmiyyetle, bir avret 
kan görse, nemâzdan ve orucdan vaz geçe. Ve eğer, üç gün olma¬ 
dan kesilse, nemâzın son vaktine dek, sabr ede, kan görülse, nemâz 
kılmaya ve eğer gelmezse, abdest alıp nemâzım kıla, eğer yine kan 
gelse, yine nemâzdan fâriğ ola. Eğer ki, yine kesilse, nemâzın son 
vaktine dek eğlene, gelmezse, abdest ala ve nemâzım kıla. Üç gü¬ 
ne dek böyle eyleye, gusl lâzım değildir. Yalnız abdest kifâyet 
eder. Üç günden sonra kesilse, yine nemâzın âhırına dek bekliye, 
gelmezse gusl ede ve nemâzım kıla, gelirse, nemâzdan vaz geçe. 
Kıyas üzere on güne varınca, ondan sonra gusl ede ve nemâzım kı¬ 
la, kan akarsa da. Nifâsda dahî, böyledir. Lâkin, her kesildikçe gusl 
lâzımdır. Bir günde kesilir ise de. Ramezânda, eğer tan yeri ağar¬ 
madan kesilse niyyet edip, orucunu tuta. Eğer kuşluk vakti veyâ 
ikindiden sonra, yine kan gelse, o oruç oruç olmaz. O günü dahî, 
sonra kazâ eder. 

Eğer düşük düşerse, parmağı, yâ saçı, yâ ağzı veyâ burnu bel¬ 
li olursa, bütün çocuk doğurmuş gibi olur. Eğer hiç bir yeri belli 


- 220 - 



değilse, nifâs olmaz. Lâkin, üç gün yâ dahâ ziyâde akarsa, hayz 
olur. Eğer hayzdan kesileli onbeş gün veyâ dahâ ziyâde olup da 
düşmüş, eğer üç günden eksik kesilir ise veyâ dahâ hayz kesileli 
onbeş gün olmamış ise, hayz değildir. Burun kanı gibidir. Nemâzı- 
nı kılması lâzımdır. Ve orucunu dahî tuta. Eri ile yatmadan önce 
gusl lâzım değildir. 

[Büyük İslâm âlimi Muhammed Birgivî “rahmetullahi aleyh”, 
kadınların hayz ve nifâs hâllerini hanefî mezhebine göre bildiren 
(Zuhr-ül-müteehhilîn) isminde çok kıymetli bir kitâb yazmışdır. 
Kitâb arabîdir. Allâme-i Şâmî seyyid Muhammed Emîn ibni Âbi- 
dîn “rahime-hullahü teâlâ”, bu kitâbı genişleterek, (Menhel-ül- 
vâridîn) ismini vermişdir. îmâm-ı Birgivî, 981 [m. 1573] de tâ’ûn- 
dan vefât etdi. Anadoluda, Ödemişin Birgi kasabasmdadır. İbni 
Âbidîn, 1252 [m. 1836] de Şâmda vefât etdi. (Menhel)de diyor ki, 
her müslimân erkeğin ve kadının ilmihâl öğrenmesi farz olduğu¬ 
nu fıkh âlimleri sözbirliği ile bildirdi. Bunun için, kadınların ve 
zevçlerinin hayz ve nifâs bilgilerini öğrenmeleri lâzımdır. Zevçle¬ 
ri, kadınlara öğretmeli, kendileri bilmiyorsa, bilen kadınlardan 
öğrenmesi için izn vermelidir. Zevci izn vermiyen kadının, zev¬ 
cinden iznsiz gidip öğrenmesi lâzımdır. Kadınlara mahsûs olan bu 
bilgi, şimdi unutulmuş, bilen din adamı kalmamış gibidir. Zemâ- 
nın din adamları, hayz, nifâs ve istihâza kanlarını ayıramıyorlar. 
Bunları uzun bildiren kitâbları yokdur. Kitâbı olan da, okumak- 
dan ve anlamakdan âcizdir. Çünki, bu bilgiyi anlamak güçdür. 
Hâlbuki, abdest, nemâz, Kur’ân-ı kerîm, oruç, i’tikâf, hac, bâlig 
olmak, evlenmek, boşanmak, kadının iddet zemânı ve istibrâ ve 
dahâ nice din işleri için, kan bilgilerini öğrenmek lâzımdır. Bu bil¬ 
giyi iyi anlıyabilmek için, ömrümün yarısını hare etdim. Öğren¬ 
diklerimi, din kardeşlerime kısa ve açık olarak anlatmağa çalışa¬ 
cağım: 

(Hayz), sekiz yaşını doldurmuş sıhhatli bir kızın veyâ âdet ze- 
mânı son dakîkasından tam temizlik geçmiş olan kadının önün¬ 
den çıkan ve en az üç gün devâm eden kana denir. Buna (Sahîh 
kan) da denir. Âdet zemânından sonra başlıyan onbeş veyâ dahâ 
ziyâde gün içinde hiç kan görülmezse ve öncesi ve sonrası hayz 
günleri olursa, bu temiz günlere (Sahîh temizlik) denir. Onbeş ve¬ 
yâ dahâ ziyâde temiz günden önce veyâ sonra veyâ iki sahîh te¬ 
mizlik arasında fâsid kan günleri bulunursa, bu günlerin hepsine 
(Hükmî temizlik) veyâ (Fâsid temizlik) denir. Kan görülmiyen on¬ 
beş günden az günlere de (Fâsid temizlik) denir. Sahîh temizliğe 
ve hükmî temizliğe (Tam temizlik) denir. Tam temizlikden önce 
ve sonra görülüp üç gün devâm eden kanlar iki ayrı hayz olurlar. 


- 221 - 




Bey âzdan başka her renge ve bulanık olana hayz kanı denir. 

Bir kız, hayz görmeye başlayınca (bâliga) olur. Ya’nî kadın 
olur. Kan görüldüğü andan, kesildiği güne kadar olan günlerin sa¬ 
yısına (Adet zemânı) denir. Âdet zemânı en çok on gündür. En az 
üç gündür. Şâfi’î ve Hanbelî mezheblerinde, en çoğu onbeş, en azı 
bir gündür. 

Hayz kanının durmadan hep akması lâzım değildir. İlk görülen 
kan kesilip, birkaç gün sonra tekrâr görülürse, aradaki üç günden 
az olan temizlik, sözbirliği ile hep akdi kabûl edilir. Üç gün ve da- 
hâ çok süren temizlik, hayzın onuncu gününden önce biterse, 
imâm-ı Muhammedin “rahime-hullahü teâlâ” imâm-ı a’zam Ebû 
Hanîfeden “rahime-hullahü teâlâ” rivâyet etdiğine göre, on gün 
içinde hep akdi kabûl edilir. İmâm-ı Muhammedin bildirdiği başka 
bir rivâyet de vardır. İmâm-ı Ebû Yûsüfe “rahime-hullahü teâlâ” 
göre ise, onbeşinci günden önce biten bütün temizlik günlerinde 
hep akdi kabûl edilir. Bir kız, bir gün kan, sonra ondört gün temiz¬ 
lik, sonra bir gün kan görse ve bir kadın, bir gün kan, on gün temiz¬ 
lik ve bir gün kan görse, veyâ üç gün kan, beş gün temizlik ve bir 
gün kan görse, imâm-ı Ebû Yûsüfe göre, kızın ilk on günü hayz 
olur. Birinci kadının âdet günü kadarı hayz olup sonraki günlerin 
hepsi istihâza olur. İkinci kadında, dokuz günün hepsi hayz olur. 
İmâm-ı Muhammedin “rahime-hullahü teâlâ” birinci rivâyetine 
göre, yalnız ikinci kadının dokuz günü hayz olur. İmâm-ı Muham¬ 
medin ikinci rivâyetine göre, yalnız ikinci kadının ilk üç günü hayz 
olup, diğerleri hayz olmazlar. Biz, kitâbımızı (Mülteka)dan terce- 
me ederek, aşağıdaki bilgilerin hepsini, imâm-ı Muhammedin bi¬ 
rinci rivâyetine göre yazdık. Bir gün, tam yirmidört sâat demekdir. 
Evlenmemiş (Bâkire) kadınların, yalnız hayz zemânında, evli olan¬ 
ların ise her zemân, fercin ağzına (Kürsüf) denilen bez veyâ pamuk 
koymaları ve buna koku sürmeleri müstehabdır. Kürsüfün hepsini 
fercin içine sokmaları mekrûhdur. Kürsüf üzerinde, aylarca, her- 
gün kan lekesi gören kız, ilk on gün hayzlı, sonra yirmi gün istihâ- 
zalı kabûl edilir. (İstimrâr) denilen bu kan kesilinceye kadar, hep 
böyle devâm eder. Bir kız, üç gün kan görüp, bir gün görmese, son¬ 
ra bir gün görse, iki gün görmese, bir gün dahâ görüp bir gün gör¬ 
mese, yine bir gün görse, bu on günün hepsi hayz olur. Her ay, bir 
gün kan görse, bir gün görmese, böyle on gün birer gün görüp gör¬ 
mese, gördüğü günlerde nemâzı ve orucu terk eder. Ertesi günler¬ 
de gusl abdesti alıp nemâzlarmı kılar [Mesâil-i şerh-i vikâye]. Üç 
günden, ya’nî yetmişiki sâatden, beş dakîka bile az olan ve yeni baş- 
lıyan için on günden çok sürünce, onuncu günden sonra ve yeni 


- 222 - 




olmıyanlarda âdetden çok olup, on günü de aşınca, âdetden son¬ 
raki günlerde gelmiş olan ve hâmile ve âyise [ihtiyâr] kadınlardan 
ve dokuz yaşından küçük kızlardan gelen kanlar, hayz olmaz. Bu¬ 
na (İstihâza) veyâ (Fâsid kan) denir. Kadın ellibeş yaşlarında 
(Âyise) olur. Âdeti beş gün olan, güneşin yarısı doğunca kan gö¬ 
rüp, onbirinci sabâhı güneşin üçde ikisi doğarken kan kesilse, 
ya’nî on günü birkaç dakika aşmış olsa, âdet zemânı olan beş gün¬ 
den sonra gelenler, istihâza olur. Çünki, güneşin doğma zemânı- 
nın altıda biri kadar, on günü ve on geceyi aşmışdır. On gün te- 
mâm olunca gusl edip, âdetden sonraki günlerde kılmadığı ne- 
mâzları kazâ eder. 

İstihâza günlerindeki kadın, idrârmı tutamıyan veyâ devâmlı 
burnu kanayan kimse gibi, özr sâhibi olur. Nemâz kılması ve oruç 
tutması lâzım olur ve kan gelirken dahî vaty câiz olur. 

İmâm-ı Muhammedin bir kavline göre, bir kız, ömründe ilk 
olarak, bir gün kan görse, sonra sekiz gün görmese ve onuncu gün 
yine görse, on günün hepsi hayz olur. Fekat, birgün görse, dokuz 
gün görmese, onbirinci günü yine görse, hiçbiri hayz olmaz. Kan 
görülen iki gün istihâza olur. Çünki, onuncu günden sonra görülen 
kandan önce temizlik günlerinin, hayz sayılmıyacağı yukarıda bil- 
dirilmişdi. Onuncu ve onbirinci günleri kan görürse, aradaki te¬ 
mizlikler de hayz sayılarak, on günü hayz, onbirinci günü istihâza 
olur. 

İstihâza kanı hastalık alâmetidir. Uzun zemân akması, tehlüke- 
li olur. Tabîbe mürâceat etmek lâzım olur. Kardeş kanı (Sangdra- 
gon) denilen kırmızı sakızı top edip sabâh, akşam birer gram su ile 
yutulursa, kanı keser. Günde beş gram alınabilir. Bir kadının hayz 
ve temizlik zemânı çok defa, her ay aynı gün sayısında olur. Bura¬ 
da bir ay demek, bir hayz başından, ikinci hayz başına kadar geçen 
zemân demekdir. Her kadının kendi hayz ve temizlik gün sayıları¬ 
nı ve sâatlerini, ya’nî âdetlerini ezberlemesi lâzımdır. Âdetleri çok 
sene değişmez. Değişirse, yeni âdetlerini, ya’nî yeni hayz ve temiz¬ 
lik günlerini ezberlemelidir. 

Adetin değişmesini (Menhel) kitâbı şöyle bildirmekdedir: 
Kadın bir önceki âdetinin zemânma ve sayısına uygun kan görür¬ 
se, hayzm değişmediği anlaşılır. Uygun olmazsa âdetin değişdiği 
anlaşılır ki, bunun çeşidleri, aşağıda bildirilmişdir. Bir kerre uy¬ 
gun olmayınca, âdet değişdi kabûl edilir. Fetvâ da böyledir. Âde¬ 
ti beş gün olan, sahîh temizlikden sonra altı gün kan görürse, bu 
altı gün yeni hayz olur ve yeni âdeti olur. Temizlik gün sayısı da 
bir defada değişir. Bu değişince, âdetin zemânı değişmiş olur. 
Âdeti beş gün kan ve yirmibeş gün temizlik iken, zemânmda üç 


- 223 - 



gün kan ve yirmibeş gün temizlik olsa yâhud beş gün kan ve yirmi- 
üç gün temizlik olsa, birincisinde kan, İkincisinde temizlik sayısı 
değişmiş olur. Bunun gibi, on günü aşarak fâsid olan kan olursa ve 
bunun sondan üç veyâ dahâ çok günü önceki âdeti olan günlerine 
rastlar ve önceki âdetinin kalan son kısmı yeni sahih temizliğe rast¬ 
larsa, âdeti olan günlere rastlıyan günler, yeni âdeti olur. Âdeti de¬ 
ğişmiş olur. Âdeti beş gün iken temizlik sayısı bitmeden yedi gün 
önce kan başlasa ve onbir gün devâm etse, bu kan, on günü aşdığı 
için, fâsid kandır. Bunun üç günden fazlası, ya’nî dört günü, önce¬ 
ki âdet günleri içinde bulunmakda, önceki âdetin artan bir günü, 
yeni sahih temizlik içinde bulunmakdadır. Âdet zemânı değişme¬ 
miş, sayısı dört olmuşdur. Bu iki sekide âdetin değişmesini dahâ 
açıkhyalım: 

Evvelki sayısından farklı olan sonraki kan günleri, on günden 
fazla olur ve bunun üç veyâ dahâ fazla günü, önceki âdet günleri 
içinde bulunmazsa, âdetin zemânı değişir. Sayısı değişmeyip ilk 
görüldüğü günden başlar. Âdeti beş gün olan kadın, sonraki ayda 
bu beş günde hiç kan görmeyip veyâ başdan üç gününde görme¬ 
yip, sonra onbir gün görse, ilk görülen günden başlıyarak hayzı 
beş gün olup, zemânı değişmiş olur. Üç veyâ dahâ fazla kan gün¬ 
leri, önceki âdet günleri içinde bulunursa, yalnız bu günleri hayz 
olup, kalanı istihâza olur. Âdetinden beş gün önce kan görse, âde¬ 
ti zemânında görmese ve âdetinden sonra bir gün görse, aradaki 
beş temiz gün, imâm-ı Ebû Yûsüfe göre, hayz olup âdeti değiş¬ 
mez. Âdetinin son üç günü ve sonra sekiz gün kan görse, bunun 
ilk üç günü hayz olup, sayısı değişmiş olur. Sonraki kan günleri on 
günü geçmezse ve sonra sahih temizlik olursa hepsi hayz olur. 
Sonraki temizlik fâsid ise, âdeti değişmez. Âdeti beş gün iken, al¬ 
tı gün kan, sonra ondört gün temizlik ve bir gün kan görse, âdeti 
değişmez. Yukarıda bildirilenlerin iyi anlaşılması için, âdeti beş 
gün hayz ve ellibeş gün temizlik olan kadın üzerinde onbir misâl 
verelim: 

1- Bu kadın beş gün hayz ve onbeş gün temizlik ve onbir gün 
kan görürse, âdet kanı ellibeş gün sonra olduğu için, önceki âdeti 
içine kan rastlamaz. Âdetin zemânı değişip, sayısı değişmez. Onbir 
günün ilk beşi de hayz olur. 

2- Beş kan, kırkaltı temizlik ve onbir kan olursa, onbir günün 
son ikisi, önceki âdet zemânı içinde ise de, üçden az olduğundan, 
âdetin sayısı değişmez. Yalnız zemânı değişir. 

3- Beş kan, kırksekiz temizlik, oniki kan olsa, oniki günün ye¬ 
disi temizlik ve beşi âdet içinde olup, hiç değişiklik olmaz. 


- 224 - 






4- Beş kan, ellidört temizlik, bir kan, ondört temizlik, bir kan 
olsa, ortadaki bir kan günü, temizliğin son günü olur. Ondört gün, 
nâkıs temizlik olduğundan, kan günleri olur, bunun başdan beş gü¬ 
nü hayz olur. Âdetin zemânı ve sayısı değişmez. 

5- Beş kan, elliyedi temizlik, üç kan, ondört temizlik, bir kan ol¬ 
sa, üç kan, âdet zemânındadır. Bundan sonraki ondört gün, kan sa¬ 
yılıp onbir günü aşdığı için, âdetin yalnız sayısı değişir. 

6- Beş kan, ellibeş temizlik, dokuz kan olsa, dokuz günden son¬ 
ra sahih temizlik olursa, dokuz gün hayz olur. Yalnız sayı değişir. 
Âdet zemânında da, sonra da üç günden fazla vardır. 

7- Beş kan, elli temizlik, on kan olsa, on gün hayzdır. Temiz¬ 
lik âdeti elli olmuşdur. Kan günleri, âdeti zemânında ve sayısal¬ 
dadır. 

8- Beş kan, ellidört temizlik, sekiz kan olsa, sekiz gün hayz 
olup, üç günden fazlası âdet içindedir. Hayz ve temizlik sayıları bir 
gün değişmişdir. 

9- Beş kan, elli temizlik, yedi kan olsa, yedi gün hayz olup, bun¬ 
dan nisâb mikdârı âdetden önce, üç günden azı âdetin içindedir. 
Hayzın zemânı ve adedi, temizliğin yalnız adedi değişmişdir. 

10- Beş kan, ellisekiz temizlik, üç kan olsa, üç gün yine hayz 
olup, bundan iki gün, âdet günleri içinde, birisi ise sonradır. Hay- 
zın adedi ve zemânı, temizliğin adedi değişmişdir. 

11- Beş kan, altmışdört temizlik, yedi veyâ onbir kan olsa, bi¬ 
rincisinde yedi gün hayz olup, aded ve zemân değişmişdir. İkinci 
hâlde, onbir günün başından beş günü hayz olup, altı günü istihâ- 
za olur. Âdetin yalnız zemânı değişir. Adedi, on günü aşdığı için 
değişmez. Temizlik âdetinin sayısı değişir. 

İmâm-ı Fahruddîn Osmân Zeyla’î “rahime-hullahü teâlâ” 
(T ebyîn-ül-hakâık) kitâbında ve Ahmed Şilbînin “rahime-hullahü 
teâlâ” hâşiyesinde diyor ki, (Âdetinden bir gün önce kan, on gün 
temizlik, bir gün kan görse, imâm-ı Ebû Yûsüfe göre “rahime-hul¬ 
lahü teâlâ”, kan görmediği on gün ile hayz başlayıp âdeti kadar de- 
vâm eder. Yeni hayzın ilk ve son günleri kansız olmakdadır. Çün- 
ki âdetden önce ve on günden sonra kan görülmüş olup, aradaki 
fâsid temizlik kan sayılmakdadır. İmâm-ı Muhammede göre “rahi¬ 
me-hullahü teâlâ”, bunun hiçbir günü hayz olmaz. Âdeti beş gün 
kan ve yirmibeş gün temizlik olan kadın: 

1- Bir gün evvel kanlı, bir gün temiz olsa, sonra kan istimrâr 
etse ve on günü aşsa, Ebû Yûsüfe göre, beş gün âdeti hayz olur. 
Önceki ve sonraki günler istihâza olur. İmâm-ı Muhammede gö- 


- 225 - 


İslâm Ahlâkı - F:15 



re, âdetine rastlıyan üç kanlı gün hayz olur. Bunlar da, âdetinin 
ikinci, üçüncü ve dördüncü günleridir. Çünki, âdetinin birinci gü¬ 
nü kan görmemişdir. Gördüğü günlerin beşinci günü ise, âdetin dı¬ 
şındadır. 


2- Adetinin birinci günü kan görse, sonra bir gün temizlik, son¬ 
ra kan istimrâr ederek on günü aşsa, sözbirliği ile, beş gün âdeti 
hayz olur. Çünki ilk ve son günleri kanlıdır. 

3- Adetinin ilk üç günü kan görse, diğer iki günü temiz olsa, 
sonra istimrâr ederek on günü aşsa, Ebû Yûsüfe göre, âdeti olan 
beş gün hayzdır. İmâm-ı Muhammede göre, âdetinin ilk üç günü 
hayzdır. Çünki, imâm-ı Muhammede göre, hayzın ilk ve son gün¬ 
lerinin kanlı olması lâzımdır). 

(Bahr)de ve (Dürr-ül-müntekâ)da diyor ki, (Kan, âdet zemânı- 
nı aşıp, on günden önce kesilince, kesildikden sonra, onbeş gün 
içinde hiç gelmezse, aşırı geldiği günlerin hayz olacağı sözbirliği ile 
bildirildi. Bu takdirde âdet günü değişmiş olur. Onbeş gün ve gece 
içinde bir kerre kan gelirse, âdetini aşmış olanlar hayz olmaz, isti- 
hâza olur. îstihâza oldukları anlaşılınca, o günlerde kılmadığı ne- 
mâzları kazâ eder). Adetden sonra ve on günden önce kesildiği ne- 
mâz vaktinin sonu yaklaşıncaya kadar beklemesi müstehab olur. 
Sonra gusl edip, o vaktin nemâzmı kılar. Sonra vaty câiz olur. Bek¬ 
lerken, guslü ve nemâzı kaçırırsa, nemâz vakti çıkınca, guslsüz vaty 
câiz olur. 


Kızda ilk olarak ve kadında âdetinden onbeş gün sonra görülen 
kan üç günden önce kesilince, nemâz vaktinin sonu yaklaşıncıya 
kadar bekler. Sonra, gusl etmeden yalnız abdest alıp, o nemâzı kı¬ 
lar ve önce kılm adıklarını kazâ eder. O nemâzı kıldıkdan sonra 
kan yine gelirse, nemâz kılmaz. Yine kesilirse, vakt sonuna doğru 
yalnız abdest alıp, o nemâzı kılar ve kılmadıkları varsa kazâ eder. 
Üç gün temâm oluncıya kadar böyle yapar. Fekat gusl etse bile, 
vaty halâl olmaz. 

Kan gelmesi üç günü geçdi ise, âdetden önce kesilince, âdet ze- 
mânı geçinciye kadar, gusl etse bile, vaty halâl olmaz. Fekat ne¬ 
mâz vakti sonuna kadar kan lekesi görmezse, gusl edip o nemâzı 
kılar. Kılmadıklarını kazâ etmez. Oruç tutar. Kan kesildiği gün¬ 
den sonra, onbeş gün hiç gelmezse, kesildiği gün, yeni âdetinin so¬ 
nu olur. Fekat, kan yine başlarsa, nemâzı bırakır. Tutmuş olduğu 
orucu Ramezândan sonra kazâ eder. Kan durursa yine nemâz 
vaktinin sonuna yakın gusl edip, nemâzmı kılar. Oruç tutar. On 
güne kadar böyle devâm eder. On günden sonra, kan görse de 
tekrâr gusl etmeden kılar ve guslden önce vaty halâl olur. Fekat 


- 226 - 



vatyden önce gusl abdesti almak müstehab olur. Fecr doğmadan 
önce kan kesilse, fecrin doğmasına, yalnız gusl abdesti alıp elbise¬ 
sini giyecek kadar zemân olur da, Allahü ekber diyecek kadar faz¬ 
la zemân kalmazsa, o günün orucunu tutar. Fekat, yatsıyı kazâ et¬ 
mesi lâzım olmaz. Tekbîri söyliyecek kadar da zemân olursa, yat¬ 
sıyı kazâ etmesi de lâzım olur. Iftârdan önce hayz başlarsa, orucu 
bozulur. Ramezândan sonra kazâ eder. Nemâz içinde hayz başlar¬ 
sa, nemâzı bozulur. Temizlenince farz nemâzı kazâ etmez. Nâfile- 
yi kazâ eder. Fecr doğdukdan sonra, uyanınca kürsüfünde kan gör¬ 
se, o anda hayzlı olur. Uyanınca kürsüfünü temiz gören, yatarken 
hayzdan kurtulmuşdur. ikisine de yatsıyı kılmak farzdır. Çünki, 
nemâzın farz olması, vaktinin son dakikasında temiz olmağa bağlı¬ 
dır. Vakt nemâzmı kılmadan önce hayz gören, bu nemâzı kazâ et¬ 
mez. 

İki hayz arasında (Tam temizlik) bulunması lâzımdır. Bu tam 
temizlik, (Sahîh temizlik) ise, önceki ve sonraki kanların başka iki 
hayz olacakları, sözbirliği ile bildirildi. On günlük hayz müddeti 
içinde, kan görülen günler arasında bulunan temizlik günleri hayz 
kabûl edilmekde, on günden sonraki istihâzalı günler ise, temiz 
kabûl edilmekdedir. Bir kız üç gün kan görüp, sonra onbeş gün 
kesilse, sonra bir gün kan, sonra bir gün temizlik, sonra üç gün 
kan görse, kan görülen ilk ve son üç günler, iki ayrı hayz olurlar. 
Çünki, âdeti üç gün olacağından, ikinci hayz, aradaki bir günlük 
kandan başlıyamaz. Bu bir gün, önündeki tam temizliği fâsid ya¬ 
par. Molla Husrev “rahime-hullahü teâlâ”, (Gurer)inin şerhinde 
diyor ki, (Bir kız, bir gün kan, ondört gün temizlik, bir gün kan, 
sekiz gün temizlik, bir gün kan, yedi gün temizlik, iki gün kan, üç 
gün temizlik, bir gün kan, üç gün temizlik, bir gün kan, iki gün te¬ 
mizlik, bir gün kan görse, imâm-ı Muhammede göre “rahime-hul¬ 
lahü teâlâ”, bu kırkbeş günden yalnız, ondört günden sonra olan, 
on gün hayz olup, diğerleri istihâza olur). Çünki, bu on günden 
sonra tam temizlik olmadığı için, yeni hayz başlamaz. Sonraki te¬ 
miz günler, hayz zemânında olmadıkları için, hep akdi kabûl edil¬ 
mez. (İmâm-ı Ebû Yûsüfe göre “rahime-hullahü teâlâ” ise, ilk on 
gün ve iki tarafı temizlik olan dördüncü on gün hayz olurlar). 
Çünki, sonraki fâsid temizlik günleri, imâm-ı Ebû Yûsüfe göre, 
hep akdi kabûl edilir. Aşağıdaki birinci maddeye göre, on gün 
hayzdan sonra, yirmi gün temizlik, sonra on gün [dördüncü on 
gün] hayz olur. 

Onbeş gün içinde hiç temiz gün olmadan, kan (İstimrâr) eder¬ 
se, âdetine göre hesâb olunur. Ya’nî, âdetinden sonra başlıyarak 
bir evvelki ay içindeki temizlik günü kadar temizlik ve sonra 


- 227 - 




âdeti kadar hayz kabûl edilir. 

îstimrâr kızda olursa (Menhel-ül-vâridîn) risâlesinde, bunun 
dört dürtü olduğu bildirilmekdedir: 

1- Görülen kan istimrâr ederse, ilk on gün hayz, sonra yirmi 
gün temiz kabûl edilir. 

2- Kız, sahîh kan ve sahîh temizlik gördükden sonra istimrâr 
ederse, bu kız, âdeti belli olan kadın olur. Meselâ beş gün kan gör¬ 
se, sonra kırk gün temiz olsa, istimrâr başından beş gün hayz, son¬ 
ra kırk gün temiz kabûl edilir. Kan kesilinceye kadar böyle devâm 
eder. 

3- Fâsid kan ve fâsid temizlik görürse, ikisi de âdet kabûl edil¬ 
mez. Temizlik, onbeş günden az olduğu için fâsid ise, ilk görülen 
kan istimrâr etmiş gibi kabûl edilir. Onbir gün kan ve ondört gün 
temiz olsa, sonra istimrâr etse, birinci kan, on günü aşdığı için fâ- 
siddir. Onbirinci ve istimrârın ilk beş kan günleri temizlik günleri 
olup, bu beşinci günden sonra, on gün hayz, yirmi gün temizlik ol¬ 
mak üzere devâm eder. Temizlik tam olup, kanlı gün karışdığı için 
fâsid ise, böyle fâsid temizlik ile kan günleri toplamı otuzu geçmez¬ 
se, yine ilk kan istimrâr etmiş gibi kabûl edilir. Onbir gün kan ve 
onbeş gün temizlikden sonra istimrâr etmesi böyledir. Onaltı gü¬ 
nün ilk günü kanlı olduğu için, fâsid temizlikdir. istimrârın ilk dört 
günleri temizlik olur. Toplamları otuzu aşar ise, ilk on gün hayz 
olup, sonra istimrâra kadar olan günlerin hepsi temiz kabûl edilip, 
istimrârdan sonra on gün hayz, yirmi gün temiz olarak devâm eder. 
Onbir gün kan, sonra yirmi gün temizlikden sonra istimrâr etmek 
böyledir. 

4- Sahîh kan ve fâsid temizlik görürse, sahîh kan günleri âdet 
olur. Sonra otuz güne kadar temizlik kabûl edilir. Meselâ, beş gün 
kan ve ondört gün temizlikden sonra istimrâr etse, ilk beş gün 
kan ve bundan sonra yirmibeş gün temiz olur. Bu yirmibeş günü 
temâmlamak için, istimrârın ilk onbir günü temiz kabûl edilir. 
Bundan sonra, beş günü hayz, yirmibeş günü temiz olarak devâm 
edilir. Bunun gibi, üç gün kan, onbeş gün temizlik, bir gün kan ve 
sonra onbeş gün temizlikden sonra istimrâr etse, ilk üç gün sahîh 
kan ve sonra istimrâra kadar olan günlerin hepsi fâsid temizlik 
olup, üç gün hayz, sonra otuzbir gün temiz olur. İstimrâr zemâ- 
nında ise; üç gün hayz, sonra yirmiyedi gün temiz olarak devâm 
eder. İkinci temizlik ondört gün olsaydı, imâm-ı Ebû Yûsüfe gö¬ 
re hep akdi kabûl edileceğinden, bunun ilk iki günü de hayz, son¬ 
ra onbeş gün temizlik olmak üzere devâm edilir. Çünki ilk üç gün 
kan ve onbeş gün temizlik sahîh olduklarından âdet kabûl olu¬ 
nurlar. 


- 228 - 



A _ 

Adet zemânını unutan kadına (Muhayyire) veyâ (Dâlle) de¬ 
nir. 

(Nifâs), lohusa demekdir. Elleri, ayakları, başı belli olan dü- 
şükde gelen kan da nifâsdır. Nifâs zemânının azı yokdur. Kan ke¬ 
sildiği zemân, gusl edip nemâza başlar. Fekat, âdeti kadar gün geç¬ 
meden, cimâ’ edemez. En çok zemânı kırk gündür. Kırk gün te- 
mâm olunca, kan kesilmese de, gusl edip, nemâza başlar. Kırk 
günden sonra gelen kan, istihâza olur. Birinci çocuğunda, yirmi- 
beş günde temizlenen kadının âdeti, yirmibeş gün olur. Bu kadı¬ 
nın ikinci çocuğunda kan, kırkbeş gün gelse, nifâsı yirmibeş gün 
sayılıp, yirmi günü istihâza olur. Yirmi günlük nemâzlarmı kazâ 
eder. O hâlde nifâs gününü de ezberlemek lâzımdır. İkinci çocuk- 
da kan, kırk günden önce, meselâ otuzbeş günde kesilirse, bunun 
hepsi nifâs olur ve âdeti yirmibeş günden, otuzbeş güne değişmiş 
olur. 

Ramezânda, sahûrdan [ya’nî fecrden] sonra, hayzdan veyâ ni- 
fâsdan kesilen o gün yimez, içmez. Fekat, o günü kazâ eder. Hayz 
ve nifâs sahûrdan sonra başlarsa ikindiden sonra da olsa, o gün yi¬ 
yip, içer. 

Hayz ve nifâs günlerinde nemâz, oruç, câmi’ içine girmek, 
Kur’ân-ı kerîmi okumak ve tutmak, tavâf, cimâ’, dört mezhebde de 
harâm olur. Oruçları kazâ eder. Nemâzları kazâ etmez. Nemâzları 
afv olur. Her nemâz vaktinde abdest alıp, seccâdesi üzerinde, o ne- 
mâzı kılacak kadar zemân oturup zikr, tesbîh ederse, en iyi kılmış 
olduğu bir nemâzın sevâbım kazanır. 

(Cevhere) kitâbında buyuruyor ki, (Kadının, hayz başladığını 
kocasına bildirmesi lâzımdır. Kocası sorunca bildirmezse, büyük 
günâh olur. Temiz iken, hayz başladı demesi de, büyük günâhdır. 
Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, (Hayzın başladığını 
ve bitdiğini kocasından saklayan kadın mel’ûndur) buyurdu. Hayz 
hâlinde de, temiz iken de kadına dübüründen yaklaşmak harâm- 
dır. Büyük günâhdır). Zevcesine böyle yapan, mel’ûndur. Puştluk, 
ya’nî oğlan kirletmek dahâ büyük günâhdır. Buna (Livâta) denir. 
Enbiyâ sûresinde livâtaya (Habîs işdir) buyuruyor. Kâdî-zâdenin, 
(Birgivî) şerhinde, Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” 
(Lût kavmi gibi livâta yapanları, suç üstü yakalarsanız, ikisini de 
öldürünüz!) buyurdu. Ba’zı âlimler, ikisini de yakmalıdır dedi. Li¬ 
vâta yapınca, ikisi de cünüb olur. İhtikan yapınca, cünüb olmaz ise 
de, orucu bozulur (Feyziyye).] 

Vakt içinde, nemâz kılmadan evvel, kadın hayzını görse, o vak¬ 
tin nemâzmı kaza etmek lâzım değildir. [(Se’âdet-i Ebediyye) kitâ- 
bında gusl bahsini okuyunuz!] 


- 229 - 





ABDEST BAHSİ 

Abdestin farzları hanefîde dört, mâlikîde yedi, şâfi’îde ve han- 
belîde altıdır. Hanefîde: 

1- Yüzünü yıkamak. 

2- Kolları dirsekleri ile birlikde yıkamak. 

3- Başının dört bölükden bir bölümüne mesh etmek. 

4- Ayaklarını topuk kemikleri ile birlikde yıkamak. 

Ve dahî, abdest dört nev’dir: Biri farz, biri vâcib, biri sünnet, bi¬ 
ri mendûbdur. 

Farz olanı, dört dür: Mushaf-ı şerîfi tutabilmek için ve beş vakt 
nemâz kılm ak için ve cenâze nemâzı kılm ak için ve tilâvet secdesi 
etmek için abdest almak. 

Vâcib olanı: Ziyâret tavâfı etmek için abdest almak. 

Sünnet olan: Ezberden Kur’ân okumak için ve kabristân ziyâ- 
reti için ve guslden evvel abdest almak. 

Mendûb olanı, uykuya yatdıkda ve uykudan kalkdıkda, yalan 
ve gîbet söyledikde ve şehveti tahrik edici çalgı dinledikde bu şey¬ 
lere tevbe ve istigfâr edip, abdest almak mendûbdur. 

Ve dahî, ilm meclisine giderken abdestli gitmek ve abdest al- 
dıkdan sonra, abdestsiz câiz olmayan bir işi işlediyse [Meselâ ne¬ 
mâz kıldıysa] abdestli iken, tekrâr abdest almak mendûbdur. Eğer 
işlemediyse, abdestli iken abdest almak mekrûhdur. 

SULARA DÂİR 

Sular dört nev’dir: Mâ-i mutlak, mâ-i mukayyed, mâ-i meşkûk, 
mâ-i müsta’mel. 

1- Mâ-i mutlak, yağmur suyu, deniz suyu, akar pınar suyu ve 
kuyu suyu. Bu sular, murdar olanı pâk eder. Ne işlesen olur. 

2- Mâ-i mukayyed, kavun suyu, karpuz suyu, asma suyu, çiçek 
suyu ve bunların benzerleri. 

Bu sular, murdarı pâk eder, ammâ abdest ve gusl için kullanıl¬ 
maz. 

3- Mâ-i meşkûk, himârın ve anası himâr olan katırın içdiği su¬ 
yun artığına derler. 

Bu su ile, hem abdest ve hem gusl câiz olur. Her hangisini ev¬ 
vel ederse, eder, muhayyerdir. 

4- Mâ-i müsta’mel, yere düşen midir, yoksa bedenden ayrılan 
mıdır? Bunda ihtilâf vardır. Esah olanı bedenden ayrılandır. Ve 
bunda dahî, üç kavi vardır. îmâm-ı a’zama göre “rahime-hullahü 


- 230 - 




teâlâ” necâset-i galîzadır. İmâm-ı Ebû Yûsüfe göre “rahime-hulla- 
hü teâlâ”, necâset-i hafifedir. İmâm-ı Muhammede göre “rahime- 
hullahü teâlâ”, pâkdır. Esah olan da budur. 

Abdestin vücûbünün şartı dokuzdur: 

1- Müslimân ola. 

2- Bâliğ ola. 

3- Aklı ola. 

4- Abdestsiz ola. 

5- Abdest suyu pâk ola. 

6- Abdest almağa kudreti ola. 

7- Hayzlı olmaya. 

8- Nifâs üzere olmaya. 

9- Her nemâzın vakti -içinde- ola. [Bu dokuzuncu, özr sâhibine 
göredir.] 

ABDESTİN SÜNNETLERİ: Yirmibeş kadar beyân olunur. 

1- E’ûzü okumak. 

2- Besmele okumak. 

3- Ellerini yıkamak. 

4- Parmakların arasını hilâllamak. 

5- Ağzına su vermek. 

6- Burnuna su vermek. 

7- Niyyet etmek. Hanefîde yüzü yıkarken niyyet etmek farz de¬ 
ğildir, sünnetdir. Şâfi’îde farzdır. Mâlikîde elleri yıkarken farzdır. 

8- Kıbleye dönmek. 

9- Sakalını hilâllamak, [eğer sık ise]. 

10- Sakalını mesh etmek. 

11- Sağ yanından başlamak. 

12- Sol elinin küçük parmağı ile, sağ ayağının küçük parmağı¬ 
nın altından başlıyarak, sırayla parmaklarının arasını hilâllamak. 

13- Başına -kaplıyarak- mesh etmek. 

14- Başından artan su ile, kulaklarına ve boynuna mesh etmek. 

15- Tertibe riâyet etmek. 

16- Arasını kesmeyip, birbirine ulaşdırmak. 

17- Başına mesh verdiği vakt, önünden başlamak. 

18- Misvâk kullanmak. 

19- Gözünün kenârına ve kaşına suyu ulaşdırmak. 

20- Delk, yıkanan yerleri oğmak. 


- 231 - 




21- Abdestini yüksecik bir yerde durarak almak. 

22- Abdest a’zalarını üç kerre yıkamak. 

23- Abdest aldıkdan sonra ibriği doldurmak. 

24- Abdest alırken, dünyâ kelâmı söylememek. 

25- Dâimâ bu niyyet üzerine olmak. 

MİSVÂK KULLANMA BAHSİ 

Ve dahî, misvâk kullanmanın onbeş fâidesi vardır. Bunlar, (Si- 
râcül-vehhâc)dan alınarak, aşağıda bildirilmişdir. 

1- Ölürken, şehâdet kelimesini söylemeğe sebeb olur. 

2- Dişlerin etlerini pekişdirir. 

3- Balgamı giderir. 

4- Safrayı keser. 

5- Ağız ağrısını giderir. 

6- Ağız kokusunu giderir. 

7- Allahü teâlâ ondan râzı olur. 

8- Baş damarlarını kuvvetlendirir. 

9- Şeytân gamlanır. 

10- Gözleri nûrlanır. 

11- Hayrı ve hasenâtı çok olur. 

12- Sünnet ile amel etmiş olur. 

13- Ağzı pâk olur. 

14- Fasîh-ul-lisân olur. 

15- Misvâklı kılınan iki rek’at nemâzın sevâbı, misvâksız olarak 
kılınan yetmiş rek’at nemâzın sevâbından dahâ çok olur. 

ABDESTİN MÜSTEHABLARI: Altısı şunlardır: 

1- Kalble yapılan niyyeti dil ile söylememek. 

2- Kulağından artan su ile boynuna mesh etmek. 

3- Ayaklarını kıbleye karşı yıkamamak. 

4- Mümkin olursa, abdestden artan suyu, kıbleye karşı ayak 
üzere içmek. 

5- Abdestden sonra şalvarına biraz su serpmek. 

6- Pâk ve temiz bir peşkirle silinmek. 

İbni Âbidîn abdesti bozanlarda diyor ki, (Kendi mezhebinde 
mekrûh olmıyan birşey, başka mezhebde farz ise, bunu yapmak 
müstehabdır). îmâm-ı Rabbânî, 286. cı mektûbda diyor ki, (Mâli¬ 
ki mezhebinde, abdest a’zâsım uğmak farz olduğu için, muhak¬ 
kak uğmalıyız). İbni Âbidîn, ric’î talâkı anlatırken diyor ki, (Ha- 


- 232 - 



nefî mezhebinde olanın, mâlikî mezhebini taklîd etmesi evlâdır. 
Çünki, imâm-ı Mâlik, İmâm-ı a’zamın talebesi gibidir. Bir mes’ele- 
de, hanefî mezhebinde, bir kavi bulunmadığı zemân, hanefî âlim¬ 
leri, mâlikî mezhebine göre fetvâ vermişlerdir. Mezhebler içinde, 
hanefîye en yakın olanı, mâlikî mezhebidir.) 

ABDESTİN MEKRÛHLARI: Onsekizi şunlardır: 

1- Yüzüne -suyu- pek vurmak. 

2- Abdest aldığı suya üflemek. 

3- Üçden eksik yıkamak. 

4- Üçden ziyâde yıkamak. 

5- Abdest aldığı suya tükürmek. 

6- Suyun içine sümkürmek. 

7- Gargara yaparken buğazına su kaçırmak. 

8- Arkasını kıbleye dönmek. 

9- Gözünü yummak. 

10- Gözünü pek açmak. 

11- Soldan başlamak. 

12- Sağ eliyle sümkürmek. 

13- Sol eliyle ağzına su vermek. 

14- Sol eli ile burnuna su vermek. 

15- Ayağını yere vurmak. 

16- Güneşde ısınmış su ile abdest almak. 

17- Mâ-i müsta’melden sakınmamak. 

18- Dünyâ kelâmı söylemek. 

ABDESTİ BOZAN ŞEYLER: Bu makamda yirmidört kadar 
beyân olunur: 

1- Ardından çıkanlar. 

2- Önünden çıkanlar. 

3- Kurd ve ufak taş gibiler önden veyâ arkadan çıksa. 

4- İhtikan etdirmek. 

5- Kadınlar, doğum yerine akıtdığı ilâç, geri gelse. 

6- Bir kimse, kulağına akıtdığı ilâç, ağzından çıksa bozar. [Ku¬ 
lağından veyâ burnundan çıksa bozmaz (Hindiyye).] 

7- Bir adam, bevl yoluna tıkadığı pamuk, ıslanıp düşmüş olsa, 
[Pamuğun bir kısmı dışarda kalıp dış kısmı kuru ise, düşmedikçe 
bozmaz.] 

8- Pamuk düşse ve dışarda kalan kısmı ıslanmış olsa. 

9- Ağız dolusu kusmak. Balgam kusmak, çok olsa da, bozmaz. 


- 233 - 





Uyuyan kimsenin ağzından gelen su, sarı da olsa temizdir. 

10- Hastalık sebebi ile, gözünden yaş akmak bozar. Ağlamakla, 
soğan gibi şeylerin te’sîri ile akınca bozmaz. 

11- Burnundan gelen kan, cerâhat, sarı su, delikden dışarı çık¬ 
masa da bozar. Sümük necs değildir. Bozmaz. 

12- Tükürdüğü tükrükde görülen kan fazla olursa. 

13- Bir şeyi ısırdığında, ısırdığı yerde kan olursa ve kan, ağzına, 
dişine bulaşmış ise, abdesti bozulur. Bulaşmadı ise, bozulmaz. 

14- Bir yerinde, kan çıkmış ve az da olsa dağılmış görmek, ha- 
nefîde bozar. Mâlikîde ve şâfi’îde bozmaz. 

15- Çıplak hayvân üzerinde, dalgın uyuyup, yokuş aşağı inse. 

16- Abdest aldım mı, almadım mı diye şek edip, zann-ı gâlibi, 
abdestsizlikde olsa. 

17- Erler, avreti ile çıplak iken kucaklaşsa. 

18- Abdest a’zalarından birini yıkamağı unutmuş, hangisini bi¬ 
lememiş olsa. 

19- Bir yerinde bulunan kabarcıkdan, kendiliğinden veyâ sıkın¬ 
ca cerâhat, kan ve sarı su dışarı çıksa. 

20- Bir yerinde yarası var imiş, orta yerine sarı su, kan, cerâhat 
gibi necs sıvı birikmiş, sağlam yerine veyâ üstündeki pamuğa, sar¬ 
gıya bulaşmışsa bozulur. Yaradan, çıbandan çıkan renksiz su ab¬ 
desti bozmaz denildi. Uyuz, çiçek [ve ekzemajlı olanların bu kavle 
uymaları câiz olur. 

21- Bir yere dayanmış uyumuş, dayandığı şey alınsa, düşecek 
gibi olursa. 

22- Rükû’ ve sücûdü olan nemâzlarda, kendi ve yanındaki işite¬ 
cek kadar gülmek. Eğer yalnız kendi işitecek kadar gülerse, yalnız 
nemâzı fâsid olur, abdesti bozulmaz. 

23- Sar’ası tutsa, yâhud bayılsa. 

24- Kulakdan, cerâhat, sarı su, kan gelse ve guslde yıkaması l⬠
zım gelen yere dek inerse. 

Hamamda yıkanmağıı, Avrupalı bizden öğrendi. 

Bundan önce, pis kokudan, evlerine girilemezdi. 

Temizliği dünyâya müslimânlar yaydı. 

İnsanları, böylece, büyük düşmandan kurtardı. 


- 234 - 




ABDEST DÜÂLARI 


Abdest almağa başlarken, (Bismillâhil-azîm velhamdü lil-lahi 
alâ dînil-islâmi ye alâ tevfîkd-îmâni elhamdü lillahillezî ce’alel- 
mâe tahûren ye ce’alel-islâme nûren) denir. 

Ağzına su verdikde, (Allahümmeskınî min haydi nebiyyike 
ke’sen lâ azmeü ba’dehü ebeden). 

Burnuna su verdikde, (Allahümme erihnî râyihatel-Cenneti 
verzuknî min naîmihâ velâ türihnî râyihaten-nâri). 

Yüzünü yıkadıkda, (Allahümme beyyıd vechî binûrike yevme 
tebyaddu vücûhü evliyâike velâ tüsevvid vechî bizünûbî yevme tes- 
veddü vücûhü a’dâike). 

Sağ kolunu yıkadıkda, (Allahümme a’tınî kitâbî bi-yemîni ve 
hâsibnî hisâben yesîren). 

Sol kolunu yıkadıkda, (Allahümme lâ tü’tınî kitâbî bişimâlî ve¬ 
lâ min verâî zahrî velâ tuhâsibnî hisâben şedîden). 

Başını mesh etdikde, (Allahümme harrim şa’rî ve beşerî alen- 
nâri ve ezdlenî tahte zdli Arşıke yevme lâ zdle illâ zdlüke). 

Kulaklarına mesh verdikde, (Allahümme-c’alnî minelle-zîne 
yestemi’ûnel-kavle fe-yettebi’ûne ahseneh). 

Boynuna mesh verdikde, (Allahümme a’tik rekabetî minennâ- 
ri vahfaz mines-selâsili vel-ağlâl). 

Sağ ayağını yıkadıkda, (Allahümme sebbit kademeyye alessırâ- 
tı yevme tezillü fîlıil-akdanı). 

Sol ayağını yıkadıkda, (Allahümme lâ tatrud kademeyye ales- 
sırâti yevme tatrudü küllü akdâmi a’dâike. Allahümmec’al sa’yî 
meşkûren ve zenbî magfûren ve amelî makbûlen ve ticâretî len’te- 
bûre). 


Abdesti tekmil oldukdan sonra, (Allahümmec’alnî minettev- 


vâbîne vec’alnî minel-mütetahhirîne vec’alnî min ibâdikes-sâli 


hîne vec’alnî minellezîne lâ havfün aleyhim velâ hüm yahze- 
nûn). 


Ba’dehü semâya bakarak, (Sübhânekellahümme ve bihamdike 
eşhedü en lâ ilâhe illâ ente vahdeke lâ şerîke leke ve enne Muham- 
meden abdüke ve resûlüke) okuya. 


Bundan sonra, bir veyâ iki, yâhud üc defa, evvelinde (Besme¬ 
le) okumak üzere (İnnâ enzelnâ) sûresini okuya. 


Ve dahî, ehl ve iyâline ve çocuklarına lâzım olan din bilgileri¬ 
ni öğrene ve öğrete ki, kıyâmetde, avretler erlerinden süâl olu¬ 
nurlar. 


- 235 - 




TEYEMMÜM BABI 

Hanefi mezhebinde, teyemmüm, vakt girmeden de sahîh olur. 
Diğer üç mezhebde olmaz. Teyemmümün farzları üçdür: Abdest 
almak için lâzım olan teyemmüm ile, gusl etmek için lâzım olan te¬ 
yemmüm birbirinin aynıdır. Yalnız niyyetleri farklıdır. Bunun için, 
bu iki teyemmümden birisi diğeri yerine kullanılamaz. 

1- Niyyet etmek olup, bu şartdır. 

2- Ellerini pâk toprağa vurup, yüzüne kaplıyarak mesh etmek. 

3- Ellerini bir dahâ toprağa vurup, önce sol eliyle sağ kolunun 
ve sonra, sağ eliyle sol kolunun her tarafını mesh etmek, bunlar da¬ 
hî, rükndür. 

Teyemmümün farz olduğuna delîl, Nisâ sûresinin kırküçüncü 
ve Mâide sûresinin altıncı âyet-i kerîmeleridir. Mâlikîde ve şâfi’îde 
teyemmüm, nemâz vaktinden evvel câiz değildir ve bir teyemmüm 
ile birden fazla farz kılınamaz. 

Altı şeyle teyemmüm yapmak câiz değildir. Meğer, o şeylerin 
üstlerinde toprak tozu buluna. O şeyler şunlardır: Demir, bakır, 
tunç, kalay, altın, gümüş ve bütün ma’denler. Sıcakda eriyen bu 
metallerden ve sıcakda yumuşayan camdan ve üzeri sırlanmış por¬ 
selenden ma’da her şeyle, teyemmüm câizdir. Lâkin, toprak cinsin¬ 
den olmak şartdır. 

Bir toprağa bevl edilmiş, sonra kurumuş olsa, orada nemâz kı¬ 
lınır. Ammâ o yerden teyemmüm olunmaz. 

Teyemmüm yapabilmek için, suyu aramak ve arayıp bulama¬ 
mak ve bir müslimân ve âdil kimseye sormak ve o âdil dahî, sâlih 
olmak şartındandır. 

Teyemmümün şartları beşdir: 

1- Niyyet etmek. 2- Mesh etmek. 3- Teyemmüm etdiği şey, top¬ 
rak cinsinden olmak. Toprak cinsinden olmazsa, üzerinde toprak 
tozu bulunmak lâzımdır. 4- Kullandığı yer cinsi şeyin veyâ tozun, 
pâk olması lâzımdır. 5- Suyun isti’mâline, hakîkaten veyâ hükmen 
kudreti olmamak. [Hastalıkdan sonra, kollardaki ve ayaklardaki 
hâlsizlik de özrdür. îhtiyârlardaki hâlsizlik de böyledir. Bunlar, ne- 
mâzlarım oturarak kılar.] 

Ve dahî, teyemmümün sünnetleri yedidir: 

1- Besmele okumak. 2- Ellerini pâk toprağa vurmak. 3- Elleri¬ 
ni, vurduğu şey üzerinde, bir kerre ileriye ve geriye çekmek. 4- 
Parmaklarım açmak. 5- İki elini birbirlerine çarparak silkmek. 6- 
Evvelâ yüzüne mesh etmek. 7- Kolların dirsekleri ile berâber her 
yerini mesh etmek. 


- 236 - 



Su aramanın şartı dörtdür: 

1- Bulunduğu mahal ma’mûrluk ola. 

2- Suyun bulunduğu haber verilse. 

3- Suyun bulunduğuna, zann-ı gâlibi var ise. 

4- Korkulacak mahal değil ise. 

Bir kimse suyu bulsa, ammâ suyun bulunduğu mahal, bir mil¬ 
den ziyâde ise, teyemmüm câizdir. Bir mîlden eksik ise ve vakt 
geçmiyecek ise, teyemmüm etmek câiz değildir. [Bir mîl, dört- 
bin zrâ’, ya’nî Hanefî mezhebinde 0,48 x 4000 = 1920 metre yol¬ 
dur.] 

Ve eğer, bir kimse suyu arasa ve bulamayınca teyemmüm edip 
nemâzı kıldıkdan sonra, suyu görse, nemâzmı iâde eder mi, veyâ 
etmez mi? Bu, ihtilâflıdır. Esah olan, kılmış olduğu nemâzı iâde et¬ 
mez. 

Bir kimse, ıslansa, ammâ abdest alacak su bulamasa ve te¬ 
yemmüm edecek yer dahî bulamasa, bir parça çamuru kurutup, 
onunla teyemmüm eder. Birkaç kimse teyemmüm etmiş olsa, 
bunlardan yalnız birisi suyu görse, hepsinin teyemmümü bozu¬ 
lur. 

Ve dahî, bir kimse bir mikdâr su getirse, içinizden biriniz abdest 
alsın dese, cümlesinin teyemmümü fâsid olur. Ammâ cümleniz ab¬ 
dest alınız dese, hâlbuki getirilen su, yalnız bir kişiye kifâyet etse, 
hepsinin dahî, teyemmümü sahîh olur. 

Bir kimse cünüb olsa, bir yerde su bulamayıp, ancak câmi’de 
bulsa, gusl için, teyemmüm eder ve sonra suyu almak için câmi’e 
girer. Ammâ câmi’e girdiğinde, su bulamazsa, nemâz için, başka 
teyemmüm lâzım gelir. 

Bir kimse, câmi’ içinde otururken, ihtilâm olsa, teyemmüm 
eder ve sonra câmi’den çıkar. 

Bir kimsenin elleri kesik olsa, teyemmüm edebilir. Lâkin, o 
kimsenin istincâ edecek kimsesi var ise, ondan istincâ sâkıt olmaz. 
Eğer yok ise sâkıt olur. 

Ve eğer, hem elleri ve hem ayakları kesik olsa, Tarafeyne göre, 
nemâzı sâkıt olur. îmâm-ı Ebû Yûsüfe göre, nemâzmı kılması l⬠
zımdır. 

Ve dahî, Cum’a nemâzında teyemmüm câiz değildir. Ya’nî, ab¬ 
dest almak için vakt az olup, Cum’a fevt olur diye, acele teyem¬ 
müm etse, câiz değildir. [Cum’a nemâzının bedeli öğle nemâzı ol¬ 
duğundan ötürü.] Nebîz denilen hurma suyu ile abdest almak câiz 
olmadığı (Dürr-ül-muhtâr)da yazılıdır. 

Bir kimse, yolda ihtilâm olsa, teyemmüm eder, sabâh nemâzı- 
nı kılar. Ve öğleye dek gider. İkindinin vakti yaklaşıp, öğlenin 


- 237 - 




vakti çıkacak zemânda, teyemmüm ederek öğleyi kılar. Bu kim¬ 
se, ikindiden sonra su bulsa, sabâh ve öğle nemâzlarmı iâde eder 
mi? Bunda, ulemâ ihtilâf etdiler. Bir kavide, iâde eder, diğer kav¬ 
le göre iâde etmez. Bu mesele sâhib-i tertibe göre olmak muhte¬ 
meldir. 

Bir kimsenin merkebinde su olsa, merkebini gayb etse, teyem¬ 
müm eder ve nemâzmı kılar. Nemâzım kılarken, merkebin sesini 
işitse, abdesti bozulur. 

Bir kimse binekli olsa, inerse yoldaşları onu beklemese, atının 
üzerinde iken teyemmüm eder ve îmâ ile nemâzım kılar. 

Yol korkulu veyâ hava soğuk olur ve gusl ederse, hasta olması 
muhtemel bulunursa, teyemmüm ile nemâzım kılar. 

Yola gidenin heybesinde bir kiremit veyâ bir tuğla bulundur¬ 
ması lâzımdır. Zîrâ, teyemmüm edecek olsa, ortalık yaş ise o ze- 
mân tuğla ile teyemmüm eder. Nemâzım kılar. 

Bir kimse bayram nemâzına dursa, abdesti bozulsa, eğer tekrâr 
abdest alırsa bayram nemâzına yetişemiyeceğini bilse, yâhud fazla 
izdiham olmak korkusu olunca, teyemmüm eder, nemâza durur. 
Bu kavi, îmâm-ı a’zama göredir. îmâmeyn kavline göre ise, abdest 
alır. 

[(Merâk-ıl-felâh)ın Tahtâvî hâşiyesinde diyor ki, (Hastalık, te¬ 
yemmüm etmek için özrdür. Sağlam kimsenin, abdest alırsa, has¬ 
ta olacağından korkması özr olmaz. Sağlam kimse oruç tutunca, 
hasta olacağından korkarsa, kazâya bırakması câiz olur diyen 
âlimler, hasta olmakdan korkanın teyemmüm etmesi câiz olur 
dediler. Hastalık dört cesiddir: Su zarar verir. Hareket etmek za- 
rar verir. Kendisi suyu kullanamaz. Teyemmüm de edemez. Za¬ 
rar vermek, kendinin çok zan etmesi ile veyâ müslimân, âdil ve 
mütehassıs bir doktorun haber vermesi ile anlaşılır. Âdil bulun- 
mazsa, fışkı zâhir olmıyan tabibin sözü de kabûl edilir. Kendisi 
suyu kullanamayan, abdest aldıracak kimse bulamazsa teyem¬ 
müm eder. Çocuğu ve hizmetçisi veyâ hâtır için abdest aldıracak 
kimsesi varsa, bunlar abdest aldırır. Bunlar yoksa, teyemmüm 
eder. İmâm-ı a’zama göre ücretli adam tutması lâzım değildir. Te¬ 
yemmüm de yapamıyan nemâzı kazâya bırakır. Zevç ve zevce bir¬ 
birlerinin abdest ve nemâzlarına yardım etmeğe mecbûr değil ise¬ 
ler de, zevcesinden yardım istemesi lâzımdır. Şehr, köy hâricinde 
olup sıcak su bulamayan kimse, soğuk su ile gusl ederse, hasta 
olacağından korkunca teyemmüm eder. Şehr içinde de böyle ol¬ 
duğuna fetvâ verildi. Abdest ve gusl a’zâsınm yarıdan fazlası yara 
ise, teyemmüm eder. Yarısı yara ise, sağlam yerleri yıkar. Yara- 


- 238 - 



ları mesh eder, yaraya mesh zarar verirse, sargı üzerine mesh 
eder. Bu da zarar verirse, hiç mesh etmez. Başında hastalık olup, 
mesh zarar verirse, mesh sâkıt olur. İki elinin ve iki ayağının yı¬ 
kaması farz olan yerleri kesik olanın yüzü de yara ise, teyemmüm 
edemeyeceğinden abdestsiz kılar ve i’âde etmez. Yüzü sağlam 
ise, yüzünü yıkatır. Yardımcısı yoksa, yüzünü toprağa sürer. Sağ¬ 
lam kimsenin bir eli nüzüllü, yaralı, kesik, çolak ise, diğer eli ile 
abdest alır. İki eli de böyle ise, elini, yüzünü toprağa sürer. Yara¬ 
nın, çıbanın, kırığın üstüne, bunları tedâvî ve zarardan korumak 
için zarûrî olarak sarılan sargı veyâ tahta, merhem, alçı açılıp ya¬ 
ra yıkanamaz ve mesh edilemezse, bunların yüzeylerinin ekserisi¬ 
ne ve arada kalan sağlam cild üzerine mesh edilir. İmkân olursa, 
bunlar çıkarılıp yara üzerine mesh etmek ve sağlam cildi yıkamak 
lâzım olur. Bunların abdestli olarak sarılması ve belli müddeti 
yokdur. Sağlam ayağı yıkayıp diğerindeki sargıya mesh câizdir. 
Yara iyi olmadan, üzerindeki şey düşerse, abdest bozulmaz. 
Mesh etdikden sonra, mesh olunan şey değişdirilirse de bozul¬ 
maz. Tırnak kırılır veyâ yara olursa, üzerine veyâ ayakdaki çatla¬ 
ğa konan merhemi kaldırmak zarar verirse, zarûret olacağından, 
merhemin üstü yıkanır. Yıkamak zarar verirse mesh eder. Bu da 
zarar verirse mesh de etmez. [Diğer üç mezhebde, böyle olduğu 
için başka mezhebi taklîde imkân yokdur.] Bu merhemin, cebîre 
gibi olduğu, İbni Âbidînde yazılıdır. Fekat, diş dolgusu ve kapla¬ 
ması böyle değildir. Çünki, mâlikîyi veyâ şâfi’îyi taklîd mümkin- 
dir. Kendi sebeb olmıyarak aklı giden veyâ bayılan üzerinden al¬ 
tı nemâz vakti geçerse, aklı gelinciye kadar kılamadığı nemâzları 
kazâ etmez. Hasta, îmâ ile de kılamadığı nemâzlarm sayısı ne 
olursa olsun, bunların iskâtı için vasiyyet etmez. İyi olursa, hepsi¬ 
ni kazâ eder.) 

İbni Âbidîn “rahmetullahi aleyh” diyor ki, (Sağlam insanın ab¬ 
dest uzvlarım başkasının yıkaması, mesh etmesi mekrûhdur. Buna 
başkasının abdest suyu getirmesi ve kendisi yıkarken başkasının su 
dökmesi câizdir. Hasta, elbisesini ve yatağını hep kirletiyorsa yâ- 
hud bunları değişdirmek meşakkatli oluyorsa, necs oldukları hâlde 
kılar. Cebîre denilen tahtalar, flasterler, merhemler, altlarındaki 
yara iyi oldukdan sonra düşerlerse, abdest bozulur. Yara iyi olur, 
fekat üstündekiler düşmezse, zararsız kaldırılabilirlerse, abdest ve 
gusl yine bozulur.) 

Allahü teâlâ, sevdiklerine, günâhlarını afv etmek için veyâ 
Cennetdeki ni’metlerini artdırmak için, derdler, hastalıklar veri¬ 
yor. İbâdetleri zahmetli, sıkıntılı oluyor. Buna karşılık, dünyâ iş¬ 
lerinde, râhathk, kolaylık ve rızklarına bereket veriyor. İbâdet 


- 239 - 







yapmıyanlara, râhatlık, bereket vermiyor. Bunlar, zahmet çeke¬ 
rek, hile ve hiyânet yaparak, çok kazanıp, zevk ve safâ içinde ya¬ 
şarlar ise de, bu zevkleri uzun sürmez. Az zemân sonra, hastahâne- 
lerde, habshânelerde sürünürler. Ahıretdeki azâbları da, çok şid¬ 
detli olur.] 

İSTİNCÂ, İSTİBRÂ, İSTİNKÂ 

îstincâ, su ile, ma’lûm yeri yıkamak. îstibrâ, bevl yapdıkdan 
sonra mesânenin yaşlığı gidinceye kadar gerek gezinerek ve gerek 
diğer sûretle vakt geçirmeğe denir. îstinkâ, pâk olduğuna, kalbinin 
mutmain olmasına derler. 

îstincâ dahî, altı nev’dir: 

Farz olanı, esvâbında ve bedeninde ve nemâz kılacak mekânda, 
bir dirhemden ziyâde necâset olsa, su ile gidermek farzdır. Kezâ- 
lik, gusl ederken dahî, istincâ farzdır. [Burada bir dirhem, bir mis- 
kal demekdir ki, dört gram ve seksen santigramdır.] 

Vâcib olanı, esvâbında ve nemâz kılacak mekânda, bir dirhem 
mikdârı necâset olsa, gidermek vâcibdir. 

Bir dirhemden az olsa, gidermek sünnetdir. 

Müstehab olanı, pek cüz’î olan necâseti gidermek dahî, müste- 
habdır. Mendûb olanı, bir kimsenin oturak yeri yaş iken yellense, 
yıkamak mendûbdur. 

Bir kimse, o yeri kuru iken, yellense, yıkaması bid’atdir. 

îstincânm sünnetleri: Taş ile veyâ toprak ile temizlenmek ve 
bundan sonra su ile yıkamak dahî sünnetdir. 

Eğer, taş ve toprak ile necâset giderilemeyip, dirhemden ziy⬠
de kalırsa yâhud dirhemden ziyâde olarak, mak’adın etrâfına bu¬ 
laşmış ise, su ile yıkamak farz olur. Bundan sonra, pâk bir bezle sil¬ 
ineli, eğer bez yok ise, eliyle kurulamalıdır. 

Ve istincânm müstehabı birdir: Taşı tek tutmak. Ya’nî, yâ üç, yâ 
beş veyâ yedi olmakdır. 

[îdrâr kaçıran adam, çamaşırına idrâr bulaşmaması için, (12 x 
12) cm büyüklüğündeki bezin bir köşesini biraz büküp, buraya 
yarım metre kadar sicimin bir ucu bağlanır. Bez zekerin ucuna 
kaplanır. Sicim bezin uçlarının ya’nî zekerin üzerine bir kerre sa¬ 
rılır. Sargıya yakın yeri iki kat yapılıp, katlı yeri sargının altına ge¬ 
çirilerek çekilip sıkışdırılır. Serbest ucuna, bir düğümle halka ya¬ 
pılıp, çengelli iğne ile dona rabt edilir. İdrâr yapılacağı zemân iğ¬ 
ne açılıp, ipin halkası çıkarılarak, ip çekilince, hemen çözülüp, 
bezi çıkar. İpin halkası iğneden kolay ayrılamazsa, iğneye bir 


- 240 - 





rabtiye teli ve buna halka takılır. Ba’zı ihtiyârlarda zeker küçülü¬ 
yor. Üzerine bez sarılamıyor. Bunlar, zekeri ve husyeleri, küçük 
bir naylon torbaya koyup, torbanın ağzını bağlamalıdır. İdrâr kaçı¬ 
ran, fekat özr sâhibi olamıyan, hanefî mezhebindeki kimse, abdest 
almağa, gusle ve nemâza başlarken, mâliki mezhebini taklîd etme¬ 
ğe niyyet eder. Câmi’ul-ezher medresesi müderrislerinden, 1384 
h.de vefât eden, Abdürrahmân Cezîrî “rahmetullahi aleyh” in riyâ- 
setindeki Mısr âlimlerinin hâzırladıkları (Kitâb-ül-fıkh alel-mezâ- 
hibil-erbe’a)da diyor ki, (Mâlikî mezhebinde, ikinci kavle göre, 
hastada, ihtiyârda, abdesti bozan birşey hâsıl olursa, hemen özr s⬠
hibi olarak abdesti bozulmaz. Haraç hâlinde olan, hanefîler ve şâ- 
fi’îler, bu kavli taklîd eder) demekdedir. Nemâz içinde idrâr kaçı¬ 
ran hanefî, hâli müsâid olmadığı zemân, mâlikinin bu kavlini tak¬ 
lîd eder. Niyyet ederek, nemâzına, özrlü olarak devâm eder.] 

NEMÂZ NASIL KILINIR 

Nemâza dört şey ile girilir: Farz ile, vâcib ile, sünnet ile, müste- 
hab ile. Hanefî mezhebinde, ellerini kulağının hizâsına kaldırmak, 
sünnet. Ellerinin ayasını, kıbleye yöneltmek sünnet. Er kişilerin 
baş parmağını kulağı yumuşağına değdirmek ve hâtûn kişilerin, 
omuzu hizâsına kaldırmak müstehab, (Allahü ekber) demek farz. 
Tekbîr aldıkdan sonra, el bağlamak sünnet. Sağ elini, sol elinin üs¬ 
tüne koymak, sünnet. Er kişinin, ellerini göbeğinden aşağı koymak 
ve hâtûn kişi, göğsüne koymak sünnet. Er kişi, sol elin bileğini pek¬ 
çe kavramak müstehab. 

Nemâzda -îmâm olsun, muktedî olsun ve yalnız olsun- Sübhâne- 
ke okumak sünnet. Eğer imâm veyâhud yalnız olursa, E’ûzü oku¬ 
mak sünnet. Besmele okumak sünnet. Fâtiha-i şerîfe okumak vâcib 
ve Fâtihadan sonra, üç âyet, yâhud, üç âyet kadar uzun bir âyet oku¬ 
mak vâcib, sünnetlerin ve vitrin her rek’atinde, yalnız kılarken farz¬ 
ların iki rek’atinde, ayakda Kur’ân-ı kerîmden bir âyet okumak farz. 

Rükû’da belini eğmek farz. Üç kerre (Sübhânallah) diyecek 
kadar eğlenmek vâcib. Üç kerre (Sübhâne rabbiyelazîm) demek 
sünnet. Beş kerre veyâ yedi kerre demek müstehab. Rükû’dan kı- 
yâma doğruldukda ve iki secde arasında doğrulup oturdukda, bir 
kerre (Sübhânallah) diyecek kadar eğlenmek, İmâm-ı Ebû Yûsüfe 
göre farz. Ve tarafeyn kavline göre, vâcib olup, ba’zıları sünnet de¬ 
mişler ise de, esah olan vâcibdir. 

Secdede, başını secdeye koymak farz. Üç kerre (Sübhânallah) 
diyecek kadar eğlenmek vâcib. Üç kerre (Sübhâne rabbiyel-a’lâ) 
demek sünnet. Beş kerre veyâ yedi kerre demek müstehab. 

İbni Âbidîn “rahime-hullahü teâlâ” diyor ki, (Secde yaparken, 


- 241 - 


Islâm Ahlâkı - F:16 




önce iki diz, sonra iki el, sonra burun ve sonra alın yere konur. Baş 
parmakları, kulakları hizâsında olur. Şâfi’îde, eller omuz hizâsına 
konur. Ayakların, en az birer parmağını yere koymak farzdır. Ye¬ 
rin sertçe olup, başın içine girmemesi lâzımdır. Yere serili halı, ha¬ 
sır, buğday ve arpa böyledir. Yerde duran masa, kanape, araba da, 
yer demekdir. Hayvân üzeri ve hayvân üstünde bulunan semer ve 
benzerleri, yer sayılmaz. Salıncak ve ağaçlara, direklere bağlana¬ 
rak havada gerilmiş duran bez, hah, hasır yer sayılmaz. Pirinç, da¬ 
rı, keten tohumu gibi kaygan şeyler üzerine secde sahîh olmaz. Çu¬ 
val içinde iseler sahîh olur. Secde yeri, dizlerini koyduğu yerden 
yarım zrâ’, ya’nî oniki parmak eni [yirmibeş santimetre] yüksek 
olunca nemâz sahîh olur ise de, mekrûhdur. Secdede dirsekler be¬ 
denden, karnı da uyluklardan açık tutulur. Ayak parmaklarının uç¬ 
ları kıbleye karşı tutulur. Rükû’a eğilirken topuk kemiklerini bir¬ 
birine yapışdırmak sünnet olduğu gibi, secdede dahî bitişik tutulur. 

Kadın, nemâza dururken, ellerini omuzlarına kadar kaldırır. 
Ellerini kol ağzından dışarı çıkarmaz. Sağ avucu sol üzerinde ola¬ 
rak göğüs üstüne kor. Rükû’da az eğilir. Belini kafası ile düz tut¬ 
maz. Rükû’da ve secdede parmaklarını açmaz. Birbirlerine yapış- 
dırır. Ellerini dizleri üzerine kor. Dizlerini büker. Dizlerini tutmaz. 
Secdede kollarını, karnına yakın olarak yere serer. Karnını uyluk¬ 
larına yapışdırır. Teşehhüdde, ayaklarını sağa çıkararak yere otu¬ 
rur. El parmaklarının ucu dizlerine uzanır. [Erkekler de dizi kav¬ 
ramaz.] Parmakları birbirlerine yapışık olur. Kendi aralarında ve- 
yâ erkeklerin cemâ’ati arasında imâm ile kılmaları mekrûhdur. 
Cum’a ve bayram nemâzı kılması farz değildir. Kurban bayramın¬ 
da farz nemâzlardan sonra (Tekbîr-i teşrik) sessiz okur. Sabâh ne- 
mâzını geç kılması müstehab değildir. Nemâzlarda yüksek sesle 
okumaz.) İbni Abidînden terceme temâm oldu. Hamevî “rahime- 
hullahü teâlâ”, (Eşbâh) şerhinde diyor ki: Kadınların başlarındaki 
saçlarını, kazımakla veyâ kesmekle yâhud ilâç ile izâle, ya’nî yok 
etmeleri tahrîmen mekrûhdur. [Erkeklere benzetmemek şartı ile 
saçlarını kulaklara kadar kısaltmalarının câiz olduğu anlaşılmak- 
dadır.] Kadının ezân ve ikâmet okuması mekrûhdur. Zevci veyâ 
mahremi yanında olmadan sefere çıkamaz. Hacda başını açmaz. 
Safâ ile Merve arasında, özrlü iken de, sa’y yapar. Tavâfı Kâ’be- 
den uzak olarak yapar. Hutbe okumaz. Çünki, sesinin avret olma¬ 
sı sahîhdir. Hacda mest giyer. Kadın, cenâze taşımaz. Mürted 
olunca öldürülmez. Had ve kısas da’vâlarında şâhidliği kabûl edil¬ 
mez. Câmi’de i’tikâf yapmaz. Ellerini, ayaklarını, kına ile boyama¬ 
sı câizdir. [Oje kullanmaz.] Mîrâsda ve şâhidlikde ve fakîr akrabâ- 
ya nafaka vermekde erkeğin yarısıdır. Muhsine kadın mahkeme¬ 
ye çağrılmaz. Hâkim veyâ vekîli, onun evine gider. Genç kadın, 


- 242 - 




yabancı erkeğe selâm ve başsağlığı ve aksırana birşey söylemez ve 
kendine söylenince cevâb vermez. Yabancı erkekle bir odada yal¬ 
nız kalmaz. Hamevîden terceme temâm oldu. 

Ka’de-i ûlâda oturmak, vâcib. Ka’de-i ahîrede oturmak farz. 
Son ka’dede tehıyyât okumak vâcib. 

Farzların ve vâciblerin ve öğlenin ve Cum’anın evvel sünnetle¬ 
rinin ve Cum’anın son sünnetinin -yalnız ka’de-i ahîrelerinde- ve 
şâir nemâzların [İkindi ve yatsının dört rek’at sünnetleri gibi] her 
ka’delerinde, salevât düâlarım okumak sünnet. Selâm lafzı, vâcib. 
Ve selâmda, iki omuzuna bakmak sünnet. Dikkatle bakmak müs- 
tehab. 

Ve dahî, nemâzın kemâl-i mertebe kabûl olmasının şartı, [ha¬ 
ramlardan sakınmak ve] huşû’ ve takvâ ve mâlâya’nîyi terk ve 
terk-i kesel ve ibdâddır. Huşû’, Allahü azîm-üş-şândan korkmağa, 
takvâ, dokuz a’zâsım harâmdan ve mekrûhdan hıfz etmeğe; mâlâ- 
ya’nîyi terk demek, dünyâsına ve âhıretine yaramıyan sohbeti ve 
işi terk etmeğe; terk-i kesel, nemâzının ef’âlini edâda üşenmekliği 
terk etmeğe; ve ibdâd, ezân-ı Muhammedi okunduğu vakt, her işi 
terk edip, cemâ’ate müdâvemet etmeğe derler. 

Nemâzın içinde, riâyeti ehem olan altı şey bunlardır: İhlâs, te¬ 
fekkür, havf, recâ, rü’yet-i taksîr, mücâhede. 

İhlâs, amelinde hulûs üzere bulunmağa [yalnız Allah rızâsı için 
yapmağa], tefekkür, nemâz içinde olan mes’eleleri düşünmeğe; 
havf, Allahü azîm-üş-şândan korkmağa; recâ, Allahü azîm-üş-şâ- 
nın rahmetini ummağa; rü’yet-i taksîr, kendisini kusûrlu bilmeğe; 
mücâhede, nefsle ve şeytânla cenk etmeğe derler. 

Ezân-ı Muhammedî okundukda, İsrâfîl “aleyhisselâm” sûru 
üfürüyor diye, abdeste kalkarken, kabrimden kalkıyorum diye, 
câmi’e giderken, mahşer yerine gidiyorum diye, müezzin ikâmet 
edip, cemâ’at safsaf olurlarken, bu insan mahşer yerinde yüzyir- 
mi saf olup, seksen safı, bizim Peygamberimizin ve kırk safı, şâir 
Peygamberlerin ümmetleri olsa gerekdir diye, imâma uydukdan 
sonra, imâm, Fâtiha-ı şerîfeyi okurken, sağımda Cennet ve so¬ 
lumda Cehennem ve ensemde Azrâîl “aleyhisselâm” ve karşım¬ 
da Beytullah ve önümde kabr ve ayağımın altında sırat. Acaba, 
benim süâlim âsân olur mu? Ve etdiğim ibâdet, âhıretde başıma 
tâc ve yanıma yoldaş ve kabrimde çırağ olur mu? Yoksa kabûl ol¬ 
mayıp, eski bez gibi yüzüme vurulur mu diye tefekkür etmek ge¬ 
rek. 


Vefasızdır, ey denî dünyâ senin her ni’metin! 
Ecel fırtınaları, mahv eyliyor her riPatın. 


- 243 - 




EZAN-I MUHAMMEDİ 

Aşağıdaki yazı (Dürr-ül-muhtâr)dan ve bunun şerhi olan (İbni 
Âbidm)den terceme edilmişdir: 

İlmihâl kitâblarında bildirilmiş olan belli kelimeleri, akili bir 
müslimânın belli sekide okumasına, (Ezân-ı Muhammedi) denir. 
Ya’nî minâreye çıkıp, arabî kelimeleri ayakda okumak lâzımdır. 
Başka dillerde tercemelerini okumak, ma’nâsmı anlasa bile ezân 
olmaz. Ezân, beş vakt nemâz vaktlerinin geldiğini bildirmek için 
okunur. Erkeklerin, mescidin dışında yüksek yere çıkıp okumala¬ 
rı müekked sünnetdir. Kadınların ezân ve ikâmet okumaları 
mekrûhdur. Kadınların seslerini erkeklere duyurmaları harâm- 
dır. 

Müezzin efendinin, mescidin dışında yüksekde ve yüksek sesle 
okuyarak, komşulara duyurması lâzımdır. Fazla bağırması câiz de¬ 
ğildir. Ekber derken son harfi cezm ederek durulur veyâ üstün oku¬ 
narak vasi edilir. Ötre okumaz. Kelimelerin başına veyâ sonuna ha¬ 
reke, harf, med ekleyecek sekide fazla tegannî ile okumak ve bunu 
dinlemek halâl olmaz. Salât ve felâh derken yüzünü sağa ve sola çe¬ 
virmesi sünnetdir. Ayakları ve göğsü kıbleden ayırmaz. Yâhud mi- 
nârede dönerek okur. İlk minâreyi hazret-i Mu’âviye yapdırmışdır. 
Resûlullahın mescidi üzerine yüksek birşey yapılmışdı. Bilâl-i Ha¬ 
beşî buraya çıkıp ezân okurdu. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sel- 
lem” Bilâle, parmaklarını kulaklarına koymasını emr eyledi. Arada 
konuşursa tekrâr okuması lâzımdır. Birkaç kişinin birlikde okuma¬ 
ları câizdir. Bir kısmının okuduğunu diğerleri okumazsa sahîh ol¬ 
maz. Ezâm oturarak okuması tahrîmen mekrûhdur. Müezzinin sâ- 
lih olması, ezânın sünnetlerini ve vaktlerini bilmesi, her gün devâm- 
lı okuması, Allah rızâsı için ücretsiz okuması sünnetdir. Ücret ile 
okuması da câizdir. Akil olmamış çocuğun ezâm sahîh olmaz. Çün- 
ki bunun sesi kuş ve âlet sesi gibidir. [Bunun için, ezâm, kameti ho¬ 
parlör ile okumak sahîh olmaz. Fâsıkın ezânına ve imâmın tekbîr¬ 
lerini nakl etmesine güvenilmez. Bunun okuması mekrûh olur. Mü¬ 
ezzinin, ezâm vaktinde okuduğunu, başkalarının da nemâzı vaktin¬ 
de kıldığını bilmeleri şartdır. Vaktin geldiğinde şübhe ederek ne- 
mâza duran kimsenin vaktinde kılmış olduğu sonradan anlaşılsa bi¬ 
le, nemâzı sahîh olmaz. Kâfirin, fâsıkın hâzırlamış olduğu takvîme 
uyarak kılınan nemâz sahîh olmaz. Dâr-ül-harbde kullanılan tak¬ 
vimin doğru olduğunu, sâlih ve âlim olduğuna güvendiği bir müs- 
limândan sorup öğrenmek lâzımdır.] Sünnete uygun okunan çe- 
şidli ezânlardan yalnız birincisini işitenlerin işitdiğini söylemele- 


- 244 - 




ri ve kendi mescidinin ezâm ise, cemâ’ate gitmeleri lâzımdır. 
Kur’ân-ı kerîm okuyanların da söylemeleri lâzımdır. Cenâze ne- 
mâzı kılanın, hâlâda, yimekde, mescidde olanın, din bilgisi öğret- 
mekde ve öğrenmekde olanın, ezâm tekrâr etmeleri lâzım değildir. 
Arabî olmıyan ve fazla tegannî ile okunan ezân sünnete uygun de¬ 
ğildir. Ezâm işitenin oturuyorsa kalkması, yürüyorsa durması müs- 
tehabdır. Yemîn bahsinde nezri anlatırken diyor ki, (Her beldede, 
her mahallede mescid yapmak, hükümet üzerine vâcibdir. Beyt-ül- 
mâl parasından yapdırılır. Hükümet yapdırmazsa, müslimânların 
yapdırmaları vâcib olur.) 

[Görülüyor ki islâmiyyete uyarak, her mahallede mescid yapı¬ 
lırsa, her mahallede ezân okunacak, herkes mahallesinin ezânını 
işitecekdir. Müezzinin çok bağırmasına, ho-parlör kullanmasına 
lüzûm kalmıyacakdır. Ho-parlör, ezânın sünnetlerinin terk edil¬ 
mesine sebeb olan bir bid’atdir. Ezân okurken ve nemâz kılarken 
bu bid’ati kullanmak büyük günâhdır. Bu ibâdetlerin bozulması¬ 
na da sebeb olmakdadır. Bunun içindir ki, Diyânet işleri reisliği¬ 
nin müşâvere ve dînî eserleri inceleme heyetinin 1.12.1954 târîh 
ve 737 sayılı karârının onbeşinci maddesinde, (Ho-parlörün mih- 
râba konulması, sûret-i kat’iyyede memnû’dur. Şâyed imâmın 
tekbîr ve tesmî’i duyulamayacak derecede cemâ’at kesretli olur¬ 
sa, müezzinlerden biri veyâ dahâ uzakda diğeri de iblâğ vazîfesi- 
ni görürler) denilmekdedir. Radyoda, teypde ve ho-parlörde 
okunan Kur’ân-ı kerîmin ve ezânın insan sesi olmadığını, bunla¬ 
rı okuyan insanların seslerinin hâsıl etdikleri miknâtis ve elektrik 
tarafından meydâna getirilen çalgı sesleri olduklarını ve meyd⬠
na gelmelerine sebeb olan insan seslerinin kendileri değil iseler 
de, onlara çok benzedikleri için okuyanların sesleri zan edildiği 
(El-fıkh-u alel-mezâhib-il-erbe’a)nm secde-i tilâvet bahsinde ve 
(Se’âdet-i Ebediyye) kitâbının (tegannî ve müzik) kısmında uzun 
bildirilmişdir. İslâmiyyetin emr etdiği (Ezân-ı Muhammedi), sâ- 
lih müslimânın sesine denir. Borudan çıkan ses ezân değildir. As¬ 
rımızın hakîkî din âlimlerinden Elmalık Hamdi efendi “rahime- 


hullahü teâlâ”, tefsîrinin üçüncü cildi, 2361. ci sahîfesinde diyor 
ki, (Görülüyor ki bu “istimâ’ ve insât” emrleri kırâete terettüb et- 
dirilmişdir. Kırâet ise bir lisân fi’l-i ihtiyârîsidir ki, âkil ve nâtık 
bir insanın ağzından mehâric-i mahsûsaya i’timâd ile çıkan ve 
kasd-ü fehmine iktirân eden savtı ile yapılır. Ve nitekim, Cibrîlin 
fili bile kırâet değil bir ikra ya’nî kırâet etdirmekdir. Fi’l-i İlâhî 
de tenzîl ve halk-ı kırâetdir. Binâenaleyh gayr-ı âkilden ve cimâ- 
dâtdan sâdır olan savtlara kırâet denilemiyeceği gibi, sadâdan 


- 245 - 





ya’nî savtın aksinden hâsıl olan fi’le de kırâet denilmez. Bunun 
içindir ki, fukahâ bir kırâetin aksinde hâsıl olan sadây-ı mün’akise 
kırâet ve tilâvet hükmü terettüb etmiyeceğini ve meselâ: Secde-i 
tilâvet lâzım gelmiyeceğini beyân etmişlerdir. Bir kitâbı sessiz mu- 
tâlea etmek kırâet etmek demek olmadığı gibi, çalan veyâ çınla¬ 
yan mün’akis bir sadâyı dinlemek de bir kırâet dinlemek değil, bir 
çalma ve çınlama dinlemekdir. Şu hâlde, Kur’ân-ı kerîm okuyan 
bir kâriin sadâsım aks etdiren gramofondan veyâ radyodan gelen 
savt veyâ sadâ, bir kırâet değil, bir kırâetin aksi ve tayfıdır ve bun¬ 
lara istimâ’ ve insât emrinin hükmü terettüb etmez. Ya’nî dinlen¬ 
mesi, susulması vâcib olan Kur’ân-ı kerîm, çalınan Kur’ân değil, 
kırâet olunan Kur’ândır. Ma’amâfih istimâi vâcib veyâ müstehab 
olmamakdan, istimâi gayr-ı câiz, adem-i istimâ’ı vâcib olmak l⬠
zım gelir zan edilmemelidir. Zîrâ Kur’ânı çalmak, başka bir fi’il, 
çalınan Kur’ânı dinlemek de başka bir fi’ildir. Kur’ân-ı kerîmi cal- 

9 9 9 

mak, çalgılar miyânma koymak şayân-ı tecviz olmıyan bir fi’il ol¬ 
duğu zâhirdir. Nitekim Kur’ân-ı kerîm okumak bir kurbet olduğu 
hâlde, muhıll-i ta’zîm olan yerlerde okumak bir kabâhatdir. Fe- 
kat, okunmuş bulunursa, istimâi kabâhat değil, adem-i istimâi ka- 
bâhat olur. Meselâ, hamamda Kur’ân-ı kerîm kırâet eden günâha 
girer. Bununla berâber, okunduğu takdîrde, dinlememek de sevâb 
değildir. Bunun gibi, bir aks-i sadâ ile çınlayan, kezâlik bir gramo¬ 
fon veyâ radyoda çalınan bir Kur’ân-ı kerîm in’ıkâsım dinlemek 
bir vazîfe değildir diye dinlememek vazîfedir gibi de zan edilme¬ 
melidir. Zîrâ, bir kırâet değilse de, kırâete müşâbihdir. Çünki, ke- 
lâm-ı nefsîye dâldır. Binâenaleyh istimâi kırâet gibi, vâcib veyâ 
müstehab değilse de, lâ-ekal câizdir, evlâdır ve hattâ ona da hür¬ 
metsizlik etmek gayr-ı câizdir. Öyle bir hâl karşısında bulunan bir 
müslimân, lâyık olmıyan yere konmuş bir Kur’ân-ı kerîm sahîfesi 
karşısında bulunuyormuş gibidir ki, ona karşı lâübâlîlik etmemesi 
ve elinden geldiği kadar onu oradan alıp lâyık olduğu bir yere kal¬ 
dırması vazîfe-i diyâneti iktizâsındandır.)] 

Fıkh ve fetvâ kitâblarının çoğunda, meselâ (Kâdihân)da diyor 
ki, (Ezân okumak sünnetdir. İslâm dîninin şi’ârından, alâmetle¬ 
rinden olduğu için, bir şehrde, bir mahallede ezân terk edilirse, 
hükümetin oradaki müslimânlara zorla okutması lâzımdır. Müez¬ 
zinin Kıble cihetini ve nemâz vaktlerini bilmesi lâzımdır. Çünki, 
ezâm başından sonuna kadar Kıbleye karşı okumak sünnetdir. 
Ezân, nemâz vaktlerinin ve iftâr zemânmm başladığını bildirmek 
için okunur. Bu vaktleri bilmiyenin ve fâsıkın okuması, fitne çık¬ 
masına sebeb olur. Aklı olmıyan çocuğun, serhoşun, delinin, cü- 
nüb olanın ve kadının ezân okumaları mekrûhdur. Müezzinin 


- 246 - 



tekrâr okuması lâzım olur. [Mevlid okumak, okutmak ve dinle¬ 
meğe gitmek çok sevâbdır. Fekat, kadının, mevlid, ezân okuya¬ 
rak, şarkı söyliyerek, lüzûmundan fazla konuşarak, sesini yaban¬ 
cı erkeklere duyurması ve bunların dinlemeleri harâmdır. Kadın, 
yalnız kadınlara okumalı, sesini, teybe, radyoya, televizyona ver¬ 
memelidir.] Oturarak, abdestsiz, şehrde hayvân üstünde okumak 
da mekrûh ise de, bunların ezâm iâde edilmez. Ezân minârede 
veyâ mescidin dışında okunur. Mescidin içinde okunmaz. Telhîn 
ile, ya’nî kelimeleri bozacak sekide uzatarak tegannî yapmak 
mekrûhdur. Arabîden başka dil ile ezân okunmaz). (Hindiyye)de 
diyor ki, (Müezzinin, sesini tâkatinden fazla yükseltmesi mekrûh¬ 
dur). (İbni Âbidîh) “rahime-hullahü teâlâ” diyor ki, (Ezânın 
uzaklardan işitilmesi için, müezzinin yüksek yere çıkıp okuması 
sünnetdir. Birkaç müezzinin, bir ezâm birlikde okumaları câiz- 

7 7 

\ A 

dir.) Alimlerin bu yazılarından anlaşılıyor ki, ho-parlörle ezân, 
kâmet okumak ve nemâz kıldırmak bid’atdir. Bid’at işlemek bü¬ 
yük günâhdır. Hadîs-i şerîfde, (Bid’at işliyenin hiçbir ibâdeti ka- 
bûl olmaz!) buyuruldu. Ho-parlörün sesi, insanın sesine çok ben¬ 
ziyor ise de, insan sesinin kendisi değildir. Miknâtisin hareket et- 
dirdiği parçalardan hâsıl olan sesdir. Yüksek yere çıkıp ayakda 
duran insanın sesi değildir. Ho-parlörleri minârenin, çatının sağı¬ 
na, soluna, arka tarafına koyarak, sesin Kıbleye doğru çıkmama¬ 
sı da, ayrıca günâh olmakdadır. Sesin uzaklara ulaşmasına ve ho¬ 
parlörün tırmalayıcı, metalik sesine ihtiyâç da yokdur. Çünki, her 
mahallede mescid yapmak vâcibdir. Her mahallede ezân okuna¬ 
cak, her evden, mahallesinin ezâm işitilecekdir. Bundan başka, 
(Ezân-ı cavk) da câizdir. Birkaç müezzinin, bir ezâm birlikde 
okumalarına, (Ezân-ı cavk) denir. Hazîn olan insan sesleri uzak¬ 
lardan işitilmekde, kalblere ve rûhlara te’sîr etmekde, îmânları 
tâzelemekdedir. [Müezzin ezâm ve imâm efendi kırâeti, câmi’ ci- 
vârında bulunan ve câmi’deki cemâ’ate isitdirecek kadar tabî’î 
sesleri ile okur. Uzaklardan işitilmesi için, kendilerini zorlamala- 
rı mekrûhdur. Ho-parlör kullanmağa lüzûm olmadığı buradan da 
anlaşılmakdadır.] Hulâsa, ho-parlör denilen borudan çıkan ses, 
ezân değildir. Müezzin efendinin ağzından çıkan ses, (Ezân-ı Mu- 
hammedî)dir. Büyük İslâm âlimi Ebû Nuaym İsfehânînin (Hilyet- 
ül-Evliyâ) kitâbındaki hadîs-i şerîfde, (Çalgıdan çıkan ezân sesi, 
şeytân ezânıdır. Bunu okuyanlar, şeytânın müezzinleridir) buyu¬ 
ruldu. 

Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki, (Kıyâmet yaklaşınca, 
Kur’ân-ı kerîm mizmârdan okunur) ve (Bir zemân gelir ki, 
Kur’ân-ı kerîm mizmârlardan okunur. Allah için değil, keyf 


- 247 - 



için okunur) ve (Kur’ân-ı kerîm okuyan çok kimseler vardır ki, 
Kur’ân-ı kerîm onlara la’net eder) ve (Bir zemân gelecekdir ki, 
müslimânların en sefilleri, müezzinlerdir) ve (Bir zemân gelir ki, 
Kur’ân-ı kerîm mizmârlardan okunur. Allahü teâlâ bunlara 
la’net eder). Mizmâr, her nev’i çalgı, düdük demekdir. Hopar¬ 
lör de, mizmârdır. Müezzinlerin, bu hadîs-i şeriflerden korkma¬ 
ları, ezânı, ho-parlör ile okumamaları lâzımdır. Ba’zı din câhille¬ 
ri ho-parlörün fâideli olduğunu, sesi uzaklara götürdüğünü söy- 
liyorlar. Peygamberimiz, (İbâdetleri benden ve eshâbımdan gör¬ 
düğünüz gibi yapınız! İbâdetlerde değişiklik yapanlara (bid’at 
ehli) denir. Bid’at sâhibleri, muhakkak Cehenneme gidecekdir. 
Bunların hiçbir ibâdetleri kabûl olmaz) buyurdu. İbâdetlere f⬠
ideli şeyler ilâve ediyoruz demek doğru değildir. Böyle sözler, 
din düşmanlarının yalanlarıdır. Bir değişikliğin fâideli olup olmı- 
yacağım yalnız İslâm âlimleri anlar. Bu derin âlimlere (Mücte- 
hid) denir. Müctehidler kendiliklerinden bir değişiklik yapmaz¬ 
lar. Bir ilâvenin, değişikliğin bid’at olup olmıyacağım anlarlar. 
Ezânı (Mizmâr) ile okumağa söz birliği ile bid’at denildi. İnsan¬ 
ları Allahü teâlânm rızâsına, sevgisine kavuşduran yol insanın 
kalbidir. Kalb, yaratılışında temiz bir ayna gibidir. İbâdetler, kal¬ 
bin temizliğini, cilâsım artdırır. Bid’atlar, günâhlar kalbi karartır. 
Muhabbet yolu ile gelen feyzleri, nârları alamaz olur. Sâlihler bu 
hâli anlar, üzülür. Günâh islemek istemezler. İbâdetlerin cok ol- 
masını isterler. Her gün beş kerre nemâz kılınması yerine, dahâ 
çok kılmak isterler. Günâh işlemek nefse tatlı, fâideli gelir. Bü¬ 
tün bid’atler, günâhlar, Allahü teâlânm düşmanı olan nefsi bes¬ 
ler, kuvvetlendirir. Ho-parlör ile ezân okumak böyledir. Abdül- 
lah-ı Dehlevînin halîfelerinden Rauf Ahmed, (Dürr-ül me’ârif) 
önsözünde diyor ki, (Kur’ân-ı kerîmi ve diğer vazifeleri (Miz¬ 
mâr) çalgı âleti ile okumak harâmdır). Ezânı ho-parlör ile oku¬ 
mak böyledir. 

[Şâfi’î (El-mukaddimet-ül-hadremiyye) ve (Envâr) kitâbla- 
rında diyor ki, (Câmi’in hâricinde olanın câmideki imâma uyma¬ 
sının şâfi’î mezhebinde sahîh olması için, imâmı görmesi ve sesi¬ 
ni işitmesi ve son safdan takrîben üçyüz zrâ’ (300 x 0,42 = 126 
metre) uzak olmaması lâzımdır). Televizyonda görülen ve sesi 
işitilen uzakdaki imâma uyarak kılınan nemâz, hanefî mezhebin¬ 
de de, şâfi’î mezhebinde de sahîh değildir. Selef-i sâlihîn zemâ- 
nında, ibâdetlerde bulunmayan şeyleri, sonradan ibâdetlere karış- 
dırmak (Bid’at) işlemek olur. Ezâna ve nemâza, radyo, televizyon 
ve ho-parlör karışdırmak bid’atini işliyenlerin Cehenneme gide¬ 
cekleri, Nisâ sûresinin yüzondördüncü âyetinden de anlaşılmak- 


- 248 - 





dadır. Ho-parlörden, radyodan işitilen ses, ezânın kendisi değildir, 
benzeridir. Aynada, kâğıdda görülen de, insana tam benziyor ise 
de, kendisi değil, benzeridir.] 

NEMÂZIN YÂCİBLERİ: Hanefî mezhebinde, nemâzın vâ- 
cibleri: İmâmın arkasında, Sübhânekeden gayri bir şey okuma¬ 
mak. İmâm ve yalnız kılan, farzların iki rek’atinde ve şâir nemâz- 
ların her rek’atinde birer kerre Fâtiha-i şerîfe okumak. Dört ve üç 
rek’atli farzların, iki evvelki rek’atlerinde ve şâir nemâzların her 
rek’atinde, zamm-ı sûre okumak. Üç ve dört rek’atli farzlarda, F⬠
tiha-i şerîfeyi, iki evvelki rek’atlerde tahsîs etmek. Bir farzdan bir 
farza intikal etmek. Fâtiha-i şerîfeyi, sûreden evvel okumak. 
Ka’de-i ûlâda oturmak. Secdeleri birbiri arkasından yapmak. 
Ka’de-i ahîrede tehiyyât okumak. Selâm lafzı ile nemâzdan çık¬ 
mak. Salât-i vitrde kunût düâsını okumak. Bayram nemâzmı kılar¬ 
ken, zâid olan tekbîrleri almak. İhfâ ile okunacak yerde ihfâ ile 
okumak. Cehr ile okunacak yerde, cehr ile okumak. Ta’dîl-i erkân 
ile kılmak. [185.ci sahîfeye bakınız!] Nemâzda okursa, yâhud im⬠
nımdan işitirse, tilâvet secdesini etmek. Secde-i sehv etmek. Dört 
rek’at olan farzlarda, ka’de-i ûlâda tehiyyât okudukdan sonra, eğ- 
lenmeyip kalkmak. Her hâlde imâma tâbi’ olmak. Özrü yok ise, bir 
kavle göre, farzları cemâ’at ile kılmak. Kurban bayramının arefe- 
sinin sabâh nemâzından, dördüncü günün ikindi nemâzına kadar, 
yirmiüç farz nemâzın akabinde, (tekbîr-i teşrik) okumak. 

NEMÂZIN SÜNNETLERİ: Hanefî mezhebinde, nemâzın 
sünnetleri: 

İftitâh tekbîrinde ve vitrin kunût tekbîrinde, erkekler ellerini 
kulaklarının yumuşağına, kadınlar omuz berâberine kaldırmak. 
İftitâh ve kunût tekbîrlerinde, avuçlarını kıbleye teveccüh etdir- 
mek. Kıyâmda sağ elin baş ve ince parmaklarını sol elin bileğine 
bağlamak. Kadınlar, sağ elini sol elinin üzerine koymak. Erler gö¬ 
beğinin altına ve avretler göğsü berâberinde bağlamak. Her ne- 
mâzın evvelki rek’atinde -imâm olsun, cemâ’at olsun, yalnız ol¬ 
sun- (Sübhâneke) okumak. İmâm ve yalnız kılan, her evvelki 
rek’atde, Sübhânekeden sonra, E’ûzü ve Besmele okumak. Kezâ- 
lik imâm ve yalnız kılan, cümle rek’atlerde, Fâtiha-i şerîfenin ev¬ 
velinde, Besmele-i şerîfe okumak. İmâm (Yeled- dallın) dedikde, 
imâm ve cemâ’at ve yalnız kılan, kendisi Fâtiha-i şerîfeyi bitirdik- 
de, -yavaşça- [âmîn] demek. Kıyâmdan rükû’a inerken tekbîr al¬ 
mak. Rükû’da ellerini dizlerinin üzerine koyup, parmaklarını aç¬ 
mak. Rükû’da üç kerre (Sübhâne rabbiyel’azîm) demek. Rü¬ 
kû’da beli ile başı bir hizâda olmak. İmâm ve yalnız kılan, rü- 


- 249 - 



kû’dan kalkarken, (Semi’allahü limen hamideh) demek. Cemâ’at 
ile ve yalnız kılan, rükû’dan kalkdıkdan sonra, (Rabbenâ lekel- 
hamd) demek. Kıyâmdan secdeye inerken, (Allahü ekber) demek. 
Secdede üç kerre (Sübhâne rabbiyel-a’lâ) demek. Birinci secdeden 
kalkarken, (Allahü ekber) demek. İnerken, (Allahü ekber) de¬ 
mek. Secdede, el parmaklarını bitişdirmek. Erler secdede dizlerini 
yere koyup, uyluklarını karnından ayırmak ve hâtûnlar uyluklarını 
karnına yapışdırmak. İkinci secdeden kalkarken, (Allahü ekber) 
demek. Erkekler, sağ ayağını dikip, sol ayağının üzerine oturmak. 
Ka’de-i ahîrede, salevât düâsını okumak. Sağma ve soluna selâm 
verirken, baş çevirmek. Tehiyyâtda, elleri dizlerinin ucuna berâber 
tutup, parmaklarını kendi hâline bırakmak. Secdede ellerini ve 
ayak parmaklarını kıbleye çevirmek. Secdeye vardıkda, ellerini 
kulaklarının hizâsında tutmak. Yedi a’zâ üzerine, secde kılm ak. 
Dört rek’at olan farzların son iki rek’atlerinde yalnız Fâtiha-i şeri¬ 
fe okumak. Sünnet-i şerîfe üzere, ezân-ı Muhammedi okumak. Ce¬ 
mâ’at ile olsun veyâ yalnız olsun, farzlarda erkekler ikâmet eyle¬ 
mek. 

NEMÂZIN MÜSTEHABLARI: Hanefî mezhebinde, nemâ- 
zın müstehabları: 

Müezzin ikâmetinde (Hayye alessalâh) dediği zemân, cemâ’at 
eğlenmeyip kalkmak. îftitâh ve vitrin kunût tekbîrlerinde, erkek¬ 
ler baş parmağını kulaklarının yumuşağına dokundurmak. Kıyâm- 
da, ellerini bağladıkda, bileğini pekçe tutmak. Kıyâmda, secde ye¬ 
rine bakmak. Rükû’da ve secdede, ya beş, ya yedi kerre tesbîh et¬ 
mek. Rükû’da ayakları üzerine bakmak. Rükû’da ayakları bitişdir¬ 
mek. Kıyâma kalkınca, sol ayağı sağ ayakdan tekrâr açmak. Alnın¬ 
dan önce, burnunu yere koymak. Secdede burnunun iki yanma 
bakmak. Selâm verirken, omuz başına nazar etmek. İmâmın solun¬ 
da bulunan kimse, selâm verirken, imâma ve hafaza meleklerine 
ve cemâ’ate niyyet etmek. İmâmın sağında olan kimse, hafaza me¬ 
leklerine ve cemâ’ate niyyet etmek. Sağında ve solunda kimse yok 
ise, ancak hafaza meleklerine niyyet etmek. Nemâz içinde terini 
silmemek. Öksürüğü terk etmek. Esnemeği terk etmek. Tehiyyât¬ 
da oturdukda uylukları üzerine bakmak. İmâm nemâzdan sonra 
yüzünü cemâ’ate döndürmek. 

NEMÂZIN ÂDÂBI: 

1- Yalnız kılmış olan veyâ imâmla kılan kimse, selâmın aka¬ 
binde, (Allahümme entesselâmü ve minkes-selâmü tebârekte yâ 
zel-celâli vel-ikrâm) demek. Bundan sonra, üç kerre (Estagfirul- 
lahel’azîm ellezî lâ ilâhe illâ hüv elhayyelkayyûme ve etûbü 


- 250 - 





ileyh) demek. Buna (İstiğfar düası) denir. Abdestsiz okumak da 
câizdir. 

/V 

2- Bundan sonra, (Ayetel-kürsî) okumak. 

3- Otuzüç kerre (Sübhânallah) demek. 

4- Otuzüç kerre (Elhamdülillah) demek. 

5- Otuzüç kerre (Allahü ekber) demek. 

6- Bir kerre (Lâ ilâhe illallahü vahdehû lâ şerîkeleh lehül mül¬ 
kü ve lehülhamdü ye hüve alâ külli şey’in kadîr) demek. 

7- Kolları ileri uzatıp, ellerini düânın kıblesi olan Arşa açıp, hu¬ 
lûs üzere düâ etmek. 

8- Cemâ’at ile ise, düâyı beklemek. 

9- Düâ sonunda (âmîn) demek. 

10- Düânın hitâmında elini yüzüne sığamak. 

11- Sonra, her birinde Besmele çekerek, onbir (İhlâs-ı şerîf) 
okumağı emr eden hadîs-i şerîf, (Berîka) birinci cild, son sahîfesin- 
de yazılıdır. Sonra birer (Kul’e’ûzü) okumak ve 67 (Estagfirullah) 
diyerek yetmişe temamlamak, on kerre (Sübhânallah ve bi-hamdi- 
hi siibhânallahirazîm) demek. Sonra (Sübhâne Rabbike) âyetini 
okumakdır. Bunlar, (Merâk-ıl-felâh) kitâbında yazılıdır. Hadîs-i 
şerîf de, (Beş vakt farz nemâzdan sonra yapılan düâ kabûl olur) bu¬ 
yuruldu. Fekat düâ, uyanık kalb ile ve sessiz yapılmalıdır. Düâyı 
yalnız nemâzlardan sonra veyâ belli zemânlarda yapmak ve belli 
şeyleri ezberleyip, şi’r okur gibi düâ etmek mekrûhdur. Düâ bitin¬ 
ce, elleri yüze sürmek sünnetdir. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve 
sellem”, tavâfda, yemekden sonra ve yatarken de düâ ederdi. Bu 
düâlarında kolları ileri uzatmaz ve ellerini yüzüne sürmezdi. Düâ- 
nın ve her zikrin sessiz olması efdaldir. Düâları ve istigfârı, abdest- 
li okumak müstehabdır. Tarikatçıların yapdıkları gibi, raks etmek, 
dönmek, el çırpmak, def, dümbelek, ney, saz çalmak sözbirliği ile 
harâmdır. Görülüyor ki, cemâ’atin imâm ile birlikde, sessizce düâ 
etmeleri efdaldir. Ayrı ayrı düâ yapmaları ve düâ etmeden kalkıp 
gitmeleri de câizdir. (Hindiyye) fetvâsında diyor ki, (Son sünneti 
olan nemâzlarda, selâm verince imâmın oturması mekrûhdur. Sa¬ 
ğa, sola veyâ biraz geriye çekilip hemen son sünneti kılması lâzım¬ 
dır. Yâhud, hemen gidip evinde kılar. Cemâ’at ve yalnız kılan, 
oturduğu yerde kalıp düâlarım okuyabilir. Yâhud oturduğu yerde, 
sağda, solda veyâ geriye çekilerek son sünneti kılması da câizdir. 
Son sünneti olmıyan nemâzlarda, imâmın, oturduğu yerde kıbleye 
karşı kalması mekrûhdur, bid’atdir. Kalkıp gitmesi veyâ cemâ’ate 
dönmesi yâhud sağa, sola dönüp oturması lâzımdır.) 


- 251 - 




NEMAZDAN SONRA DÜA: Elhamdülillah! Rabbil’âlemîn. 
Essalâtü vesselâmü alâ resûlinâ Muhammedin ve Âlihî ve Sahbihî 
ecma’în. Yâ Rabbî! Kıldığım nemâzı kabûl eyle! Âhir ve âkıbetimi 
hayr eyle. Son nefesimde Kelime-i tevhîd söylememi nasîb eyle. 
Ölmüşlerimi afv ve mağfiret eyle. Allahümmagfir verham ve ente 
hayrürrâhimîn. Teveffenîmüslimen ve elhıknî bissâlihîn. Allahüm- 
magfir-lî ve li-vâlideyye ve li-üstâziyye ve lilmü’minîne vel mü’mi- 
nât yevme yekûmül hisâb. Yâ Rabbî! Beni şeytân şerrinden ve 
düşman şerrinden ve nefs-i emmârem şerrinden muhâfaza eyle! 
Evimize iyilikler, halâl ve hayrlı rızklar ihsân eyle! Ehl-i islâma se¬ 
lâmet ihsân eyle! A’dây-ı müslimîni kahr ve perîşân eyle! Kâfirler¬ 
le cihâd etmekde olan müslimânlara imdâd-i ilâhiyyen ile imdâd 
eyle! Allahümme inneke afüvvün kerîmün tuhibbül afve fa’fü an- 
nî. Yâ Rabbî! Hastalarımıza şifâ, dertli olanlarımıza devâ ihsân ey¬ 
le! Allahümme innî es’elükessıhhate vel-âfiyete vel-emânete ve 
hüsnelhulkı verrıdâe bilkaderi bi-rahmetike yâ erhamerrâhimîn. 
Anama, babama ve evlâdlarıma ve akrabâ ve ahbâbıma ve bütün 
din kardeşlerime hayrlı ömürler ve hüsn-i hulk, akl-ı selîm ve sıh¬ 
hat ve âfiyet, rüşdü hidâyet ve istikâmet ihsân eyle yâ Rabbî! 
Âmîn. Velhamdü-lillâhi rabbibâlemîn. Allahümme salli alâ..., Al¬ 
lahümme bârik alâ..., Allahümme Rabbenâ âtinâ... Velhamdü lil- 
lâhi Rabbil’âlemîn. Estagfirullah, estagfirullah, estagfirullah, es- 
tagfirullaherazîm elkerîm ellezî lâ ilâhe illâ huv el-hayyel-kayyû- 
me ve etûbü ileyh. 

NEMÂZIN MEKRÛHLARI: 


1- Boynunu eğerek iki yanma bakmak. 

2- Üzerindeki bir şeyle oynamak. 

3- Özrsüz, elleri ile, secde yerini süpürmek. 

4- Erkekler, ellerini ayakda göğsü üstünde, secdede göğsü haz⬠
sında tutmak. 

5- Parmaklarını çıtlatmak. 

6- Özrsüz bağdaş kurup oturmak. 

7- Secdede bir ayağını kaldırmak. 

8- Büyüklerden birinin yanma varamıyacağı kirli esvab ile ne- 
mâz kılm ak. 


9- Kişinin yüzüne karşı nemâz kılmak. 

10- Ateşe karşı kılm ak. 

11- Bedeninde ve libâsında resm -sûret- bulunmak. 

12- Özrsüz esnemek. 


13- Ellerini yenlerinden çıkarmadan kılmak. 


- 252 - 



14- Kelbler gibi, inciklerini dikerek oturmak. 

15- Gözlerini yummak. 

16- Ellerini kıbleden çevirmek. 

17- Cemâ’at ile kılarken, önünde boş saf var iken, geri safda kıl¬ 
mak. Eğer yanında kimse var ise, tenzîhen kerâhet, yalnız ise, tah- 
rîmen kerâhet olur. Bu takdirde, vâcibi terk etmiş olur, -noksanın 
cebri için- o nemâzın iâdesi lâzım gelir. 

18- Önünde hâil yok iken, kabre karşı kılmak. 

19- Necâsete karşı kılmak. 

20- Bir er ile, bir avret -yan yana durup- başka nemâz kılmak. 

21- Ayak yolu hâceti var iken, -sıkıntılı- nemâz kılm ak. 

22- Rükû’dan kalkıp dikildikden sonra, secdeye varırken, özr- 
süz olarak, önce ellerini yere koymak. 

23- Bir rüknde iki kerre bir yerini kaşımak, (Eğer bir rüknde, 
elini kaldırarak, üç defa kaşırsa, nemâz fâsid olur.) 

24- İmâmdan önce, rükû’a varmak. 

25- İmâmdan evvel rükû’dan kalkmak. 

26- İmâmdan evvel secdeye varmak. 

27- İmâmdan önce secdeden kalkmak. 

28- Özrsüz bir şeye dayanıp kalkmak. 

29- Secdeden kalkarken, ellerinden evvel dizlerini kaldır¬ 
mak. 

30- Yüzünde ve gözünde bulunan tozları süpürmek. 

31- İkinci rek’atde evvelki rek’atde okuduğu sûreden sonraki 
sûreyi atlamak. 

32- Birinci ve ikinci rek’atlerde, aynı sûreyi okumak veyâ bir 
rek’atde, aynı sûreyi, iki kerre okumak. (Nâfile nemâzda câizdir.) 

33- İkinci rek’atde, birinci rek’atde okuduğu sûrenin evvelinde¬ 
ki sûreyi okumak. 

34- İkinci rek’atde, birinci rek’atde okuduğu zamm-ı sûreden, 
üç âyet mikdârı, ziyâde okumak. 

35- Özrü olmadığı hâlde, bir yere dayanarak, eğilmek veyâ 
kalkmak. 

36- Sinek kovmak. 

37- Kolları sıvalı, omuzları, ayakları açık olarak nemâz kılmak. 

38- Sahrâda sütreyi terk etmek. 

39- Geçit yerinde nemâza durmak. 

40- Rükû’da ve secdede, parmakları ile teşbihleri saymak. 


- 253 - 



41- îmâm mihrabın içinde olup, bir perde çekilse, büsbütün içe¬ 
ride kalacak mertebede, mihrabda olmak. 

42- İmâm, yalnız olarak, cemâ’atden, bir zrâ’dan fazla aşağıda 
veyâ yüksekde bulunmak. (Bir zrâ’, takriben yarım metredir.) 

43- İmâm mihrabdan başka yere durmak. 

44- Nemâz arasında, âmîni cehr ile söylemek. 

45- Kıyâmda okuduğunu, rükû’da temâmlamak. 

46- Rükû’da okuduğunu kıyâmda temâmlamak. 

47- Özrsüz, bir ayağı üzerine durmak. 

48- Nemâzda sallanmak. 

49- Isırmayan kehle ve benzerini öldürmek. 

50- Nemâz içinde bir şeyi koklamak. 

51- Başı açık kılmak. Hâcılar ihrâmda baş açık kılar. 

52- Kolları açık nemâza durmak. 

53- Ayakları çıplak olarak nemâza durmak. (Hâtûnların, ayağı 
açık nemâz kılması, bir kavle göre mekrûhdur. İkinci kavle göre 
nemâzı bozar.) Câmi’de ayakkabı ve benzerlerini arkada bırak¬ 
mak mekrûh olduğu İbni Âbidînde 439. cu sahîfede yazılıdır. Öne 
ve sağa değil, sol tarafa koymanın sünnet olduğu (Berıka) sonun¬ 
da yazılıdır. 

Farz ile son sünnet arasında düâ ve evrâd okumanın mekrûh ol¬ 
duğu (Tergîb-üs-salât)da yazılıdır. 

NEMÂZI BOZAN ŞEYLER: Amden veyâ sehven yapılınca, 
nemâzı bozanlar, hanefî mezhebinde ellibeş kadar beyân olunur: 

1- Dünyâ kelâmı söylemek. 

2- Kendisi işitecek kadar gülmek. 

3- Amel-i kesîr denecek şeyi işlemek. 

4- Farzın birini -özrsüz olarak- terk etmek. 

5- İhtiyârsız, farzın birini terk etmek. 

6- Dünyâ işi için yüksek sesle ağlamak. 

7- Özrsüz, buğazım ayıklamak, öksürmek. 

8- Sakız çiğnemek. 

9- Bir rüknde, üç kerre bir yerini kaşımak, yâhud elini kaldıra¬ 
rak birbirine vurmak. 

10- Müsâfeha etmek. 

11- Kendi işitecek kadar sesle iftitâh tekbîrini almamak. 

12- Kendi işitecek kadar okumamak. 


- 254 - 



13- Birisi çağırdıkda, (Lâ havle velâ kuvvete illâ billahil-aliy- 
yilazîm) yâhud (Siibhânallah), (Lâ ilâhe illallah) demek. Nemâz 
içinde bulunduğunu bildirmek kasdi ile söylenmiş ise, nemâz fâ- 
sid olmaz. Sorana cevâb ise bozulur. 

14- Kasd ile selâm almak. 

15- Ağzında bulunan şeker gibi şeylerin lezzetini duyup, suyu¬ 
nun buğazına kaçması. 

16- Açıkda nemâz kılarken, ağzını havaya açması üzerine, ya¬ 
ğan yağmur veyâ dolu gibisinin buğazına kaçması. 

17- Hayvânın yularını üç kerre çekmek. 

18- Üç kerre elini kaldırmak yâhud üç kerre ezerek kehle ve pi¬ 
re ve emsâlini öldürmek. 

19- Bir rüknde üç kıl koparmak. 

20- Üç harf olarak, yuf, püf, demek. 

21- At üstünde, islâmiyyete mütâbık olarak nemâz kılarken, bir 
ayağı ile üç kerre üzengisini tepmek. 

22- İki ayağı ile, bir kerre üzengiyi tepmek. 

23- İmâmdan ileri durmak. 

24- Özrsüz bir saf kadar yürümek. 

25- Saçını ve sakalını taramak. 

26- İmâm, er ve avret için imâmete niyyet etmekle, er ve avret - 
bir safda bulunarak- imâma uyarak yan yana kılmak. (Aynı safda, 
ya’nî yan yana olmazsa veyâ aralarında perde varsa câizdir. Kadınla¬ 
rın ve kızların câmi’e gitmek için veyâ herhangibir sebeble, başları, 
kolları, kısaca avret mahalleri açık olarak sokağa çıkmaları harâm- 
dır. Bu hâlde yapdıkları ibâdetleri sevâb değil, büyük günâh olur.) 

27- Kendi imâmından gayriye, feth etmek. (Ya’nî, imâm kırâet- 
de duraklarsa, okumasına yardım etmek.) 

28- Bir avret, hâli yerde, imâma iktidâ etse, sonradan gelen ce- 
mâ’atin teşkîl etdikleri saflar, o avretin bulunduğu yere kadar ya- 
yılsa, onun sağında ve solunda ve arkasına tesâdüf eden mahalde 
nemâzda bulunan üç kişinin nemâzı fâsid olur. 

29- Çocuğunu kucaklamak. 

30- Bir şey yimek veyâ içmek. 

31- Dişinin arasında kalan nohut kadar şeyi yutmak. 

32- İki eliyle yakasını kavuşdurmak, başındaki kisvesini eliyle 
çıkarmak, yâhud çıkarıp giymek. 

33- Bir musibet işitmekle, (İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râci’ûn) de¬ 
mek. 

34- Bir sürür işitmekle (Elhamdülillah) demek. 


- 255 - 



35- Bir kavle göre, bir kimse, nemâz içinde aksırıp, (Elhamdü¬ 
lillah) demek. 

36- Yanındakinin aksırmasına (Y erhamükellah) demek. 

37- Başkası aksırınca (Y ehdîkümüllah) demek. 

38- Er gelip, nemâz kılan avreti öpmek. 

39- Nemâz içinde düâ ederken, altın ve gümüş ve şâir dünyâ 
metâına müteallik birşey istemek. 

40- Göğsünü, kıbleden döndürmek. Kıble cihetini bulmak iki 
yol ile olur. 1- Kıble açısı ile. 2- Kıble sâati ile. 1- Harita üzerinde, 
bir şehr ile Mekke arasına bir doğru çizilirse, bunun istikâmeti, 
(Kıble hattı) olur. Bunun cenûbdan farkı, (Kıble açısı) olur. 2- Tak¬ 
vimde yazılı, (kıble sâati) vaktinde, güneşe dönen, kıbleye dönmüş 
olur. Kedûsî hâşiyesinde diyor ki, (Rub’-ı dâirede, mürî ayarlandık- 
dan sonra, kıble kavsine getirilince, haytın kavs-i irtifâ’ üzerinde 
gösterdiği derecenin temâmîsi, İstanbulda kıble vaktinin H fadl-ı 
dâir derecesi olur). Bir sâat makinesi yüzü semâya doğru ve akrebi 
güneşe doğru tutulunca, akreb ile 12 arasındaki zâviyenin orta hat¬ 
tı cenûbu gösterir. 568. ci sahîfeye bakınız! 

41- Secdede iki ayağını yerden kaldırmak. 

42- Kur’ânı, ma’nâsı bozulacak kadar yanlış okumak. 

43- Kadın, çocuğunu emzirmek. 

44- Başkasının sözü ile yerini değişdirmek. 

45- Hayvâna üç kamçı vurmak. 

46- Kapalı kapıyı açmak. 

47- Üç harfe kadar yazı yazmak. 

48- Kaftanını giymek. 

49- Kazâ nemâzları altıdan az ise, bunları hâtırlamak. 

50- [Gemide, trende] ve hayvân üzerinde -özrlü olarak- farz ne¬ 
mâz kılarken, kıbleden gayri yere çevrilmek. 

51- Hayvânın üzerinde yük yapmak. 

52- Kalbinden mürted olmak. 

53- Cünüb olmak veyâ kadın âdetli olmak. 

54- İmâm, abdestim bozuldu zanniyle, yerine diğerini geçirmek. 

55- Ma’nâyı bozacak derecede harfleri değişdirmek sûretiyle 
Kur’ân-ı kerîm okumak. [İbni Âbidîn “rahime-hullahü teâlâ”, 
nemâzm sünnetlerini anlatmağa başlarken diyor ki, (Nemâz hâri- 
cindekine uyarak kılman nemâz sahîh olmaz. İmâmın ve müezzi¬ 
nin cemâ’ate duyuracak mikdârdan fazla ses çıkarmaları mekrûh- 
dur. İmâmın ve müezzinin, nemâza durmak için tekbîr alırlarken, 
nemâza başlamağı niyyet etmeleri lâzımdır. Yalnız cemâ’ate du- 


- 256 - 



yurmağı niyyet ederlerse, nemâzları sahîh olmaz. Bunlara uyanla¬ 
rın da nemâzları sahîh olmaz. İmâmın sesi yetişirken, müezzinin de 
nemâz içindeki tekbîrleri söylemesi mekrûhdur ve çirkin bid’atdir. 
İhtiyâç olunca söylemesi müstehab olur ise de, tegannî etmeği dü¬ 
şünürse, nemâzı fâsid olur). Buradan da anlaşılıyor ki, imâmın ve 
müezzinin cemâ’ate ho-parlör ile seslerini duyurmaları, hem ce- 
mâ’atin nemâzmı ifsâd eder. Nemâzları sahîh olmaz. Hem de, çir¬ 
kin bid’at olur. Bid’at işlemek büyük günâhdır. Başka yerde nemâz 
kıldırırken televizyonda görülen ve sesi de işitilen imâma uymanın 
sahîh olmadığı, Hindistân âlimlerinin Malappuram şehrinde çıkar¬ 
dıkları (El-mu’allim) mecmû’asmın Rebî’ul-evvel 1406 ve Des- 
sembr [aralık] 1985 târîh ve oniki sayılı nüshasında, vesikaları ile 
yazılıdır.] 

Ye dahî, nemâzı bozmayanlar: Önünde, boş saf olduğunda, bir 
veyâ iki adım yürüyerek varırsa veyâ âmîn dese ve bu deyiş, eğer 
bir başkasına cevâb değilse, kaşıyla veyâ gözü ile bir kimsenin se¬ 
lâmını alsa, birisi gelip, kaç rek’at kıldınız dese ve ona parmakla- 
riyle işâret etse, bu sûretlerin hiç birisi nemâzı bozmaz. 


Salât, lügatda Allahü azîm-üş-şândan rahmet ve meleklerden 
istigfâr, mü’minlerden düâ etmeğe derler. Istilâh ma’nâsı, ef’âl-i 
ma’lûme ve erkân-ı mahsûsaya derler ki, türkçede nemâz kılm ak 
denir. Ef’âl-i ma’lûme, nemâzın hâricinde işlediğimiz fi’llere, er- 
kân-ı mahsûsa, nemâzın içinde olan rüknlere derler ki, ancak ne- 
mâza mahsûsdur. 


Ve dahîbirgün Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Haz- 
ret-i Alî “kerremallahü vechehü ve radıyallahü anh” hazretleri¬ 
ne se’âdetle, (Yâ Alî! Senin nemâzın farzına, vâcibine, sünneti¬ 
ne, müstehabına riâyet etmen gerekdir) buyurduklarında, en- 
sârdan bir zât dedi ki, (Yâ Resûlallah! Hazret-i Alî bunların 
cümlesini bilir. Bize, bir nemâzın farzına, vâcibine, sünnetine, 
müstehabına riâyet etmenin fazîletini beyân buyur. Biz dahî, 
ona göre amel edelim.) Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” 
hazretleri buyurdu ki: (Ey benim ümmetim ve Eshâbım! Ne¬ 
mâz, Allahü azîm-üş-şânın hoşnud olduğudur. Feriştehlerin sev¬ 
diğidir. Peygamberlerin sünnetidir. Ma’rifetin nûrudur. A’mâlin 
efdalidir. Bedenin kuvvetidir. Rızkın berekâtıdır. Canın nûru¬ 
dur. Düânın kabûlüdür. Melek-ül-mevte şefâ’atcidir. Kabrde çi- 
rağdır. Münker ve Nekîr hazerâtına cevâbdır. Kıyâmet günün¬ 
de, üzerinize sâyebândır. Cehennem ile aranızda perdedir. Sırâ- 
tı yıldırım gibi geçiricidir. Cennetde başınıza tâcdır. Cennetin 
anahtarıdır.) 


- 257 - 


İslâm Ahlâkı - F:17 



CEMA’AT İLE NEMAZIN FAZİLETİ 

Bir kimse, cemâ’at ile iki rek’at nemâz kılsa, yalnız yirmiyedi 
rek’at nemâz kılsa, yine cemâ’at ile kıldığı iki rek’atın sevâbı on¬ 
dan ziyâdedir. 

Bir rivâyetde, yalnız bin rek’at nemâz kılsa, yine cemâ’at ile kı¬ 
lınan iki rek’atin sevâbı dahâ ziyâdedir. Cemâ’at ile nemâz kılma¬ 
nın sevâbı çokdur. Bunlardan birkaçı beyân edilmişdir: 

1- Mü’minler bir araya geldikde, birbirlerine muhabbet hâsıl 
olur. 

2- Câhiller âlimlerden nemâzın mes’elelerini öğrenirler. 

3- Ba’zısınm nemâzı kabûl olur ve ba’zısınm olmazsa, kabûl 
olanların hürmetine, kabûl olmıyanların nemâzı dahî kabûl olur. 

Hadîs i şerîfde, (Ey ümmetim ve Eshâbım! Sizin için iki yol 
koydum: Biri Kur’ân-ı azîm-üş-şân, diğeri sünnetimdir. Bunlardan 
gayri yol tutan kimse, ümmetim değildir!) buyuruldu. [Abdülganî 
Nablüsî “rahime-hullahü teâlâ”, (Hadîka)nm doksandokuzuncu 
sahîfesinde diyor ki, (Allahü teâlâ, islâmiyyetin bir kısmını 
Kur’ân-ı kerîm ile bildirdiği gibi, bir kısmını da, Peygamberinin 
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” sünneti ile bildirmişdir. Resû- 
lullahın sünneti, Onun inandıkları, söyledikleri, yapdıkları, ahlâkı 
ve birinin sözü veyâ işi karşısında susması [böylece kabûl etdiğinin 
anlaşılması]dır.) Bu hadîs-i şerîf, (Edille-i şer’ıyye)den İkincisini 
göstermekdedir.] 

NEMÂZDA İMÂMET 

Ve dahî, imâma uyanlar dört nev’dir. Bunlar, Müdrik, Mukte- 
dî, Mesbûk, Lâhık diye anılırlar. 

1- Müdrik, iftitâh tekbîrini imâm ile birlikde alana denir. 

2- Muktedî, iftitâh tekbîrine yetişemiyene denir. 

3- Mesbûk, imâm rek’atlerin birini veyâ ikisini kıldıkdan sonra 
uymuş olana denir. 

4- Lâhık, iftitâh tekbîrini imâm ile berâber almış, fekat sonra, 
kendisine hades vâki’ olduğundan, abdest alıp, tekrâr imâma uya¬ 
na denir. Bu kimse, yine evvelce olduğu gibi, kırâetsiz, rükû’ ve sü- 
cûd teşbihlerini ederek nemâzım kılar. O kişi, eğer dünyâ kelâmı 
söylememiş ise, imâmın ardında gibidir. Lâkin, câmi’den çıkdık- 
dan sonra, pek yakın yerden abdestini almalıdır. Çok ileriye gider¬ 
se, nemâzı fâsid olur diyen vardır. 

Bir kimse, mescide geldiğinde, imâmı, rükû’da bulsa ve rükû’a 
yetişeyim diye acele edip, iftitâh tekbîrini rükû’a inerken alsa, imâ- 


- 258 - 



ma uymuş olmaz. İmâmı, rükû’da buldukda, imâma uymağa niyyet 
edip, tekbîri ayakda tekmil edip, sonra rükû’a gider ve imâmın be¬ 
li ile berâber olup, tesbîh ederse, o rek’ate uymuş olur. Ammâ rü¬ 
kû’a inerken, imâmın beli doğrulsa, o rek’ate yetişmiş olmaz. 

NEMÂZDA TA’DÎL-İ ERKÂN 

Nemâzm beş yerinde, ta’dîl-i erkânı, unutmadığı hâlde, bile¬ 
rek terk etse, İmâm-ı Ebû Yûsüfe göre “rahime-hullahü teâlâ”, 
nemâzı fâsid olur. Tarafeyne göre, fâsid olmaz. Lâkin vâcibin kas- 
den terki dolayısı ile, noksanın cebri için iâde lâzım gelir. Unuta¬ 
rak terk edince (Secde-i sehv) lâzım olur. [185.ci sahîfeye bakı¬ 
nız!] 

Ta’dîl-i erkânın terkinden, yirmialtı kadar zarar vardır: 

1- Fakirliğe sebeb olur. 

2- Âhıret ulemâsı, ona buğz eder. 

3- Adâletden düşer, şehâdeti makbûl olmaz. 

4- Nemâz kıldığı mekân, kıyâmet gününde aleyhine şehâdet 
eder. 

5- Bir kimse, ta’dîl-i erkânsız nemâz kılarken biri görüp söyle¬ 
mese günâhkâr olur. 

6- O nemâzm tekrâr kılınması vâcib olur. 

7- îmânsız ölümüne sebeb olur. 

8- Nemâzm hırsızı olur. 

9- Kıldığı nemâzı, eski bez gibi -yevm-i cezâda- yüzüne vurulur. 

10- Allahü teâlânın merhametinden mahrûm olur. 

11- Allahü teâlâya münacâtda, sû-i edeb etmiş olur. 

12- Nemâzm fazla olan sevâbından mahrûm olur. 

13- Şâir ibâdetlerin sevâbının verilmemesine sebeb olur. 

14- Cehenneme müstehak olur. 

15- Câhiller onu görüp, ta’dîl-i erkânı terk etmelerine sebeb 
olur. Bunun içindir ki, din adamının günâh işlemesi, dahâ çok azâb 
çekmesine sebeb olur. 

16- İmâmına muhâlefet etmiş olur. 

17- İntikâlâtda olan sünnetleri terk etmiş olur. 

18- Allahü azîm-üş-şânın gazabına dûçâr olur. 

19- Şeytânı sevindirmiş olur. 

20- Cennetden uzak olur. 

21- Cehenneme yakın olur. 


- 259 - 



22- Kendi nefsine zulm etmiş olur. 

23- Nefsini mülevves etmiş olur. 

24- Sağında ve solunda olan meleklere eziyyet etmiş olur. 

25- Resûlullahı “sallallahü aleyhi ve sellem” mahzûn etmiş 
olur. 

26- Bütün mahlûkata zararı dokunur. Zirâ o kimsenin günâhı 
sebebine, yağmurlar yağmaz, yerde ekinler bitmez ve vaktsiz ola¬ 
rak yağmur yağmış olup, fâide yerine zarar vermiş olur. 

YOLCULUKDA NEMÂZ 

(Ni’met-i İslâm)da diyor ki: Nâfile nemâzları ayakda kılmağa 
gücü yeterken, oturarak kılmak, her zemân ve her yerde câizdir. 
Oturarak kılarken, rükû’ için bedeni ile eğilir. Secde için, başını 
yere kor. Lâkin, özrü yok iken nâfileleri oturarak kılana, ayakda 
kılanın yarısı kadar sevâb verilir. Beş vakt nemâzın sünnetleri ve 
terâvîh nemâzı da, nâfile nemâzdır. Yolda, ya’nî şehr, köy hâricin¬ 
de, nâfile nemâzları hayvân üzerinde kılmak câizdir. Kıbleye dön¬ 
mek ve rükû’ ve secde yapmak lâzım değildir. îmâ ile kılar. Ya’nî, 
rükû’ için, bedeni ile biraz eğilir. Secde için bundan dahâ çok eği¬ 
lir. Hayvân üzerinde fazla necâset bulunması, nemâza mâni’ değil¬ 
dir. Yerde nâfile kılarken yorulanın, bastona, insana, dıvara daya¬ 
nıp kılması câiz olur. Kendi yürürken nemâz kılmak sahîh değil¬ 
dir. Farz ve vâcib nemâzları, şehr hâricinde, ancak özr olunca, 
hayvân üstünde kılabilir. Özr, inince arkadaşlarının gidip yalnız 
kalması, canı, malı, hayvânı için, hırsız korkusu olması, yerin ça¬ 
mur olması, hayvâna binmekden âciz olmak gibi şeylerdir. Müm- 
kin ise, hayvânı kıbleye karşı durdurup kılar. Mümkin değil ise, 
hareket cihetlerinde kılar. Hayvân üzerindeki mahmil denilen 
sandık gibi şeylerin içinde kılmak da böyledir. Hayvân durduru¬ 
lup, mahmilin altına direk konursa, (Serîr), ya’nî masa, kanape gi¬ 
bi olup, yerde kılmak demekdir. Kıbleye karşı ayakda kılması l⬠
zım olur. 

Gemide nemâz kılmak, Ca’fer Tayyâr hazretleri Habeşistâna 
giderken, Resûlullahın ona öğretdiği gibi şöyledir: Hareket eden 
gemide, özrü olmadan farz ve vâcib de kılınır. Gemide cemâ’at ile 
kılınabilir. Hareket eden gemide de, îmâ ile kılmak câiz olmayıp, 
rükû’ ve secde yapar. Kıbleye dönmesi de lâzımdır. Nemâza baş¬ 
larken kıbleye karşı durur. Gemi döndükçe, kendisi kıbleye döner. 
Gemide necâsetden tahâret de lâzımdır. Hanefîde, giden gemide 
farzları da özrsüz iken; yerde oturarak kılmak câiz olur. 

Deniz ortasında demirlemiş gemi, çok sallanıyor ise, giden ge- 


- 260 - 



mi gibidir. Az sallanıyorsa, sâhilde duran gemi gibidir. Sâhilde 
duran gemide farzlar oturarak kılınmaz. Sâhile çıkmak mümkin 
ise, ayakda kılmak da sahîh olmayıp, karaya çıkıp kılmak lâzım¬ 
dır. Malı, canı veyâ geminin hareket etmek tehlükesi varsa, gemi¬ 
de ayakda kılması câiz olur. (Ni’met-i islâm)ın yazısı temâm ol¬ 
du. ' 

• A . 

(Ibni Abidîn) diyor ki, (iki tekerlekli olup da, hayvâna bağ¬ 
lanmadan yerde düz duramıyan arabada dururken de, giderken 
de nemâz kılmak, hayvân üzerinde kılm ak gibidir. Dört tekerlek¬ 
li araba dururken serîr gibidir. Hareket ederken ise, hayvân için 
yukarıda yazılı özrlerle içinde farz kılınabilir ve arabayı durdurup 
kıbleye karşı kılar. Durduramazsa, giden gemideki gibi kılar.) Se¬ 
feri olup da, nakl vâsıtasında yerde oturamıyan veyâ kıbleye dö- 
nemiyen vâsıtadan inince, şâfi’î veyâ mâlikî mezhebini taklîd 
ederek, iki nemâzı cem’ eder. Yerde oturabilen hastanın sandal- 
yada, koltukda oturarak, îmâ ile nemâz kılması câiz değildir. 
Otobüsde, tayyârede nemâz kılmak, arabada kılmak gibidir. Se¬ 
fere çıkacağı zemân, şehrin veyâ köyün kenârından i’tibâren üç 
günlük ya’nî onsekiz fersah = Elli dört mîl [54 x 0,48 x 4 = 104 ki¬ 
lometre] uzağa gitmeğe niyyet eden kimse, şehrin kenârından ay¬ 
rılınca, seferi olur. îbni Âbidîn, bir mîl 4000 zrâ’ ve bir zrâ’ 24 
parmakdır dedi. [Bir parmak, iki santimetredir. Şâfi’îde ve mâli- 
kîde, 16 fersah = 48 mîl = 48 x 0,42 x 4000 = 80 km.dir.] 

Gelin nemâz kılalım, kalbden pası silelim, 

Allaha yaklaşılmaz, nemâz kılınmadıkça! 

Nerde nemâz kılınır, günâhlar hep dökülür, 

İnsan, kâmil olamaz, nemâzı kılmadıkça! 

Kur’ân-ı kerîmde Hak, nemâzı çok medh etdi, 
dedi sevmem kişiyi, nemâzı kılmadıkça! 

Bir hadîs-i şerîfde: îmânın alâmeti, 
insanda belli olmaz, nemâzm kılmadıkça! 

Bir nemâzı kılmamak, ekber-i kebâirdir, 
tevbe ile afv olmaz, kazâsm kılmadıkça! 

Nemâzı hafif gören, îmândan çıkar hemân, 
müslimân olamaz o, nemâzm kılmadıkça! 

Nemâz kalbi temizler, kötülükden men 9 eder, 
münevver olamazsın, nemâzm kılmadıkça! 


- 261 - 



İFTİTÂH TEKBÎRİNİN FEZÂİLİ 

Ve dahî, bir kimse iftitâh tekbîrini imâm ile berâber alsa, son- 
behâr günlerinde ağaçların yaprakları, rüzgâr estikçe ne sekide dö¬ 
külürse o kişinin günâhları da öylece dökülür. 

Birgün, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” nemâz kılar¬ 
ken, bir kimse sabâh nemâzında, iftitâh tekbîrine yetişemedi. Bir 
kul âzâd etdi. Ba’dehu, gelip Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sel¬ 
lem” etdi: (Yâ Resûlallah! Ben bugün, iftitâh tekbîrine yetişeme¬ 
dim. Bir kul âzâd etdim. Acabâ iftitâh tekbîrinin sevâbına nâil 
olabildim mi?) Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, haz- 
ret-i Ebû Bekre “radıyallahü teâlâ anh” (Sen ne dersin bu iftitâh 
tekbîrinin hakkında?) diye sordu. Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü 
anh” buyurdu ki, (Yâ Resûlallah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sel¬ 
lem”! Kırk deveye mâlik olsam, kırkının da yükü cevâhir olsa, 
cümlesini fakîrlere tasadduk etsem, yine imâm ile berâber alınan 
iftitâh tekbîrinin sevâbına nâil olamam.) Ondan sonra, (Yâ 
Ömer! Sen ne dersin bu iftitâh tekbîrinin hakkında?) dedikde, 
hazret-i Ömer “radıyallahü anh”, (Yâ Resûlallah “sallallahü te⬠
lâ aleyhi ve sellem”! Mekke ve Medîne arası dolu devem olsa ve 
bunların yükleri cevâhir olsa, cümlesini fakîrlere tasadduk etsem, 
yine imâm ile berâber alınan iftitâh tekbîrinin sevâbına nâil ola¬ 
mam) dedi. Ondan sonra, (Yâ Osmân sen ne dersin bu iftitâh tek¬ 
bîri hakkında?) dedikde, hazret-i Osmân zin-nûreyn “radıyallahü 
anh” (Yâ Resûlallah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”! Gece iki 
rek’at nemâz kılsam, her birinde Kur’ân-ı azîm-üş-şânı hatm eyle- 
sem, yine imâm ile berâber alınan iftitâh tekbîrinin sevâbına nâil 
olamam) dedi. Ondan sonra, (Yâ Alî! Sen ne dersin bu iftitâh tek¬ 
bîri hakkında?) dedikde, hazret-i Alî “kerremallahü vecheh”: (Yâ 
Resûlallah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”! Mağrib ile meşrik 
arasındaki kâfirlerin hepsi, müslimânları yok etmek için saldırsa- 
lar, Rabbim bana kuvvet verse, bunlarla cihâd edip, cümlesini 
kati eylesem, yine imâm ile alınan iftitâh tekbîrinin sevâbına nâil 
olamam) dedi. 

Sonra Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, (Ey benim 
ümmet ve Eshâbım! Yedi kat yerler ve yedi kat gökler kâğıd olsa 
ve deryâlar mürekkeb olsa ve bütün ağaçlar kalem olsa ve cümle 
melâike kâtib olsalar ve kıyâmete kadar yazsalar, yine imâm ile alı¬ 
nan iftitâh tekbîrinin sevâbım yazamazlar) buyurdu. 

Ve eğer, Allahü azîm-üş-şânın yaratdığı melekler bu kadar mı¬ 
dır? dersen, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, mi’râ- 


- 262 - 



ca çıkdığı gece, Cenneti ve Cehennemi ve beyt-i ma’mûru, melâi- 
ke tavâf edip giderlerdi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” 
etdi: (Yâ karındaşım Cebrâîl! Bu beyt-i mamûru tavâf edip giden 
melâike geri dönmüyor. Onlar nereye giderler?) Cebrâîl “aleyhis- 
selâm” etdi: (Yâ Habîballah! Ben halk olunduğum günden bugü¬ 
ne kadar, bu beyt-i ma’mûru tavâf edip giden melâikenin geri dön¬ 
düğünü görmedim. Bir kere tavâf edene, -kıyâmete değin- bir da- 
hâ nevbet gelmez) dedi. 

Bir kimse nemâzda, E’ûzü Besmele okudukda, Allahü azîm- 
üş-şân, o kula, bedenindeki kılların sayısınca sevâb verir. Ve bir 
Fâtiha-i şerîfe okudukda, Allahü teâlâ hazretleri, o kula kabûl ol¬ 
muş hac sevâbı verir. Ve rükû’a vardıkda, Allahü azîm-üs-sân, o 

5 S 5 5' 

kula nice bin altın sadaka vermiş sevâbı ve rükû’da sünnet üzere 
üc kerre tesbîh etdikde, o kula, Allahü azîm-üs-sân hazretleri, 
gökden inen dört kitâbı ve yüz suhufu okumuş kadar sevâb verir. 
(Semi’allahü limen hamideh) dedikde, o kulu, Allahü azîm-üş- 
şân, rahmet deryâsma gark eder. Secdeye vardıkda, o kula, Alla¬ 
hü azîm-üş-şân, insanlar ve cinnîler adedince, sevâb verir. Secde¬ 
de sünnet üzere üc kerre tesbîh etdikde, o kula, Allahü azîm-üs- 
sânın bahş etdiği fezâil çokdur. Ammâ, birkaçını beyân etmişler¬ 
dir: 

Evvelki fazîleti, Arş ve Kürsî ağırlığınca sevâb verse gerek- 
dir. İkincisi, Allahü azîm-üş-şân o kulunu mağfiret etse gerek- 
dir. Üçüncü fazîleti, o kul öldükde, Mikâîl “aleyhisselâm” o 
kulun kabrine kıyâmete değin devâm etse gerekdir. Dördüncü¬ 
sü, kıyâmet gününde, Mikâîl “aleyhisselâm” o kulu mubârek 
kanadı üzerine alıp, şefâ’at etse ve Cennet-i a’lâya götürse ge¬ 
rekdir. 

Ve ka’de-i ahîreye oturdukda, Allahü azîm-üş-şân, o kula fuka- 
rây-ı sâbirîn sevâbı verir. 

Fukarây-ı sâbirîn, agniyây-ı şâkirînden beşyüz yıl evvel Cenne¬ 
te girse gerekdir. Agniyây-ı şâkirîn, onları görünce, ne olaydı da 
dünyâda iken, fukarây-ı sâbirînden olsaydık diye temennîde bu¬ 
lunsalar gerekdir. 

Süâl melekleri kabre geleler, 
nemâzı doğru kıldın mı diyeler. 

Hemen kurtuldun mu sandın ölünce? 
senin için azâb hâzır diyeler. 


- 263 - 



CENNAT-I ALI YY AT HAKKINDA 

Sekiz Cennetin, sekiz kapısı vardır ve sekiz de miftâhı vardır. 
Evveli, beş vakt nemâz kılan mü’minlerin îmânıdır. İkincisi, Bes- 
mele-i şerifedir. Altısı dahî, Fâtiha-i şerîfenin içindedir. Sekiz Cen¬ 
net: 

1- Dâr-ı celâl. 2- Dâr-ı karâr. 3- Dâr-ı selâm. 4- Cennetül-huld. 
5- Cennetül-Me’vâ. 6- Cennetül-Adn. 7- Cennetül-Firdevs. 8- Cen- 
netül-Na’îm. 

Dâr-ı celâl, beyâz nârdandır. 

Dâr-ı karâr, kırmızı yâkutdandır. 

Dâr-ı selâm, yeşil zeberceddendir. 

Cennet-ül-Huld, mercandandır. 

Cennetül-Me’vâ, gümüşdendir. 

Cennetül-Adn, altındandır. 

Cennetül-Firdevs, hem altından ve hem gümüşdendir. 

Cennetül-Na’îm, kırmızı yâkutdandır. 

Cennete giren mü’minler, ebedî orada kalırlar, hiç çıkmazlar. 
Orada olan hûrilerin, âdetleri ve lohusalıkları ve yaramaz huyları 
yokdur. İstedikleri her dürlü yiyecek ve içecek hâzır olarak önleri¬ 
ne gelir. Pişirmek ve koparmak gibi şeylerden uzakdırlar. Başları 
üzerinde, kuşlar uçar. Mü’minler, köşklerinde oturur iken, bunları 
görür. Eğer sen dünyâda iken bana böyle yakın gelseydin, ben se¬ 
ni kebâb ederdim, diye kalbine geldiği ânda, nârdan tabak içinde 
henüz pişmiş olarak, gelip onu yimeğe başlar. Kemiklerini bir yere 
yığar ve kalbine gelir ki, şimdi bu, yine kuş olsaydı. Kalbine geldi¬ 
ği ânda, o evvelki gibi, kuş olup, uçar gider. 

Cennetin toprağı miskden ve bâlâsının bir kerpici gümüşden, 
bir kerpici altındandır. 

Cennet ehlinin her birine, yüz er kuvveti verilse gerekdir. Ve 
Cennet ehlinin her birine, en az yetmiş hâri ve iki dünyâ hâtunu 
verilse gerekdir. 

Ve dahî, Cennetde dört ırmak akar. Bunların menba’ı bir, akı¬ 
şı ayrı ayrı olup, bunların her birinin lezzeti, birbirine uymaz. On¬ 
ların birisi, sâfi su ve birisi, hâlis süt ve birisi Cennet şerâbı ve biri¬ 
si de sâf baldır. 

Cennetde yüksek köşkler vardır. Eğilince, mü’minler onlara bi¬ 
nerler ve istedikleri yere götürürler. (Bunların dünyâda misâli, 
şimdiki hâlde, yürüyen merdivenler ve tayyârelerdir.) 


- 264 - 




Cennetde Tûbâ ağacı vardır. Bu ağacın, kökleri yukarıda, dal 
ve budakları, aşağıya doğru sarkmakdadır. Bunun, dünyâda mis⬠
li, ay ve güneşdir. 

Ve dahî, Cennet ehli, yimek ve içmek tadını ve zevkini duyar¬ 
lar ve lâkin ifrâzât hâcetini hissetmediklerinden bu gibi beşerî ihti¬ 
yâç ve ızdırâblarından beridirler. 

Allahü teâlâ, Cennetde mü’min kullarına hitâb edip: (Kulla¬ 
rım! Benden dahâ ne istersiniz ki vereyim. Siz zevk ve safâda 
olun!) buyura. Kullar dahî, yâ Rabbî! Bizi Cehennemden âzâd ey¬ 
ledin ve Cennetine idhâl edip, bu kadar hûri ve gılman ve vildan 
verdin. Bunlardan ma’dâ, akla gelmedik ve gözler görmedik ve 
kulaklar işitmedik, bu kadar ni’metler verdin. Dahâ bir şey iste¬ 
meğe hayâ ederiz dedikde, Rabbül-âlemîn yine hitâb edip: (Kul¬ 
larım! Sizin benden, bunlardan başka isteyeceğiniz var) dedikde, 
kullar dahî, yâ Rabbî, dahâ istemeğe yüzümüz yokdur. Ve hem de 
ne isteyeceğimizi bilmiyoruz, dediklerinde, Rabbül-âlemîn buyur¬ 
sa gerek, (Kullarım! Dünyâda size bir mes’ele iktizâ edince ne ya¬ 
pardınız?) Onlar dahî, ulemâya başvururduk ve o mes’eleyi öğre¬ 
nip, müşkilimiz hâl edilirdi dedikde, Hak sübhânehü ve teâlâ haz¬ 
retleri, (Şimdi dahî, öyle yapınız ve ulemâya danışınız, haber alı¬ 
nız! Ve her ne haber verirlerse, size vereyim) diye buyurdukda, 
ulemâ da: Sizler Cemâlullahı unutdunuz mu? Dünyâda iken, der¬ 
diniz ki, Rabbimiz Cennetde, mekândan münezzeh olduğu hâlde 
cemâlini bize gösterse gerek, diye arzû ederdiniz. İşte onu isteyi¬ 
niz deyip, onlar dahî rü’yet-i cemâlullahı istediklerinde, Allahü 
azîm-üş-şân, mekândan münezzeh olduğu hâlde, cemâl-i bâkemâ- 
lini gösterse gerek. Hak teâlânın cemâl-i pâkini gördükde, nice 
bin yıllar, hayran kalsalar gerekdir. 

Ve dahî, Cennetde kişi, köşkünde otururken, etrafında, pen¬ 
cereler önlerinde meyveler vardır. Kullar, o meyveleri gördükde, 
uzanayım, o dalı çekeyim de, meyveyi koparıp, yiyeyim diye, hâ- 
tırına geldikde, oturduğu yerden, kalkmağa ve dalı çekmeğe hâ- 
cet kalmaz. Hemen oturduğu yere istediği dal önüne gelir, mey¬ 
veyi koparır, ağzına koyar ve çiğneyip, henüz lezzeti buğazına 
ulaşmadan, kopardığı yerden, bir dahâsı biter. Ağzına koyduğun¬ 
da, olgun ve lezîzdir. Böylece (Rabbül-izze), tâze bitirse gerek¬ 
dir. 

A 

Akıl isen kıl nemâzı, çün se’âdet tacıdır. 

Sen nemâzı öyle bil ki, mü’minin mi'râcıdır. 


- 265 - 



KAZA NEMAZLARI 

Ve dahî, vaktinde edâ edilen [kılınan] nemâzın fazileti pek çok- 
dur. Bunlardan birkaçını beyân etmişlerdir: 

1. ci fazileti budur ki, yüzü nûrlu olur. 

2- Ömrünün berekâtı olur. 

3- Düâsı kabûl olur. 

4- İnsanların hayrlısı olur. 

5- Cümle mü’minler ona muhabbet eder. 

Ve dahî, nemâzı terk etmenin, ya’nî özrsüz olarak, vaktin¬ 
den sonra kılmanın onbeş zararı vardır. İşbu zararların beşi 
dünyâda, üçü vefât ederken, üçü kabrde, dördü arasât meydâ- 
nmdadır. 

Dünyâdaki beş zararı: 

1- Yüzünde nûr olmaz. 

2- Ömründe berekât olmaz. 

3- Düâsı kabûl olmaz. 

4- Bir mü’min kardeşine yapacağı düâsı kabûl olmaz. 

5- Etdiği şâir ibâdetlerin sevâbı eline girmez. 

Sekerât-ı mevtde olan üç zararı: 

1- Aç olarak ölür. 

2- Susuz olarak ölür. 

3- Hor ölür. Ne kadar ta’âm yise doymaz ve ne kadar su içse 
kanmaz. 

Kabrde olan üç zararı: 

1- Kabri onu sıkar ve kemikleri birbirine geçer. 

2- Kabri ateş dolar. 

3- Onun üzerine bir ejderhâ musallat olur. O ejderhânın adına 
Akra’ denir. Onun elinde bir kamçı ola. O kamçı ile, bir kerre vu¬ 
runca, yerin dibine geçirir, yine çıkar, bir dahâ vurur. Bu hâl, kıyâ- 
mete değin, böylece devâm eder. O kimse, bu azâbı kıyâmete ka¬ 
dar çeker. 

Arasât meydânındaki dört zararı: 

1- Hisâbı şedîd olur. 

2- Allahü azîm-üş-şânın gazabına müstehak olur. 

3- Cehenneme dâhil olur. 

4- Onun alnına üç satır yazı yazılır ki, şunlardır: 

Evvelkisi, bu kimse, Allahın gazabına müstehakdır. 


- 266 - 



İkincisi, bu kimse, Allahü teâlânın hakkını zâyi’ edicidir. 

Üçüncü satır, sen, Allahü azîm-üş-şânın hakkını zâyi’ etdinse, 
bugünkü günde, Allahü teâlânın rahmetinden uzaksın. 

Nemâz dînin direğidir. Bir kimse, nemâz kılarsa, dînin direğini 
dikmiş olur. Bu sûretle, üzerine gölgelik kurar. Ve onun altında se- 
lâmetde olur. 

Bir kimse, bir vakt nemâzı bile bile terk eylese ve sonra kazâ et¬ 
mese o kişinin, üç mezheb üzere, katline fetvâ verilir. Hanefî mez¬ 
hebine göre, katli lâzım gelmez. Ammâ ekber-i kebâirden olarak, 
bir büyük günâh işlemiş olur. Nemâza başlayıncaya kadar hapsi l⬠
zım gelir. Nemâza ehemmiyyet vermediği için, birinci vazîfe oldu¬ 
ğuna inanmadığı için kılmayan kâfir olur. 

Bir kişi, bir vakt nemâzı bile bile terk eylese ve sonra kazâ et¬ 
se, Cehennemde bir Hukbe mikdârı, ya’nî, seksen sene yansa ge- 
rekdir. Bu azâbdan kurtulması için ayrıca tevbe edip yalvarması, 
afv dilemesi de lâzımdır. 

(Ahıretin bir günü, bu dünyânın bin senesi kadardır. Ahıretin 
yılları, ona göre hesâb olunur.) 

[Muhammed Emîn ibni Abidîn “rahmetullahi aleyh” (Redd-ül- 
muhtâr) kitâbında buyuruyor ki, semâvî dinlerin hepsinde, nemâz 
kılmak emr edilmişdir. Adem aleyhisselâm ikindi, Ya’kûb aleyhis- 
selâm akşam, Yûnüs aleyhisselâm yatsı nemâzlarım kılarlardı de¬ 
nildi. Bütün farzlara ve harâmlara inanmak îmânın şartı olduğu gi¬ 
bi, nemâz kılmanın da, vazîfe, borç olduğuna inanmak, îmânın şar¬ 
tıdır. Fekat, nemâz kılmak, îmânın şartı değildir. 

Âkil ve bâliğ olan her müslimân erkeğin ve kadının, özrü yok 
ise, hergün beş kerre nemâz kılması farzdır. Beş vakt nemâz, 
mi’râc gecesinde farz oldu. (Mukaddimet-üs-salât), (Tefsîr-i 
Mazherî) ve (Halebî-yi kebîr)deki hadîs-i şerîfde buyuruldu ki: 
(Cebrâîl aleyhisselâm Kâ’be kapısı yanında iki gün bana imâm 
oldu. İkimiz, fecr doğarken sabâh nemâzmı, güneş tepeden ayrı¬ 
lırken öğleyi, herşeyin gölgesi kendi boyu uzayınca ikindiyi, gü¬ 
neş batarken [üst kenârı gayb olunca] akşamı ve şafak kararınca 
yatsıyı kıldık. İkinci günü de, sabâh nemâzmı, hava aydınlanınca, 
öğleyi, herşeyin gölgesi kendi boyunun iki katı uzayınca, ikindiyi 
bundan hemen sonra, akşamı oruç bozulduğu zemân, yatsıyı ge¬ 
cenin üçde biri olunca kıldık. Sonra yâ Muhammed, senin ve geç¬ 
miş Peygamberlerin nemâz vaktleri budur. Ümmetin, beş vakt 
nemâzın herbirini, bu kıldığımız iki vaktin arasında kılsınlar de¬ 
di). Her gün beş kerre nemâz kılınması emr olundu. Yedi yaşın¬ 
daki çocuğuna nemâz kılmasını emr etmek, on yaşında kılmaz- 


- 267 - 



sa eli ile döğmek, anaya, babaya lâzımdır. Talebeye üç defadan 
fazla vurmak ve sopa ile vurmak câiz değildir. Oruç tutması ve iç¬ 
ki içmemesi için de, çocuk böyle dövülür. Nemâzın farz olduğu¬ 
na, ya’nî birinci vazîfe olduğuna inanmıyan kâfir olur. Farz oldu¬ 
ğuna inanıp da, tenbellikle kılmıyan, kâfir olmaz. (Fâsık) olur. 
Nemâz kılmağa başlayıncaya kadar habs olunur. Hiç müsâmaha, 
merhamet edilmez. Nemâza başlamazsa, ölünceye kadar habsde 
bırakılır. Kan akıncaya kadar dövülür diyenler de vardır. Sâfi’î ve 
Mâlikî mezhebinde de, bir nemâzı tenbellikle kılmıyan kâfir ol¬ 
maz ise de, cezâ olarak öldürülür. Hanbelî mezhebinde, kâfir olur 
ve öldürülür, denildi. Sâfi’î mezhebinde de böyle ictihâd eden 
âlimler vardır. Bir nemâzı, vaktinde cemâ’at ile kılan kimsenin 
müslimân olduğu anlaşılır. Çünki, başka dinlerde nemâz yalnız 
kılınır, cemâ’at ile kılınmaz idi. Hac da ederlerdi. Nemâz, yalnız 
beden ile yapılan ibâdet olduğu için, başkası yerine nemâz kılın¬ 
maz. Zekât, yalnız mal ile yapılan ibâdet olduğu için, özrü olmı- 
yan kimse için, başkası, onun malı ile ve emri ile zekât verebilir. 
Hac, hem beden ile ve hem mal ile yapıldığı için, özrü olanın ye¬ 
rine, bunun parası ile ve emri ile, başkası hacca gidebilir. Ölünce¬ 
ye kadar, hiçbir zemân oruç tutamıyan çok ihtiyâr kimse, oruç ye¬ 
rine her günün orucu için, fakîre fidye denilen malı verebilir. Ne¬ 
mâz için fidye vermek de câiz değildir. Nemâz kılamıyan kimse, 
vasıyyet ederse, öldükden sonra, bunun nemâz borçlarının iskâtı 
için, bırakdığı maldan fidye verilmesi iyi olur. Bırakdığı mal, iskât 
için kifâyet etmezse, (Devr) yapmak câiz olur. Oruç için iskât 
yapmak ise vâcibdir. 


Yaz mevsiminde, şimâl memleketlerinde, şafak yeri kararma¬ 
dan, fecr ağardığı yerlerde, yatsı ve sabâh nemâzlarının vaktleri 
başlamadığı için, hanefîde, bu iki nemâzı kılmak lâzım değildir. 
Büyük müctehid imâm-ı Sâfi’î “rahime-hullahü teâlâ” lâzım oldu¬ 
ğuna ictihâd buyurmuşdur. Fekat âlimlerin çoğuna göre, bunlara 
sabâh ve yatsı nemâzlarmı kılmak farz olmaz. Kazâ etmeleri de l⬠
zım gelmez. Çünki, her iki nemâzın da vakti başlamamışdır. Vak¬ 
ti gelmeden önce kılmak farz değildir. Fekat oruç böyle değildir. 
Bir memleketde hilâl görülünce, her memleketde Ramezân baş¬ 
lar. 


Kendi mezhebine göre, bir farzı yaparken veyâ bir harâmdan 
sakınırken, (Haraç) hâsıl olursa, haraç bulunmıyan, başka bir 
mezheb taklîd edilerek, bu haracdan kurtulmalıdır. Haraç, bir işi 
zahmet ile yapmak veyâ hiç yapamamak demekdir. Haraç bulun- 
mıyan başka mezheb yoksa, haraca sebeb olan şey, zarûret ile 
mevcûd ise, bu farzı yapmak ve harâmdan sakınmak afv olur. Za- 


- 268 - 







rûret ile mevcûd değilse, bu şey terk edilerek, haracdan kurtulma¬ 
lıdır. 511.ci sahîfeye bakınız! 

Sabâh nemâzına geç gelen, cemâ’ati kaçırmamak için, sünneti 
terk eder. Vakti kaçırmamak için sünneti terk etmesi dahâ lâzım¬ 
dır. Cemâ’ate yetişebilecek ise, sünneti câmi’in hâricinde veyâ di¬ 
rek arkasında kılar. Böyle yer yoksa, cemâ’atin yanında kılmaz. 
Sünneti terk eder. Çünki mekrûh işlememek için sünnet terk edi¬ 
lir. 

Özr ile kılınamıyan farzlara (Fevâit) denir ki, kaçırılan nemâz- 
lar demekdir. Özrsüz, tenbellikle kılınmıyan nemâzlara (Metrûkât) 
denir ki, özrsüz terk edilen demekdir. Fıkh âlimleri, kazâya kalan 
nemâzlara fâiteler demişler, terk edilen nemâzlar dememişlerdir. 
Çünki, özrsüz, nemâzı vaktinde kılm amak büyük günâhdır. Kazâ 
etmekle bu günâh afv olmaz. Ayrıca tevbe etmek veyâ hacc-ı meb- 
rûr yapmak lâzımdır. Kazâ edince, yalnız terk etmek, kılm amak 
günâhı afv olur. Kazâ etmeden yapılan tevbe sahîh olmaz. Çünki, 
günâhı bırakmak, tevbenin şartıdır. 

Nemâzı vaktinden sonraya bırakmak için özr beşdir: Düşman 
karşısında oturarak ve kıbleden başka tarafa dönerek ve hayvân 
üstünde giderek de kılmağa imkân olmazsa, müsâfir, yolda hırsız, 
eşkıyâ, yırtıcı hayvâna yakalanacaksa, ananın veyâ çocuğun telef 
olacağı zemân ebenin nemâzı gecikdirmesi özr olur. Dördüncü 
özr, unutmak, beşincisi uyumakdır. Vakt çıkmadan iftitâh tekbî¬ 
ri alabilmek Hanefîde, bir rek’at kılabilmek ise, Şâfi’îde (Edâ) 
olur. 

Farzları kazâ etmek farzdır. Vâcibleri kazâ etmek vâcibdir. 
Sünneti kazâ ederse, sünnet sevâbı kazanır. Beş vaktin farzı ile vit¬ 
rin edâları ve kazâlarında sırayı gözetmek lâzımdır. Fekat vaktin 
sonunda lâzım olmaz. Ya’nî kazâ kılabilmek için vaktin farzı kaz⬠
ya bırakılmaz. Fâitesi olduğunu unutursa veyâ fâite adedi altı olur¬ 
sa tertîb yine sâkıt olur. Fâitelerin adedi altıdan aşağı düşerse, ter- 
tîb avdet etmez. Tertîbsiz kılınan farzlar, fâsid olurlar ise de, aded- 
leri, altı olursa, beşinci vakt çıkınca hepsi sahîh olurlar. Meselâ, sa¬ 
bâh nemâzım kılmıyan kimse, bunu hâtırladığı hâlde, öğleyi, asrı, 
akşamı, yatsıyı ve vitri kılsa, hiçbiri sahîh olmaz ise de, güneş do¬ 
ğunca hepsi sahîh olur. 

Fâite nemâzları fevren, ya’nî acele kazâ etmek lâzımdır. An¬ 
cak, çoluk çocuğunun nafakasını kazanacak kadar ve beş vakt ne- 
mâzın sünnetlerini ve duhâ, tesbîh ve tehıyyet-ül-mescid nemâz- 
larını kılacak kadar gecikdirmek câiz olur. Ibni Abidîn, abdestin 
sünnetlerinde diyor ki, (Câiz demek, memnu’ değildir demekdir. 
Tenzîhen mekrûh olan şeye de câiz denir.) O hâlde, câiz denilen 


- 269 - 



şeyi yapmamak, bu sünnet nemâzlar için, bu kazâları da gecikdir- 
memek lâzımdır. Ramezân orucunun kazâsı acele değildir. 

Dâr-ül-harbde müslimân olan, farz olduklarını bilmediği için 
terk etdiği nemâzları, oruçları ve zekâtları kazâ etmez. Fekat, Dâr- 
ül-islâmda olanların, farzları, harâmları bilmemesi özr olmaz. Mür- 
ted, îmâna gelirse, irtidâd zemânında kılmadığı nemâzlarım kazâ 
etmez. Çünki kâfirler islâmiyyetle muhâtab değildirler. Bir sabî, 
yatsıyı kıldıkdan sonra cünüb olsa ve fecrden sonra uyansa, yatsıyı 
kazâ etmesi lâzım olur. Çünki, kılmış olduğu nâfile idi. Uykuda 
farz oldu. Sıhhatde iken kılınmıyan nemâzları, hasta olunca, te¬ 
yemmüm ile, îmâ ile kazâ etmek câiz olur. Kazâya kalan, dört 
rek’at farz, seferî iken de dört rek’at kazâ olunur. Seferde kazâya 
kalan iki rek’at öğle farzı mukîm iken de iki rek’at kazâ olunur. 
Öğlenin farzını kılarken, bugünün öğle nemâzının farzına veyâ öğ¬ 
lenin farzına denir. Fâite nemâz sayısı birden fazla olan, (Evvel ka¬ 
zâya kalmış olan) veyâ (Son kazâya kalmış olan) öğle farzını kazâ 
edebilir. Fekat, bir Ramezân ayının birkaç gününü kazâ ederken, 
günlerin sırasını ta’yîn lâzım değildir. 

Metrük nemâzları kazâ ederken başkalarına belli etmemelidir. 
Çünki, nemâzı vaktinde kılmamak günâhdır. Günâhını izhâr et¬ 
mek de ayrıca günâh olur. Gece gizli yapılan günâhı, gündüz baş¬ 
kalarına anlatmak da günâhdır. İbni Âbidînden terceme burada 
temâm oldu. 

Görülüyor ki, Hanefî mezhebinde, fâite nemâzları acele kazâ 
etmek lâzımdır. Şâfi’î mezhebinde de böyledir. Şâfi’î âlimlerin¬ 
den Şemsüddîn Muhammed Remlî “rahmetullahi aleyh”, fetvâ- 
smda buyuruyor ki, (Özr ile fevt edilmiş nemâzları olanın, Rame- 
zânda terâvîh kılıp, fâiteleri Ramezândan sonra kazâ etmesi gü¬ 
nâh olmaz. Fekat, özrsüz terk edilmiş nemâzları olanın böyle yap¬ 
ması günâh olur. Çünki terk edilmiş nemâzların fevren kazâ edil¬ 
meleri lâzımdır.) Özrsüz terk edilmiş olan nemâzları önce kılma- 
yıp da sünnetleri meselâ terâvîhi önce kılmanın günâh olduğunu, 
sünnetler yerine bu nemâzları kazâ etmek lâzım olduğunu, Şâfi’î 
mezhebinin âlimleri açık olarak bildiriyor. Hanefî mezhebi de 
böyledir. Hanefîde, özr ile kılınamamış olan fâitelerin kazâlarım 
sünnet kılacak kadar gecikdirmek câizdir denilmesi, bunların ka- 
zâlarım gecikdirmemenin dahâ iyi olacağını göstermekdedir. 
Çünki câiz, islâmiyyetde yasak edilmemişdir demekdir. İbni Âbi- 
dîn “rahime-hullahü teâlâ”, akar suyu isrâf etmek câizdir sözünü, 
ya’nî tenzîhen mekrûhdur diye açıklamakdadır. Özr ile fevt edi¬ 
len nemâzların kazâ edilmeleri acele olunca, özrsüz terk edilmiş 
nemâzları sünnetler yerine kılmak lâzım olur, ibni Abidîn “rahi- 


- 270 - 






me-hullahü teâlâ”, (Abdestde üç kerre yıkamak müekked sünnet- 
dir. Suyun kıymetinin yüksek olması, soğuk olması, suya muhtâc 
olmak gibi özrlerle bu sünneti terk etmek mekrûh olmaz) demek- 
dedir. Terk edilmiş nemâzı bir ân önce kazâ edip, büyük günâhdan 
kurtulmak için, sabâh nemâzından başka sünnetler yerine de, bun¬ 
ların kazâsım kılmak lâzım olduğu buradan da anlaşılmakdadır. 
Sünnetler yerine kazâ kılmak, 291.ci sahîfede yazılıdır.] 

MEYYİT İÇİN NEMÂZ İSKÂTI 

9 

[Nemâz iskâtı, meyyiti nemâz borçlarından kurtarmak demek- 
dir. Bunun için nemâzlarının keffâreti verilir. Keffâret verilmesi 
için, ölmeden önce, vasıyyet etmesi ve keffârete yetişecek kadar 
mal bırakması vâcibdir. Ya’nî, bırakdığı malın sülüsü [üçde biri] 
keffâret mikdârından az olmamalıdır. Keffâreti velîsi verir. Meyyi¬ 
tin velîsi, vasıyyet etdiği kimsedir. Yâhud vârislerinden biridir. îs- 
lâmiyyetde dört çeşid velî vardır. Meyyitin velîsi, yetîmin velîsi, ni¬ 
kâhı yapılacak kadının velîsi, köle ve câriyenin velîsi. Bu sonuncu¬ 
suna (Mevlâ) da denir. Bunlardan başka, Allahü teâlânın da velîle¬ 
ri vardır. Bunlara (Evliyâ) da denir. Allahü teâlânın çok sevdiği 
kimselerdir. Bu sevgiye kavuşmak için, bütün sözlerin, işlerin ve 
ahlâkın, Muhammed aleyhisselâmın bildirdiği gibi olmaları lâzım¬ 
dır. Bunlar, hakîkî âlimden kolayca öğrenilir. Hakîkî âlim bulamı- 
yan, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitâblarından öğrenmelidir. (İbni 
Abidîiı) “rahime-hullahü teâlâ” buyuruyor ki, (Fâit, ya’nî özr ile 
kılınmamış nemâzları olan kimse, bunların keffâretlerinin yapılma¬ 
sını vasıyyet etse, her bir farz ve vâcib için, bırakdığı malın sülüsün¬ 
den, yarım sâ’ [2,1 litre], ya’nî beşyüzyirmi dirhem [1750 gram] 
buğday veyâ buğday unu fakîrlere verilir. Hepsini bir fakîre ver¬ 
mek de olur. Kıymetini [altın veyâ gümüş olarak] vermek dahâ iyi¬ 
dir. Vasıyyet eden kimse mal bırakmamış veyâ bırakdığı malın üç¬ 
de biri, keffâret için kâfî değil ise, yâhud hiç vasıyyet etmemiş olup 
da, velîsi az bir para teberru’ ederek keffâretini yapacaksa, bir gün¬ 
lük 1750 x 6 = 10500 gram, ya’nî 10 buçuk kilo ve senelik 3780 kilo 
buğdayı [veyâ 10 kilo buğdayın kıymeti, dâimâ takrîben bir gram al¬ 
tın olduğu için, kıymeti kadar 52,5 veyâ ihtiyâten 60 aded altın lira¬ 
yı yâhud bu liraların ağırlığı kadar [432 gr] bileyzik, yüzük veyâ baş¬ 
ka altın parçaları] ödüne alır. Kılmış olduğu nemâzların da kusûrlu 
olduğunu düşünerek meyyitin ömründen, erkek için oniki, kadın 
için dokuz sene düşüp, mükellef olduğu zemânı bulur. Hanefî mez¬ 
hebinde, hergün altı nemâzın keffâreti lâzım olduğundan, bir güneş 
senesi nemâz keffâreti için lâzım olan [3780 kilo] buğday veyâ da- 


- 271 - 




hâ iyisi, bunun kıymeti olan [altmış aded bir liralık] altın ödüne 
alır. Bunu, nemâzının keffâretinin iskâtı için niyyet ederek bir fa¬ 
kire verir. Fakirin, âkil, bâlig, sâlih, erkek olması lâzımdır. Fakır 
kabûl etdim deyip alır. Sonra vârise hediyye eder. Vâris teslim al- 
dıkdan sonra, ona veyâ başka fakire verir. Böylece mükellef oldu¬ 
ğu sene kadar tekrarlanır. Dahâ fazla altın ödünç almış ise, devr 
adedi o nisbetde az yapılır. Altın lira yok ise, velî, bileyzik, yüzük 
gibi altın eşyâ, bir hanımdan ödüne alır. Bundan (Nemâz kılmadı¬ 
ğı sene adedi x 7,2) gram dartılıp, bir mendile konur. Mendilde, ne¬ 
mâz kılmadığı sene adedi kadar altın lira vardır. 60 adedine darb 
ve fakır adedine bölününce, devr adedi olur. Altın az ise, birinci- 
dekinin yarısı kadar dartılır. Devr adedi birincinin iki misli olur. 60 
yaşında vefât eden erkek için, bir fakîre 60x48 x 7,2 = 20736 gram 
altın verilir. Çünki, bir yıllık nemâz iskâtı 60 altındır. 7 fakır ve 100 
gram altın ile 30 devr yapılır. Veyâ 7 fakır ve 70 gram altın ile 43 
devr yapılır. Devr bitince, sondaki fakır, elindeki altınları velîye 
hediyye eder. Bu da, borcunu öder. Sonra oruç, kurbân ve yemîn 
için devrler yapar. Fekat, bir yemîn keffâreti için, en az on fakîre 
vermek lâzımdır ve bir fakîre bir gün için yarım sâ’dan fazla veri¬ 
lemez. Hâlbuki, bir fakîre bir günde hattâ bir defada, birçok ne¬ 
mâz keffâreti verilebilir. Zekât iskâtı vasıyyetsiz yapılamaz. Mey¬ 
yitin vasıyyeti lâzımdır. Fekat, oruç için vasıyyet şart olmadığından 
zekâtı için de, velînin teberru’ ederek devr yapması iyi olur. Devr- 
lerin hepsi temâm oldukdan sonra, vâris, fakirlere bir mikdâr mal, 
para hediyye eder. 

Keffâret için vasıyyet eden meyyitin bırakdığı malın sülüsü, bü¬ 
tün keffâretleri için yetişmezse velî, vârislerin izni olmadan, sülüs- 
den fazla mal ile keffâret yapamaz. Sülüs keffâretlere yetişiyor, fe¬ 
kat borcu varsa, alacaklı iskâtı için verse de, keffâretden önce bor¬ 
cu ödenir. Hakkını aldıkdan sonra, keffâret için hediyye etmesi câ- 
iz olmaz. Çünki, keffâret yalnız vârisin hibe etdiği mal ile olur. Bü¬ 
tün ömrünün nemâzlarının keffâreti için vasıyyet edenin ömrü bi¬ 
linmiyorsa, vasıyyet bâtıl olur. Fekat sülüs, ömrünün nemâzları 
için tahmin edilenden az ise, sülüsün hepsini vasıyyet etmiş olaca¬ 
ğından, belli mikdâr malın vasıyyeti olur ve sahîh olur. 

Meyyit vasıyyet etmiş olsa dahî, velînin [ya’nî vârisinin veyâ 
vasînin] keffâret yapmak için teberru’ yapması vâcib değildir. 
Meyyitin sülüsü keffâretlerine yetişecek kadar mal bırakması ve 
bu sülüs ile keffâret yapılmasını vasıyyet etmesi vâcibdir. Sülü¬ 
sün bir kısmı ile devr yapılmasını, geri kalanının vârislere veyâ 
başkalarına teberru’ edilmesini vasıyyet ederse, vâcibi terk et¬ 
miş olur. Bu ise, günâhdır. Bunun için, sülüsün bir kısmı ile devr 


- 272 - 







yapılmasını, geri kalanı ile Kur’ân-ı kerîm ve tehlîl hatmleri yapıl¬ 
masını vasıyyet etmek sahih olmaz. Bundan başka ücret ile 
Kur’ân-ı kerîm okumak câiz değildir. Ücreti alan da, veren de gü¬ 
nâh işlemiş olur. Ücret ile, Kur’ân-ı kerîm öğretmek câiz olur de¬ 
nildi ise de, okumak câiz olur diyen olmamışdır. 

Nemâzlarımı vârisim kılsın diye vasıyyet eden meyyitin vârisi¬ 
nin, bunun nemâzlarım kazâ etmesi sahih olmaz. Fekat bir kimse, 
nemâz kılar veyâ oruç tutar ve sevâbım bir meyyite hediyye ederse, 
sahih olur. Ölüm hastasının, kendi nemâzlarının fidyelerini verme¬ 
si câiz değildir.) İbni Âbidînden terceme temâm oldu. 

Ahmed Tahtâvî “rahmetullahi aleyh” (Merâk-ıl-felâh) hâşiye- 
sinde diyor ki, tutulamıyan oruçların fidyelerini vererek iskât edil¬ 
meleri nass ile bildirilmişdir. Nemâz, orucdan dahâ mühim olduğu 
için, nemâzın da oruç gibi olacağını âlimlerimiz sözbirliği ile bildir¬ 
mişlerdir. Nemâz iskâtının aslı yokdur diyen din adamı, kendi câ- 
hilliğini bildirmiş olur. Bu sözü ile âlimlerin sözbirliğine karşı gel- 
mekdedir. 

Bir hasta, yatarken başı ile îmâ ederek de nemâz kılamaz ise, kı¬ 
lamadığı bu nemâzları beş vaktden az olsa bile, bunlar için vasıyyet 
etmesi lâzım olmaz. Bunun gibi, seferde ve hastalıkda oruç tutamı- 
yan da, bunları kazâ edecek kadar ikâmet ve sıhhat zemânı bula¬ 
mazsa, vasıyyet etmez. Sadaka-i fıtr, zevcesinin nafakası, hac ihra¬ 
mındaki cinâyetleri, haccı, adak sadakaları için de vasıyyet edilir. 
Vasıyyet etmemiş olan meyyit için vârisinin veyâ herhangi birinin 
teberru’ etmesi inşâallah câiz olur. Hac için vasıyyet edenin vekili, 
meyyitin şehrinden veyâ bırakdığı malın sülüsünün kifâyet etdiği 
yerden; teberru’ eden ise, dilediği yerden hacca gider. Meyyit için 
hiç kimsenin ücretli veyâ ücretsiz oruç tutması ve nemâz kılması sa¬ 
hih olmaz. Bu husûsdaki hadîs-i şerif mensûhdur. Keffâret olarak 
verilen sadaka vâsıtası ile, Allahü teâlâ, meyyitin borçlarını afv 
eder. Şâfi’î (Envâr) kitâbında, (Meyyitin kılmadığı nemâzlar için 
fidye vermesi vâcib değildir. Verilirse, iskât olmaz) diyor. Mâliki ve 
şâfi’îler, hanefîyi taklîd ederek devr yaparlar. 

Meyyitin vasıyyet etdiği mal mikdârı, keffâret için kâfi gel¬ 
mezse veyâ bırakdığı malın sülüsü kâfi gelmezse yâhud hiç vasıy- 
yet etmemiş ise, bir kimsenin teberru’ etdiği az bir mal ile borçla¬ 
rının hepsini iskât edebilmek için devr yapılır. îskât niyyeti ile bir 
fakire verilir. Fakir aldıkdan sonra, bunu velîye veyâ bir başkası¬ 
na hediyye eder. Bunun kabz etmesi, ya’nî eline alması lâzımdır. 
Bu da meyyitin borcunun iskâtı için diyerek, bunu teberru’ ede¬ 
rek bir fakire verir. Tahtâvî hâşiyesinden terceme burada temâm 
oldu.] 


- 273 - 


İslâm Ahlâkı - F:18 





CUM’AYA DAİR 

Ve dahî, Cum’a nemâzının sahîh olması şartları yedidir: 

1- Nemâz kılacak yer, mısr olmak, ya’nî şehr denecek kadar bü¬ 
yük olmakdır. 

2- Hutbe okumakdır. 

3- Hutbeyi nemâzdan önce okumakdır. 

4- Orada imâm veyâhud devlet reîsi tarafından me’zûn nâibi ol- 
makdır. 

5- Öğle vaktinde kılınmakdır. 

6- Cemâ’at bulunmakdır. İmâm-ı a’zama ve imâm-ı Muhamme- 
de göre “rahime-hümallahü teâlâ”, bâliğ ve âkil ve erkek imâmdan 
gayrı, üç âdem ve imâm-ı Ebû Yûsüfe göre “rahime-hullahü te⬠
lâ”, imâmdan gayri iki âdem olmakdır. Esah olan, Tarafeyn kavli¬ 
dir. 

7- Nemâza herkesin gelmesi serbest olmakdır. 

(Hindiyye) fetvâsında diyor ki, (Hür, sağlam ve seferî olmıyan 
erkeklerin Cum’a nemâzı kılmaları farz-ı ayndır. Seferde olana ve 
hastaya ve kadınlara Cum’a nemâzı kılmak farz değildir. Şiddetli 
yağmur ve hükümet adamının zulmünden korkanlara da farz ol¬ 
maz. Âmir, kumandan ve iş veren, emrinde olanı Cum’a nemâzın- 
dan men’ etmez. O kadar zemânın ücretini kesebilir. Fâsık olan 
imâm Cum’a kıldırırsa, buna mâni’ olamıyanın buna uyması, bu¬ 
nun için Cum’a nemâzmı terk etmemesi lâzımdır denildi. Başka 
nemâzlarda, sâlih imâmın kıldırdığı câmi’e gitmeli, fâsık imâm ar¬ 
kasında kılmamalıdır. Her kadının, herhangi bir nemâzı cemâ’at 
ile kılmak için câmi’e gitmeleri mekrûhdur.) 

Bir kimse, imâma, Cum’a nemâzının ikinci rek’atının rükû’un- 
da yetişse, imâm-ı Muhammede göre “rahime-hullahü teâlâ”, öğle 
nemâzmı kılar. îmâm-ı a’zama ve imâm-ı Ebû Yûsüfe göre “rahi¬ 
me-hümallahü teâlâ”, teşehhüdde dahî yetişse, Cum’ayı kılar. Ve 
hatîb efendi hutbe okurken, bir kimse nâfile kılsa, iki rek’at kılar, 
ziyâde kılmaz. Ve eğer, Cum’a sünneti ise, iki rek’at kılar da mı se¬ 
lâm verir, yoksa dört rek’ati tekmil eder mi? Bu husûs, ihtilâflıdır. 
Esah olan, dört rek’ati temâmlar. 

Cum’anın vâcibi beşdir: 

1- Ezân vaktinde her şeyi terk etmekdir. 

2- Câmi’e sa’y ederek gitmek. 

3- Hatîb efendi hutbedeyken nâfile kılmamak. 

4- Dünyâ kelâmı söylememek. 


- 274 - 



5- Sükût eylemek. 

Cum’anın müstehabı altıdır: 

1- Râyiha-i tayyibe, 

2- Misvâk, 

3- Pâk libâs, 

4- Tebkîr, [Tebkîr, Cum’a nemâzı için, câmi’e erken gitmeğe 
derler. Zemân-ı se’âdetde, Eshâb-ı kirâm “radıyallahü teâlâ an- 
hüm ecma’în”, sabâh nemâzından sonra, dağılmayıp, Cum’adan 
sonra dağılırlardı. Bu ümmetden ilk terk olunan şey, tebkîr sünne¬ 
tidir.] 

5- Gusl etmekdir. 

6- Salevât okumakdır. 

Cum’anın mekrûhları beşdir: 

1- Hatîb efendi hutbede iken selâm vermekdir. 

2- Kur’ân-ı kerîm okumak. 

3- Aksıran kimseye (Yerhamükellah) demek. 

4- Yimek ve içmek. 

5- Mekrûh olan her ameli işlemek. [Hatîb efendinin hutbeyi 
uzatması da mekrûhdur.] 

Minârede okunan birinci Cum’a ezânından sonra, hatîb efendi, 
minberin yanında, Cum’anın ilk sünnetini kılar. Sonra minber önü¬ 
ne gelip, ayakda, kıbleye karşı, kısa düâ edip, minbere çıkar ve ce- 
mâ’ate karşı oturup, ikinci ezâm dinler. Sonra ayakda hutbeye baş¬ 
lar. 

[Vehhâbî denilen kimseler, Ehl-i sünnet mezhebinde değildir. 
Mezhebsizdir. Bunlara (Vehhâbî) veyâ (Necdî) denir. Vehhâbîli- 
ği ingilizler kurdu. Abdülvehhâb oğlu Muhammed adındaki 
Necdli soysuz, câhil bir din adamı vâsıtası ile kurdular. Kitâbla- 
rında, vehhâbî olmıyan müslimânlara müşrik, kâfir diyorlar. 
Bunları öldürmek, kadınlarını, kızlarını, mallarını ganîmet olarak 
almak câizdir yazıyorlar. Bol para vererek, topladıkları mezheb- 
siz, câhil din adamlarını vehhâbî yaparak, her memleketde açdık- 
ları, (Râbıta-tül’âlem-il-islâmî) ismindeki vehhâbî merkezlerine 
gönderiyorlar. Bunların islâmiyyete uymıyan yazılarını, [Dünyâ 
İslâm âlimleri birliğinin fetvâsı diyerek] bütün İslâm memleketle¬ 
rine yayıyorlar. Her sene, hâcılara parasız dağıtıyorlar. Bu yazı¬ 
lardan birinde, (Kadınların Cum’a nemâzı kılmaları farzdır) di¬ 
yor. Kadınları, kızları zor ile Cum’a nemâzına gönderiyorlar. Ka¬ 
dın, erkek karışık nemâz kılıyorlar. Bir yazılarında da, (Cum’a 
ve bayram hutbeleri, cemâ’atin anladığı dil ile okunur. Arabî 


- 275 - 



okumamalıdır) diyor. Böyle fetvâlarına İslâm memleketlerindeki 
hakîkî din âlimleri vesîkalarla cevâb vermekdedirler. Bu doğru 
cevâblardan biri, Hindistânın çeşidli yerlerindeki ehl-i sünnet 
âlimlerinin fetvâlarıdır. Meselâ, Madras müftîsi allâme hibrünnih- 
rir vel-fehhâme sâhibüt-takrîr vettahrîr mevlânâ Muhammed Te- 
mîm bin Muhammed Madrâsî “nevverallahü merkadehu” buyu¬ 
ruyor ki: 

Hutbenin hepsini arabîden başka dil ile okumak veyâ hem ara- 
bî, hem de tercemesi ile birlikde okumak mekrûhdur. Hutbenin 
hepsini arabî okumak vâcibdir. Çünki, Resûlullah “sallallahü aley¬ 
hi ve sellem”, her hutbesini yalnız arabî okumuşdur. (Bahrür-râık) 
kitâbında, bayram nemâzlarım anlatırken diyor ki, (Terâvîh ve 
Küsûf nemâzlarından başka nâfile nemâzlar cemâ’at ile kılı nmaz. 
Bayram nemâzları hep cemâ’at ile kılındığı için, nâfile olmadıkla¬ 
rı, vâcib oldukları anlaşılır). Görülüyor ki, Resûlullahın “sallallahü 
aleyhi ve sellem” devâmlı olarak yapdığı ibâdetin vâcib olduğu an- 
laşılmakdadır. Allâme Zebîdî “rahime-hullahü teâlâ ”, (İhyâ) şer¬ 
hinde diyor ki, (Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” devâm- 
lı yapdığı ibâdet vâcib olur. Farz olduğunu göstermez.) Allâme 
müftî Ebüssü’ûd efendi “rahime-hullahü teâlâ”, (Feth-ullah-il- 
mu’în) kitâbında diyor ki, (Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sel¬ 
lem” devâmlı olarak yapması, bunun vâcib olduğunu gösterir.) [İb- 
ni Abidîn “rahime-hullahü teâlâ”, abdestin sünnetlerinde buyuru¬ 
yor ki, (Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” devâmlı 
yapdığı ibâdet, hiç terk etmemiş ise, sünnet-i müekkede olur. Terk 
etmemekle berâber, terk edeni inkâr etmiş ise, vâcib olur. Çünki, 
inkâr etmemek, hükmen terk etmek olur. Bunun içindir ki, Ebüs¬ 
sü’ûd efendi, hiç terk etmeden devâm etdiği şey, vâcib olur demiş- 
dir.) Her ikisini de özrsüz terk etmenin tahrîmen mekrûh olduğu¬ 
nu, nemâzın mekrûhlarmın sonunda bildirmekdedir.] Resûlullahın 
“sallallahü aleyhi ve sellem” hutbeleri devâmlı olarak yalnız arabî 
okuması, arabî okumanın vâcib olduğunu göstermekdedir. Bunun 
için, hutbeleri arabîden başka lisân ile okumak veyâ hem arabî, 
hem de tercemesini okumak tahrîmen mekrûh olur. Çünki, birin¬ 
cisinde, arabî okumak terk edilmiş olur. İkincisinde ise, hutbenin 
yalnız arabî olması terk edilmiş olur. Her ikisinde de, Resûlullahın 
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” devâmlı yapdığı şey terk edilmiş 
olur. Bunun gibi, nemâza başlarken tekbîri arabî söylemek ve bun¬ 
lar arasında (Allahü ekber) demek ayrı ayrı iki şeydir. İkisinden 
birini terk etmek, tahrîmen mekrûh olmakdadır. Çünki, Resûlul¬ 
lah “sallallahü aleyhi ve sellem”, hep Allahü ekber dediği için, bu- 


- 276 - 




nu söylemek vâcib olmuş, terk etmek de, tahrîmen mekrûh olmuş- 
dur. İbni Âbidîn “rahime-hullahü teâlâ ” (Redd-ül-muhtâr)da bu¬ 
yuruyor ki, (Mekrûh, vâcibin veyâ sünnetin terk edilmesidir. Bi¬ 
rincisi tahrîmen, İkincisi ise tenzîhen mekrûh olur.) (Halebî-yi ke¬ 
bîrde diyor ki, (Sünneti terk etmek, tenzîhen mekrûh olur. Vâci- 
bi terk etmek, tahrîmen mekrûh olur.) (Fetâvâ-yi Sirâciyye)de 
(Hutbeyi fârisî okumak câizdir) diyor. Bu sözü ele alarak, hutbeyi 
arabîden başka lisân ile okumak câiz olup, tahrîmen ve tenzîhen 
mekrûh değildir diye fetvâ vermek bâtıldır. Çünki, Sirâciyyenin 
sözü (sahîh olur) demekdir. Bu da, mekrûh olmadığını bildirmez, 
îbni Abidîn “rahime-hullahü teâlâ”, (Redd-ül muhtâr)da buyuru¬ 
yor ki, (Sahîhdir demesi, mekrûh olmadığını göstermez.) Muham- 
med Abdülhayy Luknevî “rahime-hullahü teâlâ”, (Umdet-ür- 
ri’âye) kitâbında diyor ki, (Hutbenin arabî okunması şart değildir. 
Fârisî veyâ başka lisân ile okumak câiz olur sözü, nemâzın câiz ola¬ 
cağını bildirmekdedir. Ya’nî, Cum’a nemâzının sahîh olması için, 
hutbe okumak şartı yerine getirilmiş olur demekdir. Yoksa, hutbe 
kerâhetsiz olur demek değildir. Çünki, Resûlullah “sallallahü 
aleyhi ve sellem” ve Eshâb-ı kirâmın hepsi “radıyallahü anhüm” 
hutbeyi her zemân yalnız arabî olarak okumuşlardır. Bunlara mu- 
hâlefet, tahrîmen mekrûh olur.) Tâbi’în ve Tebe’i tâbi’în “rahime- 
hümullahü teâlâ” de, hutbeyi, her zemân, her yerde yalnız arabî 
okudular. Arabîden başka lisân ile okumadıkları gibi, arabî ve ter- 
cemesini birlikde okuyan da hiç olmadı. [Hâlbuki, bunların Asya- 
da ve Afrikada, hutbelerini dinliyenlerin hiçbiri arabî bilmiyorlar, 
hutbede söylenilenleri anlamıyorlardı. Onların anlamaları için ter- 
cemelerini de söylemeleri, yeni müslimân olanlara, islâmiyyeti öğ¬ 
retmeleri lâzım olduğu hâlde, hutbelerde arabîden başka dil ile 
okumağı câiz görmediler. İslâmiyyeti onlara hutbelerin dışında an- 
latdılar. Hutbeleri de anlamaları için ve islâmiyyeti iyi öğrenmele¬ 
ri için, onların arabî öğrenmelerini emr etdiler. Biz de, bu âlimler 
gibi yapmalıyız.] 


Bunlara muhâlefet ederek, hutbeleri arabîden başka dil ile 
okumak, (Bid’at) olur. Tahrîmen mekrûh olur. Birincisine tah¬ 
rîmen demek ve İkincisine tenzîhen demek bâtıldır. Çünki, ten¬ 
zîhen mekrûh, sünneti terk etmeğe denir. Resûlullah “sallallahü 
aleyhi ve sellem” hutbenin hepsini her zemân yalnız arabî oku¬ 
duğu için, hutbenin hepsini yalnız arabî okumak vâcibdir. Bu 
vâcibi terk etmek, nasıl tenzîhi olur? Tahrîmen mekrûh olan şe¬ 
yi terk etmek vâcibdir. Mevlânâ Bahr-ul-ulûm “rahime-hullahü 
teâlâ”, (Erkân-ül-erbe’a)da diyor ki, (Tahrîmen mekrûh olan 


- 277 - 



şeyi terk etmek vâcibdir. Bu mekrûhu yapmak, bu vâcibi terk et¬ 
mek olur.) 

Tahrîmen mekrûh olan şeyi her zemân yapan kimse âdil değil¬ 
dir. îbni Âbidîn “rahime-hullahü teâlâ ”, (Redd-ül-muhtâr)da ne- 
mâzın vâciblerine başlarken, îbni Nüceymden “rahime-hullahü 
teâlâ” alarak diyor ki, (Tahrîmen mekrûh işlemek küçük günâh- 
dır. Küçük günâha devâm etmek, adâleti giderir.) Hutbelerin ter- 
cemelerini de okuyan hatîblerin adâletleri yok olarak fâsık olur¬ 
lar. Arkalarında nemâz kılmak tahrîmen mekrûh olur. (Nûr-ul- 
îzâh)da ve (îbni Abidîn)de diyor ki, (Köle, köylü ve veled-i zinâ 
câhil iseler, bunların ve fâsık ile bid’at ehlinin ise, âlim olsalar da, 
imâm olmaları mekrûhdur. Bunları imâm yapmak günâh olur.) 
Allâme Îbrâhîm Halebî “rahime-hullahü teâlâ”, (Halebî-yi Ke¬ 
bîr) de diyor ki, (Fâsıkı imâm yapanlar, günâh işlemiş olurlar. Çün- 
ki, fâsıkları imâm yapmak tahrîmen mekrûhdur.) (Merâk-d-fe- 
lâh)da diyor ki, (Fâsık kimse, âlim olsa da, imâm yapılması mek¬ 
rûh olur. Çünki, islâmiyyete uymakda gevşek davranır. Buna ihâ- 
net etmek vâcibdir. îmâm yapmak, ona saygı göstermek olur. 
İmâm olmasına mâni’ olunamazsa, Cum’ayı ve her nemâzı başka 
câmi’de kılmalıdır.) Allâme Tahtâvî “rahime-hullahü teâlâ”, bu¬ 
rayı açıklarken, (Fâsıkın imâm yapılması, tahrîmen mekrûhdur) 
demekdedir. 

Hatîbin hutbeleri arabîden başka lisân ile okumasına sebeb ol¬ 
mamalıdır. Buna sebeb olmak günâhdır. Çünki günâh işlemeğe 
yardım etmek de günâhdır. îbni Abidîn “rahimehullahü teâlâ”, 
(Redd-ül-muhtâr)da diyor ki, (Fâsık imâm arkasında nemâz kılın¬ 
maz. Fâsık olmıyan imâmı aramak lâzımdır. Cum’a nemâzı böyle 
değildir. Şehrde birkaç câmi’de Cum’a nemâzı kılmıyorsa, Cum’a 
nemâzım da, fâsık imâm arkasında kılm ak mekrûh olur. Çünki, 
başka imâm arkasında kılması mümkin olur. (Feth-ul-kadîr)de de 
böyle yazılıdır.) Bunun için, arabîden başka lisânda tercemeyi de 
okuyan imâm arkasında kılmamah, hutbeyi yalnız arabî okuyan 
imâmı aramalı, Cum’ayı bunun arkasında kılmalıdır. Fazla bilgi al¬ 
mak için, (Et-tahkîkât-üs seniyye fî kerâhet-il-hutbet-i bi-gayrıl’ 
arabiyye ve kirâetiha bil arabiyyeti ma’a tercemetihâ bi-gayr-il’ 
arabiyyeti) kitâbım okuyunuz! Allâme Muhammed Temîmî Mad- 
râsînin yazısının tercemesi burada temâm oldu. 

Yukarıdaki yazı 1349 [m. 1931] senesinde, Hindistânda arabî 
olarak yazılmış, Hindistânın en büyük onüç âlimi tarafından tas- 
dîk ve altı imzâ edilmişdir. Bu târîhî fetvâ ile birlikde, Hindistân- 
daki (Diyobend) ve (Bâkıyât-üs-sâlihât) ve (Madrâs) ve (Haydar- 
âbâd) âlimlerinin arabî fetvâları, 1396 [m. 1976] senesinde, îstan- 


- 278 - 



bulda basdırılmışdır. Osmânlı devletindeki, dünyâca şöhret sâhibi 
olmuş binlerce derin âlim ve Şeyh-ul-islâmlar “rahime-hümullahü 
teâlâ”, milletin hutbeleri anlaması için çâre aramışlar. Hutbelerde 
türkçe tercemelerin de okunması için cevâz bulamayıp, buna izn 
verememişlerdir. Cemâ’ate hutbenin ma’nâsmı anlatmak için, her 
câmi’de, nemâzlardan sonra Cum’a va’zları yapdırılmış, altıyüz se¬ 
ne hutbeler, millete bu sûretle öğretilmiş, böylece islâmiyyetin dı¬ 
şına çıkmağı önlemişlerdir.] 

Bayram nemâzının (Zevâid tekbîrleri) dokuzdur: Biri farz. Bi¬ 
risi sünnet. Yedisi vâcibdir: îftitâh tekbîri farz. Evvelki rükû’ tek¬ 
bîri sünnet. Zevâid tekbîrleri vâcibdir. Ve ikinci rek’atin rükû’ tek¬ 
bîri, vâcibe mukârenet ile vâcib olur. 

NEMÂZ KILMAK 

(Ni’met-i islâm)da diyor ki, âkil ve bâlig olan her müslimânın 
hergün beş vaktde nemâz kılması farzdır. Kimse, kimsenin yerine 
nemâz kılamaz. Bir kimse kıldığı nemâzın ve başka ibâdetlerinin 
sevâbım [diri veyâ ölü] başkalarına hediyye edebilir. [Kendine ve¬ 
rilen sevâb kadar onların herbirine de sevâb verilir. Kendi sevâbı 
hiç azalmaz.] Hasmının ya’nî alacaklısının hakkını afv etmesi için, 
nemâz kılıp sevâbım ona bağışlamak câiz değildir. Nemâzın farz 
olduğuna inanıp da, özrü olmadığı hâlde tenbellik ederek kılmıyan 
kâfir olmaz. Fâsık olur. [Bir nemâz için, Cehennemde yetmişbin 
sene yanacağı bildirildi.] Nemâz kılmağa başlayıncıya kadar habs 
olunur. Çocuk, yedi yaşma gelince nemâz kılması emr olunur. On 
yaşma gelince, nemâz kılmazsa, el ile döğülür. Üçden ziyâde vurul¬ 
maz. Değnek ile vurulmaz. Değnek ile vurmak, ancak cinâyet işli- 
yen büyük insana hâkim karârı ile vurulur. Zevç de, zevcesini so¬ 
pa ile döğemez. [Hiçbir canlının başına, yüzüne, göğsüne ve önü¬ 
ne, karnına vurmak câiz değildir.] Hastanın da kudreti, gücü yetdi- 
ği kadar nemâz kılması farzdır. 

ÖZR SÂHİBİ OLMAK 

Abdesti bozan şeyin bedenden çıkması, devâmlı olursa, (Özr) 
denir. İdrâr, iç sürmesi, yel kaçırmak, burun kanaması ve yara¬ 
dan kan, sarı su akması, ağrıdan, şişden dolayı gözyaşı akması de- 
vâmlı olunca, bu kimse ve istihâza kanı akan kadın, (Özr sâhibi) 
olurlar. Tıkamakla, ilâç ile veyâ nemâzı oturarak yâhud îmâ ile 
kılarak, bunları durdurmaları lâzımdır. [İdrâr kaçıran erkek, id¬ 
râr yoluna arpa kadar nebâtî pamuk sokar. Sun’î pamuk kullanı¬ 
lırsa, elyâfı böbreklere gidip, iltihâb yapabilir. İdrâr yaparken, fitil 
kendiliğinden dışarı çıkar, gider. İdrâr çok kaçıyorsa, fazlası fitil- 


- 279 - 




den geçerek, dışarı sızar ve abdesti bozulur. Sızan idrârın çamaşırı 
kirletmemesi lâzımdır. Bunun için de, idrâr çıkan yere bez sarıp, 
köşesine bağlı ipi ile, sarılıp bağlanır. İpin serbest ucundaki halka, 
çengelli iğne ile dona rabt edilir. İdrâr çok kaçarsa, bezin içine pa¬ 
muk da konabilir. İp ucundaki halka, iğneden zor çıkarsa, iğneye 
rabtiye teli takılıp, halka buna geçirilir. Halka bundan kolay çıka¬ 
rılarak, bez üç def’a muslukda yıkanır. İdrâr kaçıran kimse, cebin¬ 
de üç, beş bez bulundurmalıdır. İpli bez hâzırlamak için, (12x15) 
cm. eb’âdında bir bezin, bir köşesi bükülüp buraya 50 cm. kadar si¬ 
cim bağlanır. İhtiyârlarda ve bazı hastalarda, zeker küçülüp, üzeri¬ 
ne sarılı bez çıkıyor. Böyle kimseler, küçük naylon torbaya, men¬ 
dil kadar bez yerleşdirip, zeker ve husyeleri torbaya koyar. Torba¬ 
nın ağzını bağlar. Bezde dirhemden fazla idrâr birikir ise, abdest 
alırken, bez değişdirilir. Nemâz vakti çıkınca , özr sâhibinin abdes¬ 
ti bozulur. Vakt çıkmadan önce de, özre sebeb olan şeyden başka 
bir sebeb ile abdesti yine bozulur. Meselâ, burun deliklerinin birin¬ 
den kan gelmekde iken abdest alıp, sonra diğer delikden de akma¬ 
ğa başlasa, abdesti bozulur. Hanefîde ve şâfi’îde, (özr sâhibi) ol¬ 
mak için, abdesti bozan şeyin, bir nemâz vaktinde devâmlı akması 
lâzımdır. Abdest alıp, o vaktin farzını kılacak kadar bir zemânda 
akmazsa, özr sâhibi olmaz. Bir kimse özr sâhibi olunca, sonraki ne¬ 
mâz vaktlerinde, bir kerre, bir damla bile gelse, özr sâhibi olması, 
o vaktlerde de devâm eder. Bir nemâz vaktinde hiç gelmezse, özr 
sâhibi olmak biter. Özre sebeb olan necâset elbiseye dirhem mik- 
dârından fazla bulaşınca, tekrâr bulaşmasına mâni’ olmak mümkin 
ise, bulaşmış yeri yıkamak lâzım olur. (El-fıkh-u alel-mezâhib-il- 
erbe’a)da diyor ki, (Bir hastanın mâlikî mezhebine göre özr sâhibi 
olması için, iki kavi vardır: Birinci kavle göre, abdesti bozan şeyin, 
bir nemâz vaktinin yarısından fazla devâm etmesi ve başladığı ve 
durduğu vaktlerinin belli olmaması lâzımdır. İkinci kavle göre, bi¬ 
rinci kavideki iki şart olmasa dahî, bu akıntılar başlayınca, hasta 
özr sâhibi olur. Abdesti bozulmaz. Kesildiği vakt ma’lûm olursa 
nemâza duracağı zemân, abdest alması müstehab olur. Hanefîde 
ve şâfi’îde özr sâhibi olamıyan hasta ve ihtiyâr, mâlikî mezhebinin 
ikinci kavlini taklîd eder.)] 

Gusl abdesti alınca, hasta olmakdan veyâ hastalığının şiddet¬ 
lenmesinden yâhud uzamasından korkan teyemmüm eder. Bu kor¬ 
ku, kendi tecribeleri ile yâhud müslimân, âdil tabîbin söylemesi ile 
ma’lûm olur. Fışkı, günâh işlemesi dillere düşmüş olmıyan tabîbin 
sözü de kabûl edilir. Soğuk olup barınacak yer, suyu ısıtacak şey, 
şehrde hamâm parası bulamamak, hastalığa sebeb olabilir. Hane¬ 
fîde, bir teyemmüm ile, dilediği kadar farz kılabilir. Şâfi’îde ve mâ- 
likîde her farz için yeniden teyemmüm eder. 


- 280 - 




Abdest a’zasının yarısından fazlası yara olan teyemmüm eder. 
Yara yarıdan azında ise, sağlamını yıkayıp, yarayı mesh eder. Gusl- 
de, bütün beden bir uzv sayıldığı için, bütün bedenin yarıdan faz¬ 
lası yara ise teyemmüm eder. Yaralı yer, yarıdan az ise, sağlamını 
yıkayıp yaraları mesh eder. Yaraya mesh zarar verirse, sargıya 
mesh eder. Buna da zarar verirse, meshi terk eder. Abdestde ve 
guslde, başa mesh zarar verirse, başı mesh etmez. Eli çolak [ekze- 
ma, yara] olup, su kullanamıyan teyemmüm eder. Yüzünü, kolları¬ 
nı yere, [kireçli, topraklı, taşlı dıvara] sürer. Elleri ve ayakları ke¬ 
sik olanın yüzü de yara ise, nemâzı abdestsiz kılar. Abdest aldıra¬ 
cak kimse bulamıyan, teyemmüm eder. Çocuğu, kölesi, ücret ile 
tutduğu kimse, yardıma mecbûrdurlar. Başkalarından da yardım 
ister. Fekat, onlar yardıma mecbûr değildir. Zevç ve zevce de, bir¬ 
birlerine abdest aldırmağa mecbûr değildirler. 

Kan aldırarak, sülük tutunarak, yara, çıban olarak, kemiği kırı¬ 
larak veyâ incinerek sargı [pamuk, gaz bezi üzerine flaster, mer¬ 
hem] koyan, orasını soğuk, sıcak su ile yıkamağa veyâ mesh etme¬ 
ğe kâdir olamazsa, abdestde ve guslde, bunların yarıdan fazlası üs¬ 
tüne bir kerre mesh eder. Sargıyı çözmek zarar verirse, altındaki 
sağlam yerler yıkanmaz. Sargı aralarında görünen sağlam deri 
kısmları mesh edilir. Sargıyı abdestli olarak sarmak lâzım değildir. 
Meshden sonra, sargı değişdirilirse, üstüne başkası da sarılırsa, ye¬ 
nisine mesh lâzım olmaz. 

HASTALIKDA NEMÂZ 

(Ni’met-i islâm)da diyor ki: 

Ayakda duramıyan veyâ ayakda durunca, hastalığının uzayaca¬ 
ğını çok zan eden hasta, nemâzmı oturarak kılıp, rükû’ için bede¬ 
nini biraz eğer. Sonra dikilip, sonra yere secde yapar. Kolayına gel¬ 
diği gibi oturur. Diz çökmesi, bağdaş kurması, ihtibâ etmesi, ya’nî 
kaba etleri üzerine oturup kollarını dizlerinin etrâfına halka yap¬ 
ması câizdir. Baş, diş, göz ağrısı hastalık sayılır. Düşmana görün¬ 
mek korkusu da, özrdür. Ayakda olunca, abdesti bozulan da otu¬ 
rarak kılar. Bir şeye dayanarak ayakda durabilen, dayanarak kılar. 
Ayakda fazla duramıyan, iftitâh tekbîrini ayakda alıp, ağrı hâsıl 
olunca oturarak devâm eder. 

Yere secde yapmakdan âciz olan, ayakda okuyup, rükû’ ve 
secde için oturarak îmâ eder. Oturup rükû’ için biraz, secde için 
dahâ çok eğilir. Bedenini eğemiyen, başını eğer. Birşey üzerine 
secde etmesi lâzım değildir. Kaldırılan şey üzerine secde ederken, 
rükû’dakilerden çok eğilirse, îmâ ile kılmış olur. Nemâzı sahîh 
olur. O hâlde, eli ile birşey kaldırmak lüzûmsuzdur. Dayanarak 


- 281 - 




oturmak mümkin iken, yatarak îmâ câiz olmaz. Peygamberimiz 
“sallallahü aleyhi ve sellem”, bir hastanın, önüne yasdık koyup, 
yasdık üzerine secde etdiğini görerek, yasdığı alıp atmış. Hasta, 
önüne tahta koymuş. Onu da atmış ve (Muktedir isen, erd üze¬ 
rinde [ya’nî alnını toprağa koyarak] kd! Buna gücün yetmezse, 
îmâ et ve secde için, rükû’dan dahâ çok eğil!) buyurmuşdur. 
(Bahr-ür-râık)da bildirildiği üzere, Âli İmrân sûresinin yüzdok- 
sanbirinci âyet-i kerîmesi, (Nemâzı, gücü yeten ayakda kılar. 
Âciz olan oturarak kılar. Bundan da âciz olan, yatarak kılar) de- 
mekdedir. İmrân bin Husayn hasta olunca, Resûlullah “sallalla¬ 
hü aleyhi ve sellem” buna, (Ayakda kd! Gücün yetmezse, otura¬ 
rak kıl! Buna da kudretin olmazsa, yan veyâ sırt üstü yatarak kd!) 
buyurdu. [Görülüyor ki, ayakda duramıyan hasta, oturarak kılar. 
Oturamıyan, yatarak kılar. Herhangi bir sekide oturamıyan, ya¬ 
tarak kılar. Yerde oturabilen hastanın ve otobüsde, tayyârede gi¬ 
denin, koltukda, sandalyada ayakları sarkıtarak kılması câiz de¬ 
ğildir. Cemâ’ate gidince ayakda kılamıyan, evinde ayakda kılar. 
Yirmi şeyden birinin bulunması, cemâ’ate gitmemek için özr 
olur: Yağmur, şiddetli sıcak ve soğuk, canına veyâ malına saldı¬ 
racak düşman korkusu, arkadaşlarının gidip yolda yalnız kalmak- 
dan korkmak, havanın çok karanlık olması, fakır borçlunun ya¬ 
kalanıp habs olunmakdan korkması, kör olmak, yürüyemiyecek 
felci olması, bir ayağı kesik olmak, hasta, kötürüm olmak, çamur, 
yürüyememek, yürüyemiyen ihtiyâr, nâdir bulunan fıkh dersini 
kaçırmak, sevdiği yemeği kaçırmak korkusu, yolculuğa hareket 
hâlinde olmak, yerine bırakacak kimse bulunmıyan hasta bakıcı, 
gece şiddetli rüzgâr, halâya gitmek için sıkışmak. Hastalığının 
artmasından veyâ uzamasından korkan hasta ve hastası bakımsız 
kalacak olan hasta bakıcı ve çok ihtiyârlıkdan yürümesi güç ol¬ 
mak, Cum’a nemâzına gitmemek için özrdür. Cemâ’ate yürüye¬ 
rek gidip gelmek, vâsıtaya binerek gitmekden efdaldir. Câmi’de 
sandalyada, koltukda oturarak, îmâ ile kılmak câiz değildir. İslâ- 
miyyetin bildirmediği sekide ibâdet yapmak (Bid’at) olur. Bid’at 
işlemenin büyük günâh olduğu fıkh kitâblarında yazılıdır.] 

Kıbleye dönemiyen hasta, kolayına gelen cihete doğru kılar. 
Sırt üstü yatanın başı altına birşey konarak, yüzü kıbleye karşı ya¬ 
pılır. Dizlerini dikmesi iyi olur. Başı ile îmâ edemiyenin nemâzı ka- 
zâya bırakması câiz olur. Nemâz arasında hasta olan, gücü yetdiği 
sekide devâm eder. Yerde oturarak kılan hasta, nemâzda iyi olur¬ 
sa, ayakda kılarak devâm eder. Aklı, şu’ûru giden nemâz kılmaz. 
Beş vakt geçmeden iyi olursa, beş vakti kazâ eder. Altı nemâz ge¬ 
çerse, hiç kazâ etmez. 


- 282 - 





îmâ ile de olsa, kılınmıyan nemâzı acele kazâ etmek farzdır. 
Kazâ etmeğe vakt bulmadan ölüm hâline gelirse, kılmadığı nemâz- 
ların iskâtı için, bırakdığı maldan fidye verilmesini vasıyyet etmek 
vâcib olmaz. Kazâ edecek zemân sıhhat bulursa, vasiyyet vâcib 
olur. Vasıyyet etmezse, velîsinin hattâ yabancının kendi malından 
iskât yapması câiz olur denilmişdir. (Ni’met-i islâm)ın yazısı te- 
mâm oldu. 

Ve dahî, hadîs-i şerîfde şöyle gelmişdir: (İnsana yoksulluk, yir- 
midört şeyden gelir: 

1- Zarûret olmadan ayakda bevl etmek. 

2- Cünüb olarak ta’âm yimek. 

3- Ekmek ufağını, hor görüp basmak. 

4- Soğan ve sarmısak kabuklarını ateşe atmak. 

5- Büyüklerin önünde yürümek. 

6- Babasını ve anasını adiyle çağırmak. 

7- Ağaç ve süpürge çöpü ile dişini karışdırmak. 

8- Elini balçıkla yıkamak. 

9- Eşik üzerine oturmak. 

10- Bevl etdiği yerde, abdest almak. 

11- Çanağı ve çömleği, yıkamadan ta’âm koymak. 

12- Esvâbım üstünde dikmek. 

13- Aç iken soğan yimek. 

14- Yüzünü eteği ile silmek. 

15- Evinde örümcek bırakmak. 

16- Sabâh nemâzım kılınca mescidden acele çıkmak. 

17- Pazara, erken gidip, geç dönmek. 

18- Yoksul kimseden ekmek satın almak. 

19- Babaya ve anaya, kötü düâda bulunmak. 

20- Çıplak yatmak. 

21- Kap kaçağı, örtüsüz bırakmak. 

22- Çırağı, mumu üfleyerek söndürmek. 

23- Her şeyi, bismillah demeden işlemek. 

24- Şalvarını ayakda giymek.) 

Bir kimse yatacağı vakt, (İnnâ a’taynâ) sûresini okusa ve sonra, 
(Yâ Rabbî! Beni sabâh nemâzına vaktiyle uyandır) derse, Biiznil- 
lâhi teâlâ, o kimse, sabâh nemâzına, vaktiyle uyanır. 


- 283 - 




NEMAZIN EHEMMIYYETI 

(Eşi’at-ül-leme’ât) kitâbında, nemâzın ehemmiyyetini bildiren 
çeşidli hadîs-i şerifler vardır. Bu kitâb (Mişkât-ül Mesâbîh) hadîs 
kitâbının fârisî şerhidir. Hindistândaki İslâm âlimlerinin büyükle¬ 
rinden Abdülhak bin Seyfüddîn Dehlevî “rahime-hullahü teâlâ” 
yazmışdır. 1384 [m. 1964] senesinde, Lüknov şehrinde dokuzuncu 
baskısı yapılmışdır. Dört cilddir. (Mesâbîh) kitâbım, Muhyissünne 
Hüseyn Begavî “rahime-hullahü teâlâ” yazmışdır. Muhammed 
Veliyyüddîn “rahime-hullahü teâlâ”, bunu şerh ederek (Mişkât-ül- 
Mesâbîh) ismini vermişdir. Abdülhak-ı Dehlevî, 1052 [m. 1642] de 
Delhîde vefât etmişdir. 

Arabîde nemâza (Salât) denir. Salât, aslında düâ, rahmet ve is- 
tigfâr demekdir. Nemâzda bu üç ma’nânm hepsi bulunduğu için, 
nemâza salât denilmişdir. 

1 - Ebû Hüreyre “radıyallahü anh” bildiriyor. Resûlullah “sal- 
lallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Beş vakt nemâz ve Cum’a 
nemâzı, gelecek Cum’aya kadar ve Ramezân orucu, gelecek Ra- 
mezâna kadar yapdan günâhlara keffâretdirler. Büyük günâh işle- 
mekden sakınanların küçük günâhlarının afvına sebeb olurlar.) 
Arada işlenilmiş olan küçük günâhlardan kul hakkı bulunmıyanla- 
rı yok ederler. Küçük günâhları afv edilerek bitmiş olanların, bü¬ 
yük günâhları için olan azâblarının hafiflemesine sebeb olurlar. 
Büyük günâhların afv edilmesi için tevbe etmek de lâzımdır. Bü¬ 
yük günâhı yok ise, derecesinin yükselmesine sebeb olurlar. Bu ha- 
dîs-i şerîf, (Müslim)de yazılıdır. Beş vakt nemâzı kusûrlu olanların 
afv olmasına, Cum’a nemâzları sebeb olur. Cum’a nemâzları da 
kusûrlu ise, Ramezân oruçları sebeb olur. 

2 - Yine Ebû Hüreyre “radıyallahü anh” bildiriyor. Resûlullah 
“sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Kapısının önünde akar 
su olan bir kimse, bu suda her gün beş kerre yıkansa, bedeninde kir 
kalır mı?) Eshâb-ı kirâm, cevâb vererek, hayır hiç kir kalmaz yâ 
Resûlallah dediler. (Beş vakt nemâz da böyledir. Beş vakt nemâz 
kılanların küçük günâhlarını Allahü teâlâ yok eder) buyurdu. Bu 
hadîs-i şerîf, (Buhârî)de ve (Müslim)de yazılıdır. 

3 - Abdüllah ibni Mes’ûd “radıyallahü anh” diyor ki, birisi, ya¬ 
bancı bir kadını öpmüşdü. Ya’nî, Ensârdan biri, hurma satıyordu. 
Bir kadın, hurma almak için geldi. Kadına karşı hayvânî hisleri ha¬ 
reket etdi. Evde dahâ iyisi var. Gel ondan vereyim dedi. Eve gelin¬ 
ce, kadını kucakladı, öpdü. Kadın, (Ne yapıyorsun Allahdan 
kork!) dedi. O da, pişmân oldu. Resûlullaha gelip, yapdığım söyle - 


- 284 - 



di. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” buna cevâb vermedi. 
Allahü teâlâdan vahy bekledi. Sonra, bu zât nemâz kıldı. Allahü 
teâlâ Hûd sûresinin yüzonbeşinci âyetini gönderdi. Bu âyet-i kerî¬ 
mede meâlen, (Günün iki tarafında ve güneş batınca nemâz kıl! 
İyilikler, kötülükleri elbette yok eder) buyuruldu. Günün iki tara¬ 
fı, öğleden evvel ve öğleden sonra demekdir. Ya’nî sabâh, öğle ve 
ikindi nemâzlarıdır. Gündüze yakın olan gece nemâzı da, akşam ve 
yatsı nemâzlarıdır. Bu âyet-i kerîmede, hergün beş vakt nemâzın, 
günâhların afv edilmelerine sebeb oldukları bildirilmekdedir. Bu 
zât, yâ Resûlallah! Bu müjde yalnız benim için midir? Yoksa bü¬ 
tün ümmet için midir, dedi. (Bütün ümmetim içindir) buyurdu. Bu 
hadîs-i şerîf, iki Sahîhde de yazılıdır. 

4 - Enes bin Mâlik “radıyallahü anh” diyor ki, bir kimse Resû- 
lullaha “sallallahü aleyhi ve sellem” gelip, (Had cezâsı verilecek 
bir günâh işledim. Bana had cezâsı vur!) dedi. Resûlullah, ne gü¬ 
nâh işlemiş olduğunu buna sormadı. Nemâz vakti geldi. Berâber 
kıldık. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” nemâzı bitirince, 
bu zât kalkdı ve (Yâ Resûlallah “sallallahü aleyhi ve sellem”! Ben, 
had cezâsı yapılacak bir günâh işledim. Allahü teâlânın kitâbında 
emr olunan cezâyı bana yap!) dedi. (Sen bizimle berâber nemâz 
kdmadın mı?) buyurdu. Evet kıldım dedi. (Üzülme, Allahü teâlâ 
günâhım afv eyledi!) buyurdu. Bu hadîs-i şerîf, iki temel kitâbda 
yazılıdır. Bu zât, had lâzım olan büyük günâh işlediğini zan etmiş- 
di. Nemâz kılınca afv olması, bunun küçük günâh olduğunu göster- 
mekdedir. Yâhud had demesi, küçük günâhların karşılığı olan 
(Ta’zîr) cezâsı idi. İkinci sorusunda, (Had cezâsı yap!) dememesi 
de, böyle olduğunu gösteriyor. 

5 - Abdüllah ibni Mes’ûd “radıyallahü anh” diyor ki, Allahü te- 
âlânın en çok hangi ameli sevdiğini Resûlullahdan “sallallahü te⬠
lâ aleyhi ve sellem” sordum: (Vaktinde kdınan nemâz) buyurdu. 
Ba’zı hadîs-i şerîflerde ise, (Evvel vaktinde kdınan nemâzı çok se¬ 
ver) buyurulmuşdur. Ondan sonra hangisini çok sever dedim. 
(Anaya-babaya iyilik yapmayı) buyurdu. Bundan sonra da hangi¬ 
sini çok sever dedim. (Allah yolunda cihâd etmeyi) buyurdu. Bu 
hadîs-i şerîf de, iki Sahîh kitâbda yazılıdır. Başka bir hadîs-i şerîf- 
de, (Amellerin en iyisi, yemek yidirmekdir) buyuruldu. Bir başka¬ 
sında, (Selâm vermeyi yaymakdır.) Bir başkasında ise, (Gece, her¬ 
kes uykuda iken nemâz kılmakdır) buyurulmuşdur. Başka bir ha- 
dîs-i şerîfde, (En kıymetli amel, elinden ve dilinden kimsenin in- 
cinmemesidir.) Bir hadîs-i şerîfde de, (En kıymetli amel, cihâddır) 
buyuruldu. Bir hadîs-i şerîfde, (En kıymetli amel, hacc-ı mebrûr- 
dur.) Ya’nî, hiç günâh işlemeden yapılan hacdır buyuruldu. (Alla- 


- 285 - 




hü teâlâyı zikr etmekdir) ve (Devâmlı olan ameldir) hadîs i şerif¬ 
leri de vardır. Süâli soranların hâllerine uygun, çeşidli cevâblar ve- 
rilmişdir. Yâhud, zemâna uygun cevâb verilmişdir. Meselâ, islâ- 
miyyetin başlangıcında, amellerin en efdali, en kıymetlisi cihâd idi. 
[Zemânımızda, amellerin en efdali, yazı ile, neşriyyât ile, kâfirlere, 
mezhebsizlere cevâb vermek, Ehl-i sünnet i’tikâdım yaymakdır. 
Böyle cihâd edenlere, para ile, mal ile, beden ile yardım edenler de 
bunların kazandıkları sevâblara ortak olurlar. Âyet-i kerîmeler, 
hadîs-i şerifler, nemâzın, zekâtdan, sadakadan dahâ kıymetli oldu¬ 
ğunu gösteriyor. Fekat, ölüm hâlinde bulunana birşey verip, ölüm¬ 
den kurtarmak, nemâz kılmakdan dahâ kıymetli olur.] 

6 - Câbir bin Abdüllah haber veriyor: Resûlullah “sallallahü 
aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (İnsan ile küfr arasındaki sınır, nemâ- 

zı terk etmekdir.) Çünki nemâz, insanı küfre varmakdan koruyan 
perdedir. Bu perde aradan kalkınca kul küfre kayar. Bu hadîs-i şe- 
rîf, (Müslim)de yazılıdır. Bu hadîs-i şerîf, nemâzı terk etmenin çok 
fenâ olduğunu gösteriyor. Eshâb-ı kirâmdan çok kimse, nemâzı 
özrsüz terk eden kâfir olur dediler. Şâfi’î ve mâlikî mezheblerinde 
kâfir olmaz ise de öldürülmesi vâcibdir. Hanefî mezhebinde, ne¬ 
mâz kılıncaya kadar habs olunur ve dövülür. 

7 - Übâde bin Sâmit “radıyallahü anh” haber veriyor. Resûlul¬ 
lah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Allahü teâlâ beş vakt 
nemâz kdmağı emr etdi. Bir kimse, güzel abdest alıp, bunları vak¬ 
tinde kılarsa ve rükû’larım, huşû’larım temâm yaparsa, Allahü te⬠
lâ, onu afv edeceğini söz vermişdir. Bunları yapmıyan için söz ver- 
memişdir. Bunu, isterse afv eder, isterse azâb yapar.) Bu hadîs-i şe- 
rîfi, İmâm-ı Ahmed, Ebû Dâvüd ve Nesâî bildirmişlerdir. Görülü¬ 
yor ki, nemâzın şartlarına, rükû’ ve secdelerine dikkat etmek l⬠
zımdır. Allahü teâlâ sözünden dönmez. Doğru dürüst nemâz kılan¬ 
ları muhakkak afv eder. 

8 - Ebû Emâme-i Bâhilî “radıyallahü anh” bildiriyor. Resûlul¬ 
lah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Beş vakt nemâzınızı 
kılınız! Bir ayınızda oruç tutunuz! Mallarınızın zekâtını veriniz! 
Başınızda olan âmirlere itâ’at ediniz. Rabbinizin Cennetine giri¬ 
niz.) Görülüyor ki, hergün beş vakt nemâz kılan ve Ramezân ayın¬ 
da oruç tutan ve malının zekâtını veren ve Allahü teâlânın yeryü¬ 
zünde halîfesi olan âmirlerin islâmiyyete uygun emrlerine itâ’at 
eden bir müslimân, Cennete gidecekdir. Bu hadîs-i şerîfi, imâm-ı 
Ahmed ve Tirmüzî bildirmişlerdir. 

9 - Eshâb-ı kirâmın meşhûrlarından Büreyde-i Eslemî “radı- 
yallahü anh” haber veriyor. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sel- 


- 286 - 






lem” buyurdu ki, (Sizinle aramızda olan ahd, nemâzdır. Nemâzı 
terk eden kâfir olur.) Görülüyor ki, nemâz kılanın müslimân oldu¬ 
ğu anlaşılır. Nemâza ehemmiyyet vermiyen, nemâzı birinci vazife 
kabûl etmediği için kılmıyan kâfir olur. Bu hadîs-i şerîfi imâm-ı 
Ahmed ve Tirmüzî ve Nesâî ve İbni Mâce bildirdi. 

10 - Ebû Zer-i Gıfârî “radıyallahü teâlâ anh” diyor ki, sonbehâr 
günlerinden birinde, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” ile 
berâber sokağa çıkdık. Yapraklar dökülüyordu. Bir ağaçdan iki 
dal kopardı. Bunların yaprakları hemen döküldü. (Yâ Ebâ Zer! 
Bir müslimân Allah rızâsı için nemâz kılınca, bu dalların yaprakla¬ 
rı döküldüğü gibi, günâhları dökülür) buyurdu. Bu hadîs-i şerîfi 
imâm-ı Ahmed haber verdi. 

11 - Zeyd bin Hâlid Cühemî haber veriyor. Resûlullah “sallal¬ 
lahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Bir müslimân, doğru olarak ve 
huşû’ ile iki rek’at nemâz kılınca, geçmiş günâhları afv olur.) Ya’nî 
küçük günâhlarının hepsi afv olur. Bu hadîs-i şerîfi îmâm-ı Ah¬ 
med “rahime-hullahü teâlâ” bildirdi. 

yy 

12 - Abdüllah bin Amr ibni As “radıyallahü teâlâ anhümâ” ha¬ 
ber veriyor. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki, 
(Bir kimse, nemâzı edâ ederse, bu nemâz kıyâmet günü nûr ve 
burhân olur ve Cehennemden kurtulmasına sebeb olur. Nemâzı 
muhâfaza etmezse, nûr ve burhân olmaz ve necât bulmaz. Kârûn 
ile, Fir’avn ile, Hâmân ile ve Übey bin Halef ile birlikde bulunur.) 
Görülüyor ki, bir kimse, nemâzı farzlarına, vâciblerine, sünnetle¬ 
rine ve edeblerine uygun olarak kılarsa, bu nemâz, kıyâmetde nûr 
içinde olmasına sebeb olur. Böyle nemâz kılmağa devâm etmezse, 
kıyâmet günü adı geçen kâfirlerle berâber olur. Ya’nî, Cehennem¬ 
de şiddetli azâb çeker. Übey bin Halef, Mekke kâfirlerinin azgın¬ 
larından idi. Uhud Gazâsında, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sel¬ 
lem” mubârek eli ile onu Cehenneme gönderdi. Bu hadîs-i şerîfi, 
imâm-ı Ahmed ile Beyhekî ve Dârimî bildirmişlerdir. 

13 - Tâbi’înin büyüklerinden Abdüllah bin Şakîk “rahime-hul¬ 
lahü teâlâ” diyor ki, (Eshâb-ı kirâm “radıyallahü anhüm”, ibâdet¬ 
ler içinde, yalnız nemâzı terk etmenin küfr olacağını söylediler.) 
Bunu, Tirmüzî bildirdi. Abdüllah bin Şakîk, Ömerden, Alîden, Os- 
mândan ve Aişeden “radıyallahü anhüm” hadîs-i şerîfler rivâyet 
etmişdir. Hicretin yüzsekiz senesinde vefât etdi. 

14 - Ebüdderdâ “radıyallahü anh” diyor ki, çok sevdiğim ba¬ 
na dedi ki, (Parça parça parçalansan, ateşde yakıtsan bile, Allahü 
teâlâya hiçbir şeyi şerîk yapma! Farz nemâzları terk etme! Farz 


- 287 - 





nemâzlan bile bile terk eden müslimânlıkdan çıkar. Şerâb içme! 
Şerâb, bütün kötülüklerin anahtarıdır.) Görülüyor ki, farz nemâz - 
lara aldırış etmeyip terk eden kâfir olur. Tenbellikle terk eden k⬠
fir olmaz ise de büyük günâh olur. îslâmiyyetin bildirdiği beş özr- 
den biri ile fevt etmek günâh değildir. Şerâb ve alkollü içkilerin 
hepsi aklı giderir. Aklı olmıyan her kötülüğü yapabilir. 


15 - Alî “radıyallahü anh” haber veriyor. Resûlullah “sallallahü 
aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Yâ Alî! Üç şeyi yapmağı gecikdir- 
me: Vakti gelince, nemâzı hemen kıl! Cenâze hâzırlanınca, nemâ- 
zını hemen kıl! Bir kızın küfvünü bulunca, hemen evlendir!) Bu 

hadîs-i şerîfi Tirmüzî “rahime-hullahü teâlâ” bildirdi. Cenâze ne- 
mâzını gecikdirmemek için, mekrûh olan üç vaktde de kılmalı. 

[Görülüyor ki, kadını, kızı küfvüne, ya’nî dengine vermek l⬠
zımdır. Küfv demek, zengin olmak, ma’âşı çok olmak demek değil¬ 
dir. Küfv olmak, erkeğin sâlih müslimân olması, Ehl-i sünnet i’ti- 
kâdında olması, nemâz kılması, içki içmemesi, ya’nî islâmiyyete 
uyması ve nafaka kazanacak kadar iş sâhibi olması demekdir. Er¬ 
keğin, yalnız zengin olmasını, apartman sâhibi olmasını isteyenler, 
kızlarını felâkete sürüklemiş, Cehenneme atmış olurlar. Kızın da 
nemâz kılması, başı, kolu açık sokağa çıkmaması, mahrem olmıyan 
akrabâsı ile dahî yalnız kalmaması lâzımdır.] 


16 - Abdüllah ibni Ömer “radıyallahü anhümâ” haber veriyor. 
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Nemâzlarını 
vaktleri gelince hemen kdanlardan Allahü teâlâ râzı olur. Vaktle- 
rinin sonunda kdanları da afv eder.) Bu hadîs-i şerîfi Tirmüzî “ra- 
hime-hullahü teâlâ” bildirdi. 


Şâfi’î ve hanbelîde, her nemâzı, vaktinin evvelinde kılmak ef- 
daldir. Mâlikî mezhebi de buna yakındır. Ancak, çok sıcakda, yal¬ 
nız kılanın, öğleyi gecikdirmesi efdal olur. Hanefî mezhebinde, sa- 
bâh ve yatsı nemâzlarını gecikdirmek ve sıcak zemânlarda öğleyi, 
hava serinleyince kılmak efdaldir. [Fekat öğleyi, imâmeyn kavline 
göre, ikindi vakti girmeden ve ikindiyi ve yatsıyı da, îmâm-ı a’za- 
ma göre, vakti girince kılmak iyi olur, ihtiyâtlı olur. Takvâ ehli 
olanlar, her işlerinde ihtiyâtlı olurlar.] 


17 - Ümm-i Ferve “radıyallahü anhâ” haber veriyor. Resûlulla- 
ha “sallallahü aleyhi ve sellem” hangi amelin efdal olduğu soruldu. 
(Amellerin efdali, vaktinin evvelinde kdınan nemâzdır) buyurdu. 
Bu hadîs-i şerîfi, imâm-ı Ahmed, Tirmüzî ve Ebû Dâvüd “rahime- 
hümullahü teâlâ” bildirdiler. Nemâz, ibâdetlerin en üstünüdür. 
Vakti girer girmez kılınca, dahâ üstün olmakdadır. 


- 288 - 








18 - Âişe “radıyallahü anhâ” diyor ki, (Resûlullahın “sallallahü 
teâlâ aleyhi ve sellem” nemâzını âhır vaktinde kıldığını, iki defa 
görmedim.) 

19 - Ümm-i Habîbe “radıyallahü anhâ” haber veriyor. Resûlul- 
lah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Bir müslimân kul, her 
gün, farz nemâzlardan başka, on iki rek’at, tetavvu’ olarak nemâz 
kılarsa, Allahü teâlâ ona Cennetde bir köşk yapar.) Bu hadîs-i şe¬ 
rif (Müslim)de yazılıdır. Görülüyor ki, hergün beş vakt farz ile kı¬ 
lınan sünnet nemâzlara Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” te- 
tavvu’, ya’nî nâfile nemâz demekdedir. 

20 - Tâbi’înin büyüklerinden Abdüllah bin Şakîk “rahime-hul- 
lahü teâlâ” diyor ki, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” te- 
tavvu’ nemâzlarmı, ya’nî nâfile nemâzlarmı, hazret-i Âişeden “ra- 
dıyallahü anhâ” sordum. (Öğle farzından evvel dört, sonra iki, ak¬ 
şamın ve yatsının farzlarından sonra iki, sabâh nemâzlarının farzın¬ 
dan evvel iki rek’at kılardı) dedi. Bu haberi, Müslim ve Ebû Dâ- 
vüd “rahime-hümallahü teâlâ” bildirdiler. 

21 - Âişe “radıyallahü anhâ” dedi ki, (Resûlullahın “sallallahü 
aleyhi ve sellem” nâfile ibâdetlerden en çok devâm etdiği, sabâh 
nemâzının sünneti idi.) Bu haber, (Buhârî)de ve (Müslim) de yazı¬ 
lıdır. Âişe “radıyallahü anhâ”, beş vakt nemâzda kılınan sünnet 
nemâzlara, nâfile nemâz demekdedir. 

[Büyük İslâm âlimi, sapıklara, mezhebsizlere karşı Ehl-i sünne¬ 
tin en kuvvetli hâmîsi, Allahü teâlânın seçdiği dîni yayan, bid’atle- 
ri yıkan büyük mücâhid, îmâm-ı Rabbânî müceddid-i elf-i sânı Ah- 
med bin Abdül-ehad Fârûkî Serhendî “rahmetullahi aleyh”, İslâm 
dîninde bir benzeri yazılmamış olan, (Mektûbât) kitâbının birinci 
cildi, yirmidokuzuncu mektûbunda buyuruyor ki: 

Allahü teâlânın râzı olduğu işler, farzlar ve nâfilelerdir. Farz¬ 
ların yanında nâfilelerin hiç kıymetleri yokdur. Bir farzı vaktinde 
kılmak, bin sene, durmadan nâfile ibâdet yapmakdan dahâ kıy¬ 
metlidir. Her çeşid nâfile, meselâ nemâz, zekât, oruç, ömre, hac, 
zikr, fikr, hep böyledir. Hattâ bir farzı yaparken, bunun sünnetle¬ 
rinden bir sünneti ve edeblerinden bir edebi yapmak da, başka 
nâfileleri yapmakdan kat kat dahâ kıymetlidirler. Emîr-ül- 
mü’minîn Ömer-ül-Fârûk “radıyallahü anh”, birgün sabâh nemâ- 
zını kıldırınca, cemâ’at arasında birisini göremeyip sebebini sor- 
dukda, o her gece nâfile ibâdet yapıyor. Belki uyumuş, cemâ’ate 
gelememişdir dediler. (Bütün gece uyusaydı da, sabâh nemâzını 
cemâ’at ile kılsaydı, dahâ iyi olurdu) buyurdu. Görülüyor ki bir 
farzı yaparken, edeblerinden bir edebi yapmak ve bir mekrûhun- 


- 289 - 


İslâm Ahlâkı - F:19 





dan sakınmak, zikr, fikr ve murâkabadan katkat dahâ kıymetlidir. 
Evet bunlar, o edebleri yapmakla ve mekrûhlardan sakınmakla 
berâber yapılırsa, elbet çok fâideli olurlar. Fekat onlarsız olunca, 
birşeye yaramazlar. Bunun gibi, bir lira zekât vermek, binlerce li¬ 
ra nâfile sadaka vermekden dahâ iyidir. O bir lirayı verirken bir 
edebini gözetmek, meselâ, yakın akrabâya vermek de o nâfile sa¬ 
dakadan katkat dahâ iyidir. [Gece nemâzı kılmak istiyenlerin ka- 
zâ kılmaları lâzım olduğu buradan anlaşılmakdadır. Allahü teâlâ- 
nın emrlerine (Farz), yasaklarına (Harâm), Peygamberimizin 
emrlerine (Sünnet), yasaklarına (Mekrûh), bunların hepsine 
(Ahkâm-ı islâmiyye) denir. Güzel ahlâk sâhibi olmak, insanlara 
iyilik etmek farzdır. Ahkâm-ı islâmiyyenin bir hükmüne inanmı- 
yan, beğenmiyen (Kâfir), (Mürted) olur. Hepsine inanana (Müs- 
limân) denir. Tenbellikle ahkâm-ı islâmiyyeye uymıyan müslimâ- 
na (Fâsık) denir. Bir farza, bir harâma uymıyan fâsık, Cehenne¬ 
me gidecekdir. Bunun yapdıklarının hiçbiri ve sünnetleri kabûl 
olmaz, sevâb verilmez. Bir lira zekât vermiyenin milyonlar vere¬ 
rek yapdığı hayratların ve hasenâtların hiçbiri kabûl olmaz. Yap- 
dığı câmi’lere, mekteblere, hastahânelere, hayr cem’ıyyetlerine 
yapdığı yardımlara sevâb verilmez. Yatsı nemâzmı kılmıyanın te¬ 
ravih nemâzı kabûl olmaz. Farzlardan ve vâciblerden başka yapı¬ 
lan ibâdetlere (Nâfile) denir. Sünnetler nâfile ibâdetdir. Bu ta’rî- 
fe göre, kazâ nemâzları kılan, sünnet de kılmış olur. Bir farzı yap¬ 
manın, bir harâmdan sakınmanın sevâbı, milyonlarca nâfile sevâ- 
bından çokdur. Bir farzı yapmıyan, bir harâm işleyen, Cehen¬ 
nemde yanacakdır. Nâfile ibâdetleri, onu Cehennemden kurtara¬ 
maz. İbâdetlerde yapılan değişikliklere (Bid’at) denir. İbâdet ya¬ 
parken bid’at işlemek harâmdır ve ibâdetin bozulmasına sebeb 
olur. [245.ci sahîfeye bakınız!] Hadîs-i şerîfde (Bid’at işleyenin 
hiçbir ibâdeti kabûl olmaz) buyuruldu. Fâsıkın, meselâ karısı, kı¬ 
zı tesettür yapmıyan kimsenin ve bid’at sâhibinin, meselâ ibâdet¬ 
lerde ho-parlör kullanan kimsenin arkasında nemâz kılmamah, 
va’zlarım, din üzerindeki uydurma nutklarım dinlememeli, kitâb- 
larını okumamalıdır. Dosta da, düşmana da güler yüz, tatlı dil 
göstermeli, hiç kimse ile münâkaşa etmemelidir. Hadîs-i şerîfde 
(Ahmaka cevâb verilmez) buyuruldu. İbâdetler, kalbin temizliği¬ 
ni artdırır. Günâhlar kalbi karartır, feyzleri alamaz olur. Her 
müslimânın, îmânın şartlarını ve farzları ve harâmları öğrenmesi 
farzdır. Bilmemesi özr değildir. Ya’nî bilip de inanmamak gibi¬ 
dir.] (Mektûbât) kitâbı fârisîdir. Tercemesi burada temâm oldu. 
İmâm-ı Rabbânî hazretleri, 1034 [m. 1624] senesinde, Hindistân- 
da, Serhend şehrinde vefât etdi. 


- 290 - 



Yukarıda yazılanlardan anlaşılıyor ki, beş vakt nemâzın sün¬ 
netleri de, nâfile nemâzdır. Bunlar, farzlarla berâber kılındıkları 
için ve kılınan farzlardaki noksanları temâmladıkları için, diğer n⬠
file nemâzlardan dahâ efdal oldular. Nemâzlara kıymet verdiği, 
bunları birinci vazife bildiği hâlde, bir farz nemâzı özrsüz vaktinde 
kılmıyan bir müslimân büyük günâh işlemiş olur. Cehennemde 
Fir’avnlar ile, Hâmân ile berâber olur. Nâfile nemâzlar, ya’nî sün¬ 
netler, insanı bu büyük günâhdan, bu şiddetli azâbdan kurtaramaz. 
Bunun için, terk edilmiş farz nemâzları kazâ etmek farzdır. Bunla¬ 
rın kazâlarım gecikdirmek de büyük günâhdır. Bu artan, çoğalan 
günâhlara son vermek lâzımdır. Kazâ kılmak farz olduğu için, se- 
vâbı, sünnetleri kılmak sevâbından binlerce kat fazladır. Buna gö¬ 
re ve sünnetleri özr ile terk etmek câiz olduğuna göre, her müsli¬ 
mân, özrsüz terk etdiği farz nemâzların kazâlarım, hergün dört 
vakt nemâzın sünnetleri yerine de kılmalıdır. Sabâh nemâzının 
sünnetine vâcib diyen âlimler olduğu için, sabâh nemâzının sünne¬ 
ti yerine kazâ kılmamalıdır. Böylece kazâlarım her zemân kılarak, 
büyük günâhdan bir ân önce kurtulmalıdır. Kazâlar bitdikden son¬ 
ra, beş vakt nemâzın sünnetlerini devâmlı kılmalıdır. Çünki, sün¬ 
netleri özrsüz olarak kılmamakda ısrâr etmek, küçük günâh olur. 
Sünnete ehemmiyyet vermiyen ise kâfir olur. 

Özr ile fevt edilmiş, kılınamamış nemâzları acele kazâ etmek de 
farz ise de, özr ile fevt etmek günâh olmadığı için, bunların kazâla- 
rını, sünnetleri kılacak kadar gecikdirmeğe, Hanefî âlimleri câiz 
olur dediler. Fekat bu sözleri, özrsüz terk edilmiş nemâzların kazâ- 
ları için de câiz olur demek değildir. Bundan başka, câiz demek, 
vâcibdir, iyidir demek değildir. Câiz denilen çok şey vardır ki, 
mekrûh oldukları bildirilmişdir. Meselâ, zimmî olan kâfirlere (Sa- 
daka-i fıtr) vermek câizdir, fekat mekrûhdur.] 

Kıl nemâzı, elin harâma salma, 
çok yaşarım, dünyâ hep kalır sanma! 

Beş nemâza sarılgençlik çağında! 

Ekdiğini biçersin, Cennet bağında . 

İki kişi ölümü hâtırlamaz, 
harâm işler, biri de nemâz kılmaz! 

Birgün gelir, tutmaz olur bu eller, 
söyliyemez, Allah demeyen diller! 


- 291 - 



ZEKAT VERMEK 

Ve dahî, zekâtın farz olmasına delîl, Bekara sûresinin kırkü- 
çüncü ve yüzonuncu âyet-i kerîmeleridir. 

Ve dahî, oniki kimseye zekât verilmesi câiz değildir: 

Mecnûn olana, Meyyitin kefenine, Kâfire, Zenginlere, Usûl ve 
fürûuna, Zevcesine, Kölesine, Mükâtebesine, [Efendisine belirli 
bir mikdâr para vermekle âzâd olacak köle.] Müdebberesine, 
[Efendisi ölünce âzâd olacak köle.] Kadının, kocasına zekât ver¬ 
mesi ihtilâflı olup, esah olan vermemekdir. 

Ve dahî bir kimseyi yabancı sanarak, evlâdı çıksa ve müslimân 
sanarak, kâfir çıksa, bunlara zekât verilmez ise de, bilmiyerek ve¬ 
rilmiş olduğu takdîrde, -esah olan- iâde etmez. 

Zekâtı sekiz kimseye vermek lâzımdır: 

1- Istılâh-ı din üzere miskîn olana, 

2- Kurban nisâbına mâlik olmıyan fakîrlere, 

3- Borçlu olan müslimâna, 

4- Zekât malı ve uşr toplamağa me’mur olan kimseye (ücret 
mikdârında), 

5- Memleketinde zengin olsa bile, bulunduğu yerde fakîr ola¬ 
na, 

6- Cihâd ve hac yolunda muhtâc kalana, 

7- Âzâd olması için efendisine belli para ödemesi lâzım olan kö¬ 
leye, 

8- Müellefe-i kulûb denilen kâfirlere, ki bunlar şimdi yokdur. 

Nafakadan fazla, fekat kurban nisâbından az malı olana (fakîr) 

denir. Ma’âşı kaç lira olursa olsun, evini idârede güçlük çeken her 
memûr, zekât alabilir ve kurban kesmesi, fıtra vermesi vâcib ol¬ 
maz. Din bilgilerini öğretmekde ve öğrenmekde olan, kırk senelik 
nafakası olsa da, zekât alabilir. Zekât parası ile câmi’, cihâd, hac 
yapılmaz. Meyyite kefen alınmaz. Zenginin küçük çocuğuna, ken¬ 
di analarına, babalarına, çocuklarına, zevceye verilmez. Kardeşle¬ 
re, geline, dâmâda, kayın valde, kayın pedere, hala, amca, dayı, 
teyzeye vermek dahâ sevâbdır. Fakîre nisâbdan az verilir. Fekat, 
çoluk, çocuğu da varsa, herbirine nisâb mikdârı düşmiyecek kadar 
çok verilebilir. Mâlını isrâf edene, harâmda kullanana verilmez. 
Seyyidler, şimdi ganîmetden haklarını alamadıkları için bunlara da 
verilir. 

Zekâtın farz olmasının şartı altıdır: 

1- Müslimân ola, 


- 292 - 



2- Bâliğ ola, 

3- Akili ola, 

4- Hür ola, 

5- (Zekât nisâbı) mikdârı halâl zekât malına mâlik ola, 

6- Elindeki malı ihtiyâcından ve borcundan fazla ola. 

[Zekât farz oldukdan sonra müslimân fakîre vermiyenin veyâ 
başka borcu olanın, hayrat, hasenât yapması ve sadaka vermesi se- 
vâb olmaz, günâh olur. Bunun zekâtını vermesi ve borcunu öde¬ 
mesi farzdır. (Hadîka) cild II, 635. ci ve (Berîka) 1369. cu sahîfeler- 
de diyor ki, parasını harâm yerlere sarf eden veyâ isrâf eden kim¬ 
selere [zekât ve] sadaka vermek câiz değildir. Çünki, harâma yar¬ 
dım etmek harâmdır.] 

Verene hic menfe’ati kalmaması lâzımdır. Zevç ve zevce, bir- 

5 7 

birine zekât verirse, verene menfe’ati tam olarak kesilmez. Her 
ibâdetde olduğu gibi, zekât vermekde de niyyet etmek lâzımdır. 
Zekât malının borcundan fazla olması ve (Hâcet-i asliyye)sinden 
fazla olması ve bu fazla malın (Nisâb mikdârı) olması lâzımdır. 
Altının nisâbı 20 miskal [96 gram, 13,3 altın lira]dır. Gümüşün ni- 
sâbı 200 dirhem [672 gram]dır. Zekâtı vermenin, farz olması için, 
zekât malının, nisâb mikdârı oldukdan i’tibâren, bir hicrî sene 
sonra da mülkünde bulunması lâzımdır. Zekâtın farz olmasına 
mâni’ olmak için, bir sene temâm olmadan, hîle-i şer’ıyye yap¬ 
mak, imâm-ı Muhammede göre mekrûhdur. İmâm-ı Ebû Yûsüf 
mekrûh değildir. Çünki, farz olunca, itâ’at etmemek günâh olur. 
Günâhdan sakınmak (Tâ’at) olur dedi. Fetvâ imâm-ı Muhammed 
kavli iledir. 

(Zekât malı), artan, çoğalan mal demekdir. Bu da dört nev’dir: 
Senenin yarıdan fazlasında, çayırda otlıyan dört ayaklı, dişi erkek 
karışık, yâhud yalnız dişi, (sâime) hayvânlar, ticâret için satın alı¬ 
nan mallar, altın ve gümüş eşyâ, toprakdan çıkan gıdâ maddeleri¬ 
dir. Çayırda, yalnız erkek hayvânı olanlara ve katırı, eşeği olanla¬ 
ra, bunların zekâtlarını vermek farz değildir. Devenin, sığırın ve 
koyunun yavruları, büyükleri ile birlikde olunca, zekât hesâbına 
katılırlar. Zekât, uşr, keffâret ve sadaka-i fıtr olarak verilecek mal 
yerine, bunların kıymetlerini de vermek câizdir. Şâfi’îde câiz değil¬ 
dir. Zekât farz oldukdan sonra, mal helâk olursa, sâkıt olur. Sâhi- 
bi telef ederse sâkıt olmaz. 

Akıl ve bâliğ olan müslimânın, tam mülkü olan ve halâl yol¬ 
dan gelmiş olan zekât malının mikdârı, nisâb mikdârı oldukdan 
bir sene sonra, bu mâlın belli mikdârmı sekiz sınıf müslimândan 
bir veyâ birkaçına vermesine zekât denir. Verilen kimsenin müs- 


- 293 - 



limân olması lâzımdır. Tam mülkü demek, kullanması mümkin ve 
câiz olan malı demekdir. Satın alman mal, söz kesilince mülk olur 
ise de, teslîm alınmadan önce, kullanılması mümkin olmadığı için, 
tam mülk olmaz. Gasb edilen, ya’nî zulm ile, zor ile alman ve sir¬ 
kat edilen, ya’nî çalman ve fâiz, rüşvet, kumar ile alınanı ve çalgı 
çalmak, şarkı söylemek ücreti ve alkollü içki satışı bedeli olarak 
alman ve fâsid bey’ ile satın alman mallara (Mâl-ı habîs) denir. 
Habîs malların zekâtları verilmez. Çünki bunlar, alanın mülkü ol¬ 
maz. Sâhiblerine, sâhibleri ölmüş ise vârislerine, vârisleri de yok¬ 
sa, fakır müslimânlara verilmeleri lâzımdır. Habîs malları, birbir¬ 
leri ile veyâ kendi halâl malı ile karışdırırsa, bu karışım, mülkü 
olur ise de, buna (Mülk-i habîs) denir. Mülk-i habîsi de, başkasına 
vermek ve kullanmak harâmdır ve tâm mülk olmadığı için, zekâtı 
verilmez. Buna karışmış bulunan habîs malın mislini, misli yoksa 
kıymetini kendi halâl, zekât malından, sâhiblerine tazmîn etdik- 
den [ödedikden] sonra, mülk-i habîsi kullanması halâl olur ve ze¬ 
kât nisâbına katması lâzım olur. Bu borçlarını ödemek için, halâl 
malı yoksa, ödünç alıp öder. Borcunu ödemeden evvel mülk-i ha¬ 
bîsi kullanmak, başkasına vermek harâm ise de, satarsa, hediyye 
ederse, alana harâm olmaz. Sâhibleri ve vârisleri bilinmiyorsa ve¬ 
yâ çeşidli kimselerden toplanan harâm mallar birbirleri ile karış- 
dırılıp mülk-i habîs olurlarsa, hepsinin müslimân fakirlere sadaka 
verilmesi lâzım olur. 

Fakîr, aldığını geri hediyye ederse, verenin geri alması câiz 
olur. 

Altın ve gümüş, hâlis olarak kullanılmaz. Hâlisi yarıdan fazla 
ise, zekâtları her hâlde verilir ve ağırlıkları ile hesâb edilir. Bunlar¬ 
dan çarşıda semen olarak kullanılan iki nev’ bulunursa, hâlisi dahâ 
çok olana (Ceyyid) denir. Hâlisi az olanına (Züyûf) denir. Hâlisle¬ 
ri yarıdan az ise, ticâretde kullanılınca ve kıymetleri altın veyâ gü¬ 
müş nisâbı kadar olunca, zekâtlarını vermek lâzım olur. 

Yağmur veyâ nehr suyu ile sulanan uşrlu toprak mahsûlü, 
mikdârı az olsa da ve çabuk çürüyen, bozulan sebze, meyve olsa 
da, onda biri usr olarak usr memûruna verilir. Memûr, bunları sa- 

7 9 9 7 

tarak, parasını (Beyt-ül-mâl) denilen hazîneye kor. Meyve görü¬ 
nünce veyâ olunca, yâhud toplandığı zemân vermek farz olur de¬ 
nildi. Hayvân ile veyâ dolab ile, makina, motor ile sulananın yir¬ 
mide biri verilir. Hiçbir masraf çıkmadan önce vermek lâzımdır. 

9 9 

Hükümetin uşru, mal sâhibine bağışlaması, afv, lağv etmesi câiz 
değildir. Dağdan ve uşrlu toprakdan elde edilen balın da uşru ve¬ 
rilir. 

Zimmîye zekât verilmez. Fekat fitre, keffâret, nezr ve sada- 

-294- 



ka verilir. (Bahr)de diyor ki, (Zimmî olmıyan kâfire, ister müs- 
te’min olsun, ister harbî olsun, farz, vâcib ve nâfile sadaka ve¬ 
rilmez.) Borcu olmıyan bir fakîre nisâb mikdârı veyâ dahâ çok 
zekât vermek mekrûhdur. Fakîrin ıyâli, ya’nî çoluk çocuğu var¬ 
sa, herbirine nisâbdan az noksan olacak kadar vermek câiz 
olur. 

Râyic olan, ya’nî geçer akça olan fülûs ile mal satmak câizdir. 
Fülûs, altından ve gümüşden başka metalden veyâ kâğıddan para 
demek olup, âdete göre semen olduğu için, ta’yîn edilmesi, ya’nî 
işâret edilmesi, gösterilmesi lâzım değildir. Fülûs kâsid olursa, 
ya’nî çarşıda pazarda geçmez olursa, îmâm-ı a’zama “rahime-hul- 
lahü teâlâ” göre, bey’ bâtıl olur. îmâmeyne, ya’nî İmâm-ı Ebû Yû- 
süf ile îmâm-ı Muhammede “rahime-hümallahü teâlâ” göre, bâtıl 
olmaz. Kıymeti kadar geçer akça verilir. Ödünç aldıkdan sonra, 
fülûs kâsid olursa, îmâm-ı a’zama göre, mislini, ya’nî aldığı kadar 
fülûs öder. îmâmeyne göre, kıymeti kadar geçer akça öder. Râyic 
olmayan fülûs ile alışveriş yapabilmek için, fülûsu ta’yîn etmek, 
göstermek lâzımdır. Ta’yîn edilen mal, te’ayyün eder. Ya’nî onu 
vermek lâzım olur. Benzerini veremez. Sarrafa bir dirhem ağırlı¬ 
ğında gümüş verip, bunun yarısı ile fülûs ve yarısı ile de yarım dir¬ 
hemden bir habbe noksan gümüş ver dese, bu bey’ fâsid olur. 
Çünki, yarım dirhem gümüşü, dahâ az ağırlıkda gümüşe satmak 
fâiz olur. Eğer, bunun yarısı ile fülûs ver ve yarısı ile de yarım dir¬ 
hemden bir habbe noksan gümüş ver derse, fülûsün bey’i sahîh 
olur. Eğer, bu bir dirhem gümüş ile bana yarım dirhem ağırlığın¬ 
da fülûs ve yarım dirhemden bir habbe noksan gümüş ver derse, 
bey’in ikisi de sahîh olur. Bir habbe noksan gümüş aynı ağırlıkda- 
ki gümüş karşılığı ve yarım dirhem fülûs da, yarım dirhemden bir 
habbe fazla ağırlıkdaki gümüş karşılığı satılmış olur. Fülûs ile, bu¬ 
nun karşılığı olan gümüşün ağırlıkları farklı ise de, cinsleri başka 
olduğundan câiz olur. 

(Bedâyı’us-sanâyı’)da diyor ki, (Zekât olarak verilecek mal, 
zekâtı lâzım olan malın cinsinden veyâ başka cinsden zekât malı 
olmalıdır. [Altın yerine, fakîre elbise, ayakkabı, buğday, yağ gibi 
şeyler vermek câiz değildir.] Zekât malı, ayn veyâ deyn olur. Ayn 
olan zekât malı, vezn ile veyâ hacm ile ölçülür veyâ ölçülmez. Öl¬ 
çülmez ise, yâ sâime hayvân olur. Yâhud, ticâret urûzu olur. Sâi- 
me ise, nass ile bildirilen hayvânın kendi verilince, orta hallisi ve¬ 
rilir. Aşağı hâlde olanı verilirse, orta halliden farkı kadar altın ve¬ 
yâ gümüş de verilir. Hayvânın kıymeti verilince, yine orta halli¬ 
nin kıymeti verilir. Aşağı hâlde olanın kıymeti verilirse, altın ve¬ 
yâ gümüş ile temâmlanır. İki orta koyun yerine kıymetleri topla- 


- 295 - 



mında bir semiz vermek câiz olur. Çünki, fâiz malı olmıyanlarda, 
kıymete i’tibâr olunur. Ticâret urûzundan nass ile bildirilenin 
kırkda biri verilir. Kendi cinsinden olan başka mal verilirse, iyi ye¬ 
rine orta veyâ aşağı mal verilince, aradaki farkı temâmlamak l⬠
zım olur. Çünki urûz, ağırlıkla veyâ hacm ile ölçülmiyen eşyâ de- 
mekdir. Bunlarda mikdâr farkı fâiz olmaz. Meselâ, bir iyi elbise 
yerine, iki âdî elbise vermek câiz olur. Kendi cinsinden olmıyan 
başka mal verilirse, farz olan mikdârdan az verirse, aradaki farkı 
temâmlaması lâzım olur. Zekât malı, vezn veyâ hacm ile ölçülür 
ise, malın kendinin kırkda biri verilir. Kendi cinsinden olmayan 
başka zekât malı verirse, kendi kıymeti kadar vermesi lâzım olur. 
Kendi cinsinden başka mal verirse, Şeyhayne göre “rahime-hü- 
mallahü teâlâ”, kıymeti kadar değil, mikdârı kadar verilir. Mese¬ 
lâ, ikiyüz kilo ticâret malı iyi cins buğdayın kıymeti ikiyüz dirhem 
gümüş olsa, bunun zekâtı olarak beş kilo âdî buğday vermek câiz 
olur. Bunun gibi, ikiyüz dirhem ceyyid gümüşün zekâtı olan beş 
dirhem ceyyid gümüş yerine, beş dirhem züyûf verilebilir. Nezr 
vermek de böyledir. 

Altın ile gümüş mutlak (Semen)dirler. Semen olarak yaratıl¬ 
mışlardır. İnsanın herhangi bir ihtiyâcını gidermek için kendileri 
kullanılmaz. İhtiyâç eşyâsım satın almak için vâsıtadırlar. Başka 
eşyâ ise, hem semen olarak, hem de kendileri kullanılmak için ya¬ 
ratılmışlardır.) (Bedâyı’)dan terceme temâm oldu. 

İnsanın râhat ve islâmiyyete uygun olarak yaşayabilmesi için 
kullanılması lâzım olan şeylere, (İhtiyâç eşyâsı) denir. 41. ci sahîfe- 
ye bakınız! İhtiyâç eşyâsı, insanın hâline ve zemâna göre değişir. 
Râhat yaşayabilmek için lâzım olmayıp, zevk için, süs için, saygı 
toplamak için kullanılan fazla şeylere, (Zînet eşyâsı) denir. Altın 
ile gümüş, ihtiyâç eşyâsı değil, zînet eşyâsıdırlar. Erkeklerin evde 
ve sokakda, kadınların yalnız evde, mubâh şeylerle zînetlenmeleri 
câizdir. 

Görülüyor ki, râyic olan fülûs, her zemân ticâret malıdır. Kıy¬ 
meti, çarşıda kullanılan altın liralardan değeri en az olana göre ni- 
sâb mikdârı olur ise, zekâtını vermek farz olur. Çünki ticâret ma¬ 
lının nisâbı, İmâmeyne “rahime-hümallahü teâlâ” göre, altın ile 
gümüş liradan, ticâretde dahâ çok kullanılanı ile hesâb edilir. Ze¬ 
kâtı da, kıymeti hesâb edilen para ile veyâ mâlın kendinin kırkda 
biri verilir. Fakîr bunu ihtiyâç eşyâsı olarak kullanır. Fülûs, altın 
ile gümüşden başka olan para demekdir. Bakır, tunç ve başka 
alaşımlardan olduğu gibi, kâğıddan da yapılmakdadır. Ya’nî, 
kâğıd liralar fülûsdur. Bunların zekâtını vermek lâzımdır. Fe- 
kat, bunların kıymetleri, altın ile gümüşün kıymetleri gibi, (Ha- 


- 296 - 




kîkî kıymet) değildir. (İ’tibârî kıymet)dir. Hükümetlerin verdikle¬ 
ri kıymetdir. Verdikleri gibi, geri de alırlar. Î’tibârî kıymetleri gi¬ 
dince, (Semen) olamazlar. Zekât malı olmakdan çıkarlar. îbni 
Âbidîn buyuruyor ki, (Ticâret malının kıymeti, ticâretde çok kul¬ 
lanılan, para olarak basılmış altın veyâ gümüş ile hesâb edilir. Gü¬ 
müş ile hesâb edilince, ikiyüzkırk dirhem gümüş kıymetinde olsa, 
altın ile hesâb edilince, yirmi miskal altın kıymetinde olsa, iki kıy¬ 
meti de nisâb mikdârı ise de, bu malı gümüş ile kıymetlendirmek 
lâzım olur. Çünki, zekât olarak altı dirhem gümüş veyâ yarım mis¬ 
kal altın vermesi lâzım olur. Bu ise, beş dirhem gümüş kıymetin¬ 
de olduğu için, fakîre fâidesi az olur. [Çünki, yirmi miskal altın ve 
ikiyüz dirhem gümüş, aynı nisâbı gösterdikleri için, kıymetleri ay¬ 
nıdır.] Bir miskal ağırlığındaki altın liraya, bir (Dinâr) denir. 
[Türk altın liralarının hepsi birbuçuk miskal, ya’nî 7,2 gr. ağırlığın- 
dadır.] Râyic olan fülûsun zekâtını, nisâbı hesâb edilmiş olan [al¬ 
tın veyâ gümüş] ile vermek vâcibdir.) Bundan anlaşılıyor ki, kâğıd 
liraların nisâbım, ticâretde kullanılan altın liraların, en aşağı de¬ 
ğerlisi ile hesâb etmek ve zekâtlarını altın olarak vermek lâzımdır. 
Çünki gümüş, para olarak, şimdi hiç kullanılınamakdadır. Kâğıd 
liraların zekâtı, nisâblarım hesâb etmekde kullanılan metal ile, 
ya’nî altın ile verilir. Kendilerinin kırkda biri, kâğıd lira olarak ve¬ 
rilemez. Çünki kâğıd liraların kendileri, ihtiyâç eşyâsı olarak kul¬ 
lanılamaz. Âdı kâğıd var iken, kâğıd liraları kâğıd olarak kullan¬ 
mak isrâf olur. İsrâf da, harâmdır. Kâğıd para zekâtını, para ola¬ 
rak kullanması için, kâğıd olarak vermek de câiz değildir. Çünki, 
para olarak kullanması için, kıymeti hakîkî ve dâimî olan altın ve¬ 
rilir. 

Altın, lira hâlinde ve başka her sekide verilebilir. Her zemân, 
her yerde bulunur. Kendi şehrinde altın bulamıyan, altın eşyâ 
satılan yerdeki arkadaşına kâğıd lira gönderip, bununla altın ala¬ 
rak zekâtını vermesini ona yazar. Kâğıd liraları sonradan da 
ödemesi câizdir. Kâğıd liraların zekâtlarını vermek, bu kadar 
kolay iken, fıkh kitâblarının bu emrlerine uymak istemeyip, al¬ 
tın yerine, kıymeti i’tibârî ve muvakkat olan kâğıd liralar ver¬ 
mek doğru değildir. Fıkh kitâblarına uymak istemeyip de, ib⬠
detleri âyet-i kerîmelerden, kendi anladığına göre yapmaya kal¬ 
kışanlara (Mezhebsiz) veyâ (Sapık) denir. Böyle sapıklara karşı, 
(Ben, ibâdetlerimi, Kur’ân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîflerden se¬ 
nin anladığına göre değil, mezheb imâmlarının anlayıp bildirdik¬ 
lerine göre yaparım) demelidir. Mezheb imâmlarının “rahime- 
hümullahü teâlâ” anladıklarını bildiren kitâblara, (Fıkh kitâbla- 
rı) denir. 


- 297 - 



(Câmi’ul ezher) medresesi müderrislerinden Abdürrahmân 
Cezîrînin riyâset etdiği âlimler hey’etinin hâzırladığı (Kitâb-ül 
fıkh alel-mezâhib-il-erbe’a) kitâbında, bütün fıkh bilgileri dört 
mezhebe göre ayrı ayrı yazılıdır. Bu kitâb beş cüz olup, hepsi 
1392 hicrî ve 1972 milâdî senede, Kâhirede basılmışdır. (Evrâk-ı 
mâliyye “Banknot” zekâtı) başlığı altında diyor ki, (Fıkh âlimle¬ 
ri, evrâk-ı mâliyye, ya’nî kâğıd liralar için zekât vermek lâzımdır 
dediler. Çünki bunlar, ticâretde altın ve gümüş yerine kullanıl- 
makdadır. Bunlar, her zemân, altın veyâ gümüş ile kolaylıkla de- 
ğişdirilebilmekdedir. Çok kâğıd lirası olanın bunları altın ve gü¬ 
müş zekâtı nisâbına katmaması ve bunların zekâtlarını verme¬ 
mesi, aklın kabûl edeceği şey değildir. Bunun için, üç mezhebin 
fıkh âlimleri, kâğıd paraların zekâtlarını vermek lâzım olduğunu 
sözbirliği ile bildirdiler. Yalnız Hanbelî mezhebi, bundan ayrıldı. 
Hanefî mezhebinin âlimleri, kâğıd paraların, (Deyn-i kavı) sene¬ 
di olduğunu, her istenildiğinde, altınla ve gümüşle hemen değiş- 
dirilebileceklerini söylediler. Bunun için, zekâtlarının hemen ve¬ 
rilmesi lâzımdır dediler. Çünki, alınacak borcun zekâtını ver¬ 
mek, altın, gümüş ele geçince farz olur. Ele geçmeden önce ze¬ 
kât farz olursa da, vermek farz olmaz.) İsterse, alabilinceye ka¬ 
dar bekleyip, alınca geçmiş senelerin zekâtlarını verir. İsterse, 
beklemeyip, elinde bulunan (Ayn) olan altın ve gümüşden onla¬ 
rın da zekâtlarını her sene verir. Alacağı altınların zekâtı olarak 
elindeki senedleri veremez, senedde yazılı altın ve gümüşleri, 
borçlusundan alınca, bunların kırkda birini ayırarak, geçmiş se¬ 
nelerden herbiri için ayrı ayrı, fakîrlere vermesi farz olur. Bunun 
gibi, zekât olarak kâğıd para verilemez. Bunların kırkda biri ile, 
sarrafdan değeri en düşük olan altın liralar alıp, bu liraları veyâ 
bunların ağırlıkları kadar altın yüzük, bileyziği fakîrlere vermek 
lâzımdır. 

Borçlusuna zekât vererek onu borçdan kurtarmak için, (Sana 
zekât vereceğim. Fekat, senden alacağımı, vereceğim zekâtıma 
karşılık sayıyorum. Sen de kabûl et!) demek câiz olmaz. Zekâtı 
fakîre vermesi, fakîrin de aldığını zengine geri vererek borcunu 
ödemesi lâzımdır. Fakîrin geri vermesine güvenemiyen alacaklı 
için, (Fetâvâ-yı Hindiyye)nin altıncı cildi sonunda diyor ki, (Ala¬ 
caklı, güvendiği bir kimseyi borçlusuna göstererek, sana verece¬ 
ğim zekâtı teslim almak ve sonra senin bana olan borcunu öde¬ 
mek için, bunu vekîl yap der. Fakîr de o kimseyi böylece vekîl ya¬ 
par. O kimse zekâtı alınca, aldığı mal, fakîrin mülkü olur. Sonra, 
bunu zengine geri vererek, fakîrin borcunu ödemiş olur. İki kim¬ 
senin bir fakîrden alacakları olsa, bunlardan biri, fakîre alacağı 


- 298 - 



kadar zekât verip, onu kendine olan borcundan kurtarmak istese, 
fakire o kadar zekât verir. Sonra, alacağını fakire sadaka eder. 
Ya’nî halâl eder, bağışlar. Sonra fakır, elindeki zekâtı bu zengine 
hediyye eder. Yâhud fakır, borcu kadar altını birisinden ödüne 
alıp zengine hediyye eder. Zengin bunu zekât niyyeti ile bu fakire 
geri verir. Sonra, fakiri borcundan ibrâ eder. Ya’nî, ona bağışlar. 
Fakır, zekât olarak aldığı altınları, evvelce ödüne almış olduğu 
kimseye geri verir. Zekât ile [ve nezr edilen mal ile] hayrât ve ha- 
senât yapılamaz. Yapmak için, bunları tanıdığı bir fakire verir. Fa¬ 
kır de, bunlar ile o hayrlı işleri yapar.) Bunlardan anlaşılıyor ki, 
kâğıd para ile zekât verebilmek için, vereceği kâğıd paranın değe¬ 
ri kadar altın lira ağırlığındaki altın zînet eşyâsım zevceden veyâ 
bir tanıdığından ödünç alır. Altınları, tanıdığı veyâ akrabâsından 
bir fakire zekât niyyeti ile verir. Böylece kâğıd paraların zekâtı ve¬ 
rilmiş olur. Sonra, fakır bu altınları bu zengine hediyye eder. Zen¬ 
gin de alıp, sâhibine geri vererek borcunu öder. Zekâtı verilmiş ol¬ 
duğundan, zengin zekât vermek için ayırmış olduğu elindeki kâğıd 
paraların bir kısmını bu fakire verir. Geri kalanı her dürlü hayrâ- 
ta ve hasenâta verir. Fakır de bu hayrâtın sevâblarına kavuşmak 
isterse, zekât olarak aldığı altınları bu zengine satar. Sonra, hayrlı 
işler yapması için zengini vekil edip, kâğıd paraları zengine geri 
verir. 

Dört mezheb ilmlerinde mütehassıs, büyük âlim, seyyid Abdül- 
hakîm Arvâsî “rahmetullahi aleyh” buyurdu ki, (Kâğıd paraların 
kıymeti, kıymet-i i’tibâriyyedir. İ’tibârdan düşünce, kıymeti kal¬ 
maz. Bu sebebden, fıtra ve zekâtı, kâğıd para ile vermek câiz ol¬ 
maz. Kâğıd ile, evvelce verilmiş zekâtlar, altın ile devr edilerek, ka- 
zâ edilmelidir. Hacdan başka, diğer mâlî ibâdetlerin kazâsı, devr 
tarîki ile yapılır.) 

(Dürr-ül-muhtâr)da diyor ki, (Bâgîler, ya’nî hükümete isyân 
ederek memleketi ellerine geçirmiş olan müslimânlar ve zâlim 
olan müslimân sultânlar, hayvân ve uşr denilen toprak mahsûlle¬ 
rinin zekâtlarını alırlarsa ve bunları Allahü teâlânın emr etdiği 
yerlere verirlerse, bu aldıkları mallar zekât olur. Aldıklarını baş¬ 
ka yerlere verirlerse, aldıkları zekât sayılmaz. Mal sâhiblerinin 
zekâtlarını tekrâr müslimân fakîrlere vermeleri lâzım olur. Tic⬠
ret mallarının zekâtlarını ve para zekâtlarını toplarlarsa, âlimlerin 
çoğuna göre zekât yerine geçmez. Fetvâ da böyledir. Ba’zı âlim¬ 
lere göre ise, zâlim sultânlar, müslimân oldukları için ve ellerin¬ 
deki mallar milletin hakları olduğundan fakîr sayılacakları için, 
bunlara zekât niyyet edilerek verilenler zekât yerine geçer.) İbni 
Âbidîn de diyor ki, (Vergi olarak, gümrük diyerek ve başka ism- 


- 299 - 



ler ile aldıkları mallar, paralar da böyledir. Niyyet edilse dahî, ze¬ 
kât yerine geçmez diyenlerin sözleri sahîhdir. Ya’nî, zâlim olan 
müslimânların bu malların zekâtlarını toplamağa hakları yokdur.) 
Fetvânın da böyle olduğu (Tahtâvî) hâşiyesinde yazılıdır. Görülü¬ 
yor ki, hayvân zekâtını ve uşru vermenin sahîh olması için, bunla¬ 
rı toplıyan hükümetin müslimân olması ve topladıklarını (Beyt-ül- 
mâl) denilen devlet hazînesinin dört kısmından alacaklı olanlara 
dağıtması lâzımdır. Hükümete verilen her çeşid vergi, âlimlerin ço¬ 
ğuna göre, ticâret malının ve paranın zekâtları olmaz. Ba’zı âlim¬ 
ler, toplıyan hükümetin müslimân olduğunu bilmek ve verilen 
malları ve paraları zekât niyyeti ile vermek şartı ile câiz olur dedi¬ 
ler ise de, bu söz za’îfdir. 

Gel kardeşim, inkâr etme, kıl insâf! 

Kıymetli ömrünü, eyleme isrâf! 

Kalbini nefsin arzûsundan koru! 

Dışın gibi için dahî olsun saf! 

Bakır ile karışınca bir altın, 

alırsa, beğenir mi onu sarraf? 

Liseyi bitirdim diye övünme! 

Sakın hem, düşünmeden söyleme lâf! 

Me’ârif ehlini bul, onu dinle! 

Böylece Hakdan ire sana eltâf! 

Hakikat denizine varıp dal, ve, 

çıkar bir cevheri ki, ola şeffâf! 

Diplomalı din câhiline kanma, 

doğru yolu sana gösterdi eslâf! 

ORUÇ BÂBI 


Orucun farzı üçdür: 

1- Niyyet etmek. 

2- Niyyeti evvel ve âhır vaktleri arasında yapmak. 

3- Nehâr-ı şer’îde, ya’nî imsâk vaktinden, güneşin batmasına 
kadar olan zemânda orucu bozan şeylerden sakınmakdır. İmsâk 
vakti, Fecr-i sâdık denilen beyâzlığın, üfk-ı zâhirî hattı üzerinde gö¬ 
rüldüğü vaktdir. Oruca niyyet etmeyip akşama kadar orucu bozan 
şeylerden sakınan kimse, oruç tutmuş olmaz. O günü yalnız kazâ 
etmesi lâzım olur. 


- 300 - 




Kişinin üzerinde oruç farz olmasının şartı yedidir: 

1- Müslimân olmak. 2- Bâliğ olmak. Çocuğun orucu sahîh olur. 
3- Akili olmak. 4- Dâr-ül-harbde olanın orucun farz olduğunu işit¬ 
mesi. 5- Mukîm olmak. 6- Hayz (âdetli) olmamak. 7- Nifâs üzere 
(lohusa) olmamak. 

Altı şey orucu bozar: Ta’âm yimek, içilecek şeylerden birini iç¬ 
mek, cimâ’ etmek, hayz, nifâs, ağız dolusu kusmak. Yalan, gîbet, 
nemîme, ya’nî müslimânlar arasında söz taşımak, yalan yere yemîn 
gibi şeyler, orucu bozmazlar. Fekat, sevâbım giderirler. 

Ve dahî, yedi kimse, orucu yir: 

1- Hasta, 2- Müsâfir [ertesi gün], 3- Hayz, 4- Nifâs üzere olan 
hâtûn, 5- Hâmile hâtunun kudreti yetmezse, 6- Emzikli olan hâtûn, 
çocuğuna zarar olursa, 7- Pîr-i fânî olmak. 

Ve dahî, oruca, hergün için ayrı niyyet lâzımdır. (Hindiyye)de 
diyor ki, (Niyyet kalb ile olur. Sahura kalkmak, niyyet demekdir.) 
Orucda niyyet iki nev’dir: Evvelki nev’, Ramezân ayının her günü 
için ve nâfile ve muayyen nezr için niyyetin evvel vakti, önceki 
gün güneşin batması ve âhır vakti (Dahve-i kübrâ) vaktidir. Dah- 
ve-i kübrâ vakti, şer’î gündüz müddetinin, ya’nî oruç tutma zemâ- 
nının yarısıdır ki, ezânî sâat ile, 

^ 24 - Fecr * ^ Fecr Fecr A . , * 

Fecr h -veya Fecr + 12-= 12 -t-dır. Ya m 

2 2 2 

Dahve-i kübrâ vakti,ezânî sâat ile, fecr vaktini gösteren adedin ya¬ 
rısıdır. Müşterek sâate göre, şer’î gündüz zemânmın ve şemsî gün¬ 
düz zemânmm yarılarının farkı, ya’nî hisse-i fecrin yarısı kadar, ze- 
vâlden öncedir. Hisse-i fecr, güneşin tulü’ vakti ile fecr, ya’nî imsâk 
vakti arasındaki zemândır. Dahve vaktine kadar -yimemiş ve içme¬ 
miş ise- niyyet eder ve orucu tutar. Dahve vaktinde niyyet câiz de¬ 
ğildir. Fecrden evvel niyyet ederken, (Niyyet etdim, yarın oruç tut¬ 
mağa) denir. Fecrden sonra niyyet ederken, (Niyyet etdim, bugün 
oruç tutmağa) denir. 

İkinci nev’, kazâ, keffâret, nezr-i mutlak. Bu üçünün niyyet ze- 
mânı birdir. Evvel vakti, bir evvelki gün güneşin batması ve âhır 
vakti fecr-i sâdık, ya’nî tan yeri ağarmazdan evveldir. Tan yeri 
ağardıkdan sonra -bu üçüne- niyyet câiz olmaz. Bir senenin Ra¬ 
mezân ayının çeşidli günlerini kazâ ederken, günlerin ismlerini ve- 
yâ sıralarını ta’yîn etmek lâzım olmadığı, İbni Abidînde, kazâ ne- 
mâzı sonunda yazılıdır. Oruç tutanlar üç nev’dir: Câhiller orucu, 
Âlimler orucu ve Enbiyâ ve Evliyâ orucu. Câhillerin orucu, yi- 
mezler ve içmezler ve cimâ’ etmezler. Ammâ, başka ma’siyyeti iş¬ 
lerler. Âlimler orucu, bunlar başka ma’siyyeti de işlemezler. Enbi- 


- 301 - 




yâ ve Evliyâ orucunda, şübheli olan her şeyden kaçarlar. 

Oruç tutanların bayramı, üç nev’dir: Câhiller bayramı, âlimler 
bayramı, Enbiyâ ve Evliyâ bayramı. Câhiller bayramı, akşam ol- 
dukda, iftâr ederler. Ve istediklerini yirler ve içerler ve bizim bay¬ 
ramımız budur derler. Âlimler bayramı, akşam oldukda, iftâr 
ederler. Eğer, Allahü azîm-üş-şân tutduğumuz orucdan râzı ol¬ 
duysa, bizim bayramımız budur derler. Eğer râzı olmadı ise, bizim 
hâlimiz nice olur, diye tefekkür ederler. Ammâ Enbiyâ ve Evliyâ 
bayramı, rü’yetullahdır. Onlar Allahü azîm-üş-şânın rızâsına müş- 
takdırlar. 

Ve dahî, cümle mü’minlerin bayramı beş nev’dir: 

1. ci odur ki, bir mü’minin sol yanındaki melek, kötü amel ola¬ 
rak yazmağa bir şey bulamazsa. 

2. ci, sekerât-ül-mevtde, müjdeci melekleri gelip, merhabâ yâ 
mü’min! Sen Cennetliksin diyerek müjde ederlerse. 

3. cü, kabre vardıkda, kabrini Cennet bağçelerinden bir bağçe 
bulursa. 

4. cü, Kıyâmet gününde, Arş-ür-rahman altında, Enbiyâ ve Ev¬ 
liyâ ve ulemâ ve sulehâ ile birlikde gölgelenir ise. 

5. ci, kıldan ince ve kılıçdan keskin ve gecenin karanlığından 
dahâ karanlık, bin yıl iniş ve bin yıl yokuş ve bin yıl düz olan sırat 
köprüsü üzerinde, yedi yerde olan süâle cevâb verir geçerse. Eğer 
veremezse, her birinde, bin yıl azâb olunsa, gerekdir. O yedi süâl: 
Evvelki, îmândan. İkinci, nemâzdan. Üçüncü, orucdan. Dördüncü, 
hacdan. Beşinci, zekâtdan. Altıncı, kul hakkından. Yedinci, gusl- 
den ve istincâdan ve abdestden. 

Ve dahî, bir kimse, Ramezân-ı şerîfde, imsâk vaktinden evvel 
niyyet etmiş olduğu orucunu kasd ile bozsa, hem keffâret, hem de 
kazâ lâzım gelir. Nâfile ve kazâ oruçlarında keffâret yokdur. 

Keffâret için bir köle âzâd edilir. Ona gücü yetmezse, Ramezân 
günlerinden ve oruç tutulması harâm olan beş günden gayri gün¬ 
lerde, arasını kesmeksizin altmış gün oruç tutar. Bundan sonra da, 
bozduğu oruçların gün sayısı kadar, ayrıca kaza orucu tutar. [Ra¬ 
mezân Bayramının birinci günü ve Kurban Bayramının dört günü, 
oruç tutmak harâmdır.] Ona da gücü yetmezse, altmış fakîri bir 
gün veyâ bir fakîri altmış gün iki kerre doyurur. Yâhud her birine 
fıtra mikdârı mal verir. 

Bir gün kazâ orucu için, bir gün oruç tutar. 

Beş kimseye, keffâret lâzım gelmez. Evvelki, marîz. İkinci, 
müsâfir. Üçüncü, emzikli hâtûn çocuğuna zarâr verir diye tutma- 
dıysa. Dördüncü, pîr-i fânî. Beşinci açlıkdan veyâ susuzlukdan he- 


- 302 - 




lâk olmak korkusu olan kimse. 

Bunlar, özrleri zâil oldukdan sonra, ancak gününe, gün olarak 
kazâ etmek lâzım gelir. 

Ve dahî, yevm-i şekde niyyet, birkaç nev’dir: Yevm-i şekde, 
Ramezâna niyyet etmek yâhud başka vâcibe niyyet eylemek, yâ- 
hud Ramezân ise, Ramezân orucu diye, Ramezân değil ise, nâfile- 
ye veyâ gayr-ı vâcibe niyyet etmek kerâhet ile câizdir. Diğer bir 
nev’ kerâhetsiz câizdir. O da mutlak oruca niyyet etmek, yâhud 
Şa’bâna, ya’nî nâfile oruca diye niyyet etmek. 

Bir kimse Ramezân ise, niyyet etdim, değil ise, niyyetsizim de¬ 
se, böyle niyyet ederek oruç tutmak, hiç câiz değildir. 

Ve dahî bir kimse, Ramezânda, fecre, ya’nî tan yerinin ağar¬ 
masına kadar oruca niyyet etmese ve öğleden önce yise, îmâm-ı 
a’zama göre keffâret lâzım gelmez. îmâmeyn katında, keffâret l⬠
zım gelir. Çünki, niyyet edip, oruç tutması mümkin olduğu hâlde 
yimişdir. Ve eğer, öğleden sonra yise, -ittifakla- keffâret lâzım gel¬ 
mez. 

Ve dahî, bir kimse, iki veyâ üç Ramezândan, birer gün oruç yi¬ 
se, her birinden ötürü, birer keffâret mi eder, yoksa üçü için bir 
keffâret mi eder? Bu mes’ele ihtilâflıdır. İhtiyât olarak her birin¬ 
den ötürü, birer keffâret eder. Bir kimsenin Ramezândan borcu ol¬ 
sa, o kimse, borcunu tutmasa ve üzerinden yıl geçse, ba’zı ulem⬠
nın beyânına göre, o kimse, günâhkâr olur. 

Ve dahî, bir kimse, keffâret tutmakda iken Ramezân-ı şerîf 
veyâ Kurban bayramı gelse, Ramezândan ve bayramdan sonra, 
tekrâr başdan başlamak üzere tutmak lâzımdır. Evvelkiler sayıl¬ 
maz. 

Ve dahî, bir kimse, sefere niyyet etmeksizin orucunu yise ve 
ba’dehu sefere niyyet etse ve gitse, hem kazâ, hem keffâret lâzım 
gelir. Yolculuk, orucu bozmağı mubâh yapmaz. Sefere çıkan kim¬ 
senin o gün orucu bozmaması vâcibdir. Gece veyâ gündüz Dahve 
vaktine kadar niyyet eden müsâfirin o gün orucunu bozması halâl 
olmaz. Eğer bozarsa, yalnız kazâ eder. Yolculuk, oruca başlama¬ 
mağı mubâh yapar. 

Ve dahî, bir kimseye Ramezânda delilik ârız olup oruç tutama- 
sa, sonradan ifâkat bulması hâlinde, tutamadığı günleri kazâ eder. 
Eğer Ramezânın evvelinden âhırına kadar, hiç ifâkat bulmayıp, 
deliliği devâmlı olur ise, o Ramezânın orucu, sâkıt olur. 

Ve dahî, bir kimse, oruçlu olduğunu unutarak orucunu bozsa, 
orucu fâsid olmaz. Eğer, oruçlu olduğunu hâtırlayıp savmı fâsid 
oldu zannederek yimeğe devâm etse, kazâ lâzım olur. Keffâret lâ- 


- 303 - 





zım olmaz. Eğer, orucunun bozulmadığını bildiği hâlde, yise, hem 
kazâ ve hem keffâret lâzım olur. 

Ve dahî, oruçlu bir kimse terini yutsa, yâhud bir kimse boyalı 
ipliği çiğnese ve boyasını yutsa, veyâhud, bir kimsenin tükrüğünü 
yutsa, veyâhud, kendi tükrüğünü, dışarıya çıkardıkdan sonra yutsa 
yâhud, dişinin arasındaki ta’âmı yutsa ve yutduğu şey, nohutdan 
büyük olsa, yâhud cild altına iğne ile ilâç zerk etse, orucu bozulur 
ve yalnız kazâ lâzım olur. 

Ve dahî, bir kimse, kâğıd parçası veyâ avuç dolusu mikdârı tuz 
yise, çiğ buğday, pirine dânesi yutsa, orucu bozulur. Lâkin yalnız 
kazâ lâzım olur. Çünki bir avuç dolusu tuzu ne gıdâ olarak ve ne 
ilâç olarak yimek âdet değildir. Bir avuç toprak gibidir. Ammâ yi- 
diği tuz az mikdârda olsa, keffâret de lâzım olur. (Eşbâh)da zikr 
olunmuşdur. Çünki tuz, az mikdârda ilâç olarak da, gıdâ olarak da 
kullanılmakdadır. 

Ekmek parası kazanmak için çalışırken hasta olacağını bilen iş¬ 
çinin, hasta olmadan önce orucu bozması câiz değildir. Orucu yir- 
se, hem kazâ ve hem keffâret lâzım olur. Keffâretden kurtulmak 
için, önce kâğıd yutmalıdır. Bir hâmile kadın veyâ süt veren kadın 
bunalsa da yise, yalnız kazâ lâzım olur. Özrü yok iken, Ramezân 
günü âşikâre yiyen, içen, mürted olur. (Feyziyye). 

Ve dahî, bir kimse, susam dânesini yalnız çiğnese, orucu fâsid 
olmaz. Ammâ, yutmuş olsa, çiğnemiş olsun olmasın herhâlde, sav¬ 
ını fâsid olur. Ve kazâsı lâzım olur. 

Ve dahî oruç, onbeş nev’dir: Üçü farz, üçü vâcib, beşi harâm, 
dördü sünnet. Farz olan oruçlar, ramezân ve kazâ ve keffâret olan¬ 
lardır. 

Vâcib olan oruçlar, nezr-i muayyen, nezr-i mutlak, başlanılmış 
olan nâfile oruca gurûba kadar devâm etmek. 

Harâm olan oruçlar, ramezân bayramının ilk günü ve kurban 
bayramının dört günü olup, bu beş günde oruç tutmak harâmdır. 

Sünnet olan oruçlar, her ayın eyyâm-ı beyzi, savm-ı Dâvüd, pa¬ 
zartesi ve perşembe günleri, aşûre günü, arefe günü ve emsâli mu- 
bârek günlerde tutulanlardır. Arabî ayların 13, 14 ve 15.ci günleri¬ 
ne (Eyyâm-ı beyz) denir. Senede birer gün oruç, ertesi günleri if- 
târ etmeğe (Savm-ı Dâvûd) denir. 

Ve dahî, oruç tutmanın onbir fâidesi vardır: 

1- Cehenneme kalkan olur. 

2- Şâir ibâdetlerin kabûlüne sebeb olur. 


- 304 - 



3- Bedenin zikri olur. 

4- Kibri kırar. 

5- Ucbü kırar. 

6- Huşû’u ziyâde eder. 

7- Sevâbı mîzânda olur. 

8- Allahü teâlâ o kulundan râzı olur. 

9- îmân ile vefât ederse, Cennete erken girmeğe sebeb olur. 

10- Kalbi nûrlanır. 

11- Aklı nûrlanır. 

Şa’bânm yirmidokuzuncu günü, güneş gurûb edince, garb ta¬ 
rafındaki zâhirî üfuk hattı üzerinde, Ramezân hilâlini aramak vâ- 
cibdir. Adil olan, ya’nî büyük günâh işlemiyen, ehl-i sünnet bir 
müslimân, hilâli kapalı havada görünce, hâkime, vâlîye haber ve¬ 
rir. Kabûl ederse, her yerde Ramezân başlar. Hâkim, vâlî olmı- 
yan yerde, bir müslimân hilâli görünce, o yerde Ramezân başlar. 
Bid’at ehlinin, fâsıkın sözü kabûl edilmez. Acık havâda cok kim- 
senin haber vermesi lâzımdır. Hilâl görülmezse, Şa’bân ayı otuz 
gün kabûl edilip, ertesi gün Ramezân olur. Takvim ile, astrono¬ 
mik hesâblarla Ramezân başlamaz. (Bahr) ve (Hindiyye)de ve 
(Kâdîhân) da diyor ki, (Dâr-ül-harbdeki esîr, Ramezân başını bil¬ 
meden takvîme bakarak, bir ay oruç tutsa, Ramezândan bir gün 
evvel veyâ Ramezânm ikinci günü yâhud tam Ramezân başında 
oruca başlamış olabilir. Birinci hâlde, Ramezândan birgün evvel 
tutmuş ve Ramezânm son günü bayram yapmışdır. İkinci hâlde, 
Ramezânm birinci günü tutmamış, son günü de bayramda tut- 
muşdur. Her iki hâlde de, Ramezânm yirmisekiz gününde oruç 
tutmuş olup bayramdan sonra, iki gün kazâ tutması lâzım olur. 
Üçüncü hâlde, oruç tutduğu bir ayın ilk ve son günlerinin Rame- 
zâna tesâdüf etdiği şübhelidir. Ramezân olduğu şübheli günlerde¬ 
ki oruç sahih olmadığı için, yine iki gün kazâ eder.) Bundan anla¬ 
şılıyor ki, Ramezâna, gökde hilâli görmekle değil de, önceden hâ- 
zırlanmış takvimlere göre başlıyanların, bayramdan sonra iki gün 
kazâ niyyeti ile oruç tutmaları lâzımdır. Ramezân-ı şerîfin başla¬ 
dığı günün hesâb edilmesi (Se’âdet-i Ebediyye) kitâbında uzun 
yazılıdır. 

[İbni Âbidîn “rahime-hullahü teâlâ” diyor ki, (Kapalı hava¬ 
larda, ezân okunsa bile, güneşin batdığma kanâat getirmedikçe, 
iftâr etmemelidir. Iştibâk-ün-nücûmdan evvel, ya’nî yıldızların 
çoğu görününciye kadar iftâr edince, müstehab olan ta’cîl yapıl¬ 
mış olur. Bir yerde, güneşin gurûbunu görerek, iftâr edilince, 
yüksekde, meselâ minârede olan güneşin gurûbunu anlamadık- 


- 305 - 


İslâm Ahlâkı - F:20 




ca, iftâr etmez. Sabâh nemâzı ve sahûr da böyledir.) Astronomi ki- 
tâblarında (Temkin) cedvellerinde de, temkin zemânmın mikdârı, 
yüksekliğe göre değişmekdedir. Bütün nemâz vaktleri hesâb edi¬ 
lirken, bir yerdeki en yüksek tepeye göre olan tek bir temkin kul- 
lanılmakdadır. Temkin zemânı hesâba katılmadan hâzırlanan tak¬ 
vimlerde, gurûb zemânı birkaç dakika evvel yazılıdır. Gurûb vak¬ 
tinde güneş batmamış görülmekdedir. Temkinsiz takvime göre if¬ 
târ edenlerin oruçları fâsid olmakdadır.] 


KURBANIN ŞARTI UCDUR: 

1- Müslimân ola ve âkil ve bâlig ola. 

2- Mukîm ola. 

3- Kurban nisâbı mikdârı ganî ola. 

Rüknü, koyun ve keçi, deve ve sığır olmak üzere, bir deve ve- 
yâ bir sığır, yedi kurban yerine geçer ki, bir sığırı yedi kişinin kur¬ 
ban etmesi câizdir. Bir başka kimse, ben de dâhil olayım dese, se¬ 
kizinin kurbanı da fâsid olur. Kurban nisâbı, fıtra nisâbının aynı¬ 
dır. 

[İbni Âbidîn “rahime-hullahü teâlâ” buyuruyor ki, herhangi 
birinin hissesi yedide birden az olursa, hiçbirinin kurbanı câiz ol¬ 
maz. Bunun için, yediden az kimsenin ortak olması câiz olur. Sa¬ 
tın alırken ortak olmak sahîhdir. Satın alındıkdan sonra ortak ol¬ 
mak da sahîh ise de, satın alınmadan önce, ortak olmak dahâ iyi¬ 
dir. Bir kimse, birinin sığırına, yedide birden yedide altısına kadar 
ortak olabilir. Etini bu nisbetde taksîm ederler. Ortaklardan biri 
ölürse, vârisleri, onun için ve kendileriniz için kesin derse, sahîh 
olur. Çünki, meyyit için kurban kesmek Kurbetdir. Böyle demez¬ 
lerse, şeriklerden ölününki Kurbet olmaz ve hiçbiri sahîh olmaz. 
Şerîklerden birisi kâfir ise veyâ eti için ortak olmuş ise, hiçbirinin 
kurbanı câiz olmaz. Cünki, şeriklerden herbirinin Kurbet olarak 
niyyet etmesi şartdır. Kâfirin niyyeti bâtıldır. Yimek için niyyet 
etmek ise, Kurbet değildir. Bunun gibi, şerîklerden biri, bu sene¬ 
nin kurbanına, diğerleri geçmiş senenin kurbanına niyyet etseler, 
diğerlerinin niyyetleri bâtıl olup, etleri tetavvu’ [Sadaka] olur. Et¬ 
lerini fakirlere sadaka vermeleri lâzım olur. Birinin niyyeti sahîh 
olur ise de, bu da etinden yiyemez. Çünki, sadaka verilmesi hük¬ 
mü, etin hepsine sirâyet etmişdir. Niyyet edilen kurbetin, vâcib 
olan kurbet olması şart değildir. Sünnet ve nâfile kurbet de ola¬ 
bilir. Çeşidli cins vâcibler de olabilir. Çocuk veyâ büyük kimse 
için Akîka olması da câizdir. Cünki, Akîka, cocuk ni’metine 
karşı yapılan şükr olup Kurbetdir. Nikâh yemeği de, şükr et- 


- 306 - 



mek olup, sünnet olan kurbetdir. Şeriklerin hepsinin bayram kur¬ 
banı niyyetinde olmaları efdaldir. Akîka kesmek, hanefî mezhe¬ 
binde sünnet değildir. Müstehab veyâ mubâhdır. Müstehablar, 
Kurbetdirler. Mubâh da, şükr niyyeti ile yapılınca Kurbet olur. 
Çok âdetler vardır ki, niyyet edince ibâdet olur. Mubâhlar da, niy- 
yet edince, tâ’at olur. Akîka kesmek hakkında arabî (Ukûd-üd- 
dürriyye) ve (Dürr-ül-muhtâr) kitâblarında geniş bilgi vardır.] 

HACCIN RÜKNÜ ÜCDÜR: 

9 

1- İhrâma girerken hacca niyyet etmek. 

2- Arafâtda vakfeye durmak. 

3- Ziyâret tavâfı etmek. 

Arafâtda vakfeye durmanın evvelki vakti, Zilhiccenin dokuzun¬ 
cu günü zevâl vaktinden, ertesi günü, sabâh oluncıya dekdir. [Bir 
gün önce veyâ bir gün sonra Arafâtda vakfeye durunca, hac bâtıl 
olur. Vehhâbîler, hilâli görmedikleri hâlde, bir gün önce bayram ya¬ 
pıyorlar. Vaktinde vakfeye durmıyanların hacları sahîh olmuyor.] 

Tavâf yedi nev’dir: 

Evvelki, ziyâret tavâfı. 

İkincisi, ömre tavâfı, (bu ikisi farzdır). 

Üçüncüsü, sünnet olan tavâf-ı kudümdür. 

Dördüncüsü, vedâ tavâfı. 

Beşincisi, vâcib olan, nezr tavâfıdır. 

Akıncısı, tavâf-ı nâfile. 

Yedincisi, müstehab olan tetavvu’ tavâfıdır. 

Hac için, ihrâma niyyet etmek farzdır. İhrâm bezi tutunmak, 
sünnetdir. Dikilmiş esvâbdan ârî bulunmak vâcibdir. 

Ve dahî, haccın farz olmasının şartı sekizdir: 

1- Müslimân ola. 

2- Bâliğ ola. 

3- Akili ola. 

4- Sıhhatli ola. 

5- Köle olmaya. 

6- Mevcûd malı, aslî ihtiyâçlarından fazla ola. 

7- Hac vakti gelmiş olmak. Hac vakti, arefe ve dört bayram gü¬ 
nüdür. Yol müddeti de hesâba katılır. 

8- Sefer müddeti uzakda olan kadının yanında zevci veyâ ni¬ 
kâhı ebedî câiz olmıyan mahremi buluna. [Bu sekiz şarta mâlik 
olan kimsenin, ömründe bir defa hacca gitmesi farz olur. Birden 


- 307 - 



fazla giderse, sonraki senelerde gitdikleri, nâfile hac olur. (Nâfile 
ibâdet) demek, farz veyâ sünnet olmayıp da, kendi arzûsu ile ya¬ 
pılan ibâdet demekdir. Nâfile ibâdetin sevâbı, farz ibâdetin sevâ- 
bı yanında, bir deryâ yanındaki bir damla su kadar azdır. İslâm 
âlimleri, Mekkeye uzak memleketlerde olanların tekrâr hacca git¬ 
melerine izn vermemişlerdir. Abdüllah Dehlevî “kuddise sirruh” 
altmışüçüncü mektûbda buyuruyor ki, (Hac yolunda, ekseriyâ, 
ibâdetler tâm yapılamaz. Bunun için, imâm-ı Rabbânî “rahmetul- 
lahi aleyh”, 123 ve 124. cü mektûblarında, ömreye ve nâfile hacca 
gitmekden râzı olmadığını bildirdi.) Bir farzın yapılmasına, kadın¬ 
ların örtünmelerine mâni’ olan nâfile hac, harâm olur. Böyle nâfi¬ 
le hacca gitmek, sevâb değil, günâh olur. Ömreye gitmek de böy- 
ledir. 

Zekâtı, nisâba mâlik oldukdan bir hicrî sene sonra, vermek farz 
olur. Zekât vermek farz olduğu bu zemân, herkes için başkadır. Bu 
zemân hac zemânından evvel ise, mâlın, paranın hepsi için zekât 
verilip, geri kalan para ile hacca gidilir. Zekât vermek zemânı, hac 
zemânma rastlarsa, önce hacca gidilir. Hacdan sonra, elde kalan 
paranın zekâtı verilir.] 


ELLİDÖRT FARZ 

Bir çocuk bâliğ olduğu zemân ve bir kâfir (Kelime-i tevhîd) 
söyleyince, ya’nî, (Lâ ilâhe illallah Muhammedün resûlullah) de¬ 
yince ve bunun ma’nâsmı bilip inanınca (Müslimân) olur. Kâfirin 
günâhlarının hepsi hemen afv olur. Fekat, bunların her müslimân 
gibi, imkân bulunca, îmânın altı şartını, ya’nî Âmentüyü ezberle¬ 
meleri ve ma’nâsım öğrenerek bunlara inanmaları ve (îslâmiyyetin 
hepsini, ya’nî Muhammed aleyhisselâmın söylediği emrlerin ve ya¬ 
sakların hepsini Allahü teâlânın bildirmiş olduğuna inandım) de¬ 
meleri lâzımdır. Dahâ sonra imkân buldukça, bütün huylardan ve 
karşılaşdığı işlerden farz olanları, ya’nî emr olunanları ve harâm 
olanları, ya’nî yasak edilmiş olanları öğrenmesi de farzdır. Bunları 
öğrenmenin ve herhangi bir farzı yapmanın ve herhangi bir harâm- 
dan sakınmanın farz olduğunu inkâr ederse, ya’nî inanmazsa, 
ehemmiyyet vermezse, îmânı gider. (Mürteci) olur. Ya’nî bu öğ¬ 
rendiklerinden birini, meselâ kadınların örtünmelerini beğenmez¬ 
se mürted olur. Mürted, irtidâdına sebeb olan şeyden tevbe etme¬ 
dikçe, (Lâ ilâhe illallah) demekle ve islâmiyyetin ba’zı emrlerini 
yapmakla, meselâ nemâz kılmakla, oruç tutmakla, hacca gitmekle, 
hayrât ve hasenât yapmakla müslimân olmaz. Bu iyiliklerinin âhı- 
retde hiç fâidesini görmez. İnkârından, ya’nî inanmadığı şeyden 
tevbe etmesi, pişmân olması lâzımdır. 


- 308 - 



İslâm âlimleri, her müslimânın öğrenmesi, inanması ve tâbi’ ol¬ 
ması lâzım olan farzlardan elli dört adedini seçmişlerdir. 

Ellidört farz şunlardır: 

1- Allahü teâlâyı bir bilip, Onu hiç unutmamak. 

2- Halâlden yimek ve içmek. 

3- Abdest almak. 

4- Her gün vakti gelince, beş vakt nemâz kılmak. 

5- Nemâz kılacağı zemân hayzdan ve cünüblükden gusl etmek. 

6- Kişinin rızkına, Allahü teâlânın kefîl olduğunu hak bilmek, 
inanmak. 

7- Halâlden pâk libâs giymek. 

8- Hakka tevekkül ederek çalışmak. 

9- Kanâat etmek. 

10- Ni’metlerin mukâbilinde, Rabb-i teâlâya şükr etmek. Ya’nî 
onları emr olunan yerlerde kullanmak. 

11- Cenâb-ı Bârı’den gelen kazâya râzı olmak. 

12- Belâlara sabr etmek. Ya’nî isyân etmemek. 

13- Günâhlardan tevbe etmek. [Her gün istigfâr okumak.] 

14- İhlâs üzere ibâdet etmek. 

15- İnsan ve cin şeytânlarını düşman bilmek. 

16- Kur’ân-ı azîm-üş-şânı hüccet, sened tutmak. Onun hükmü¬ 
ne râzı olmak. 

17- Ölümü hak bilmek ve ölüme hâzırlanmak. 

18- Allahü azîm-üş-şânın sevdiğini sevip, sevmediğinden kaç¬ 
mak. [Buna Hubb-i fillah ve buğd-ı fillah denir.] 

19- Babaya ve anaya iyilik etmek. 

20- Ma’rûfu emr ve münkeri nehy etmek. 

21- Mahrem olan akrabâyı ziyâret etmek. 

22- Emânete hıyânet etmemek. 

23- Dâimâ, Allahü teâlâdan havf edip, [korkarak], harâm işle- 
mekden sakınmak. 

24- Allahü azîm-üş-şâna ve Resûlüne itâ’at etmek. Ya’nî farzla¬ 
rı yapıp, harâmlardan sakınmak. 

25- Günâhdan kaçıp, ibâdet ile meşgûl olmak. 

26- Ülül-emre, kanûnlara karşı gelmemek. 

27- Aleme ibret nazarı ile bakmak. 

28- Allahü teâlânın varlığını, ya’nî sıfatlarını, mahlûklarını te¬ 
fekkür etmek. 


- 309 - 



29- Dilini harâm, fuhş olan sözlerden korumak. 

30- Kalbini mâ-sivâdan [dünyâ sevgisinden] pâk etmek. 

31- Hiç bir kimseyi, maskaralığa almamak. 

32- Harâma bakmamak. 

33- Her hâlde sözüne sâdık olmak. 

34- Kulağını fuhş ve çalgı gibi münkerât dinlemekden koru¬ 
mak. 

35- Farzları ve harâmları öğrenmek. 

36- Tartı, ölçü âletlerini, hak üzere kullanmak. 

37- Allahü azîm-üş-şânın azâbından emîn olmayıp dâimâ kork¬ 
mak. 

38- Müslimân fakirlerine zekât vermek ve yardım etmek. 

39- Allahü azîm-üş-şânın rahmetinden, ümmîdini kesmemek. 

40- Nefsinin hevâsına, ya’nî harâm olan isteklerine tâbi’ olma¬ 
mak. 

41- Aç olanı Allah rızâsı için doyurmak. 

42- Kifâyet mikdârı rızk [ya’nî yiyecek, giyecek ve mesken] ka¬ 
zanmak için çalışmak. 

43- Malının zekâtını, tarladaki mahsûlünün uşrunu vermek. 

A 

44- Adetli ve lohusa hâlinde bulunan ehline yakın olmamak. 

45- Kalbini günâhlardan pâk etmek. 

46- Kibrli olmakdan sakınmak. 

47- Bâliğ olmamış yetîmin malını h ıf z etmek. 

48- Genç oğlanlara yakın olmamak. 

49- Beş vakt nemâzı vaktinde kılıp, kazâya bırakmamak. 

50- Zulmle, kimsenin malını almamak. 

[Boşadığı kadına mehr parasını ödemek de kul hakkıdır. Öde¬ 
mezse, dünyâda cezâsı ve âhıretde azâbı çok şiddetlidir. Kul hak¬ 
larından en mühimmi ve azâbı en cok olanı, akrabâsına ve emri 
altında olanlara emr-i ma’rûf yapmamakdır. Bunlara din bilgisi 
öğretmeği terk etmekdir. Onların ve bütün müslimânların dinle¬ 
rini öğrenmelerine ve ibâdetlerini yapmalarına, işkence ederek 
veyâ aldatarak mâni’ olanın kâfir olduğu, İslâm düşmanı olduğu 
anlaşılır. Bid’at sâhiblerinin, mezhebsizlerin, sözleri ile, yazıları 
ile, Ehl-i sünnet i’tikâdım değişdirmeleri, dîni, îmânı bozmaları da 
böyledir.] 

51- Allahü azîm-üş-şâna şirk koşmamak. 


- 310 - 



52- Zinâdan kaçınmak. 

53- Şerâbı ve alkollü içkileri içmemek. 

54- Yalan yere yemîn etmemek. 

[Şerâb, ispirto ve alkollü içkilerin hepsi kaba necâsetdir. Su ile 
toprak karıştırıldığı zemân, bu ikisinden biri temiz ise, meydâna 
gelen çamurun temiz olacağı ve bu kavlin sahîh olduğu ve fetvânın 
da böyle olduğu, (Bahr) kitâbında ve (İbni Âbidîiı)de yazılıdır. Bu 
fetvânın za’îf olduğunu bildiren âlimler de varsa da, haraç olduğu 
zemân, za’îf kavi ile amel olunacağı, (İbni Âbidîn)de ve (Hadî- 
ka)da yazılıdır. Buna göre, bir ihtiyâcı karşılamak için hâzırlanan 
kolonya, vernik ve ispirtolu ilâçların ve boyaların, alkol ile karışdı- 
rılan maddeleri temiz ise, karışımların da temiz olacakları anlaşıl- 
makdadır. Sâfi’î mezhebinde de böyle olduğu (Ma’füvât) şerhinde 
yazılıdır. Temizlemelerinde haraç olunca, nemâza mâni’ olmazlar. 
Haraç olduğu için temiz kabûl edilen böyle sıvıların, zarûret olma¬ 
dıkça, içilmeleri câiz değildir. Alkollü içkiler, hiçbir zemân temiz 
olmaz. Çünki, bu içkilerdeki alkol, diğer maddelerle, ihtiyâç için, 
fâideli olmak için değil, keyf için karışmışdır. Bulaşdıkları herşey 
de necs olur. Zarûretsiz içilmeleri dâimâ harâmdır.] 

GÜNÂH-I KEBÂİR HAKKINDA 

Ve dahî, günâh-ı kebâirin, ya’nî büyük günâhların nev’i pek 
çokdur. Bu mahalde, yetmişikisi beyân olunmuşdur: 

1- Haksız yere adam öldürmek. 

2- Zinâ etmek. 

3- Livâta etmek, her dinde harâmdır. 

4- Şerâb ve her dürlü alkollü içkileri içmek. 

5- Hırsızlık etmek. 

6- Keyf için, uyuşturucu madde yimek, içmek. 

7- Başkasının malını cebren almak. Ya’nî gasb etmek. 

8- Yalan yere şehâdet etmek. 

9- Ramezân orucunu, özrsüz, müslimânların önünde yimek. 

10- Ribâ, ya’nî fâiz ile mal, para almak, vermek. 

11- Çok yemîn etmek. 

12- Vâlideynine âsî olmak, karşı gelmek. 

13- Mahrem ve sâlih akrabâya sıla-i rahmi terk etmek. 

14- Muhârebede, harbi terk edip düşmandan kaçmak. 

15- Rızâsı olmadan yetîmin malını yimek. [(Se’âdet-i Ebe- 
diyye)nin 1029.cu sahîfesinde diyor ki (Yetîmin vasîsinin, bu- 


- 311 - 



nun malından yimesi ve kullanması câizdir. Başkasına yidirmesi ve 
fıtrasım vermesi ve kurbanını kesdirmesi câiz değildir.)] 

16- Terâzîsini ve ölçeğini, hak üzere kullanmamak. 

17- Nemâzı vaktinden önce ve sonra kılmak. 

18- Mü’min kardeşinin gönlünü kırmak. 

19- Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” söylemediği sözü 
söylemek ve ona isnâd eylemek. 

20- Rüşvet almak. 

21- Hak şehâdetden kaçınmak. 

22- Malının zekâtını ve uşrunu vermemek. 

23- Gücü yeten kimse, münkeri, günâh işliyeni görünce, men’ 
etmemek. 

24- Canlı hayvânı ateşde yakmak. 

25- Kur’ân-ı azîm-üş-şânı öğrendikden sonra, okumasını unut¬ 
mak. 

26- Allahü azîm-üş-şânın rahmetinden ümmîdini kesmek. 

27- Müslimân olsun, kâfir olsun, insanlara hıyânet etmek. 

28- Hınzır (domuz) eti yimek harâmdır. 

29- Resûlullahın Eshâbından “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ec- 
ma’în” her hangi birisini sevmemek ve söğmek. 

30- Karnı doydukdan sonra yimeğe devâm etmek harâmdır. 

31- Avretler, erinin döşeğinden kaçmak. 

32- Avretler, erinden iznsiz ziyârete gitmek. 

33- Bir nâmûslu kadına, fâhişe demek. 

34- Nemime, ya’nî müslimânlar arasında söz taşımak. 

35- Avret mahallini başkasına göstermek. [Erkeğin göbekle diz 
arası, kadının saçı, kolu, bacağı avretdir.] Başkasının avret yerine 
bakmak. 

36- Ölmüş hayvân eti (leş) yimek ve başkasına yidirmek. Dîni¬ 
mizin bildirdiğine uymıyarak öldürülen hayvânlar da leş olur. 

37- Emânete hiyânet etmek. 

38- Müslimânı gîbet etmek. 

39- Hased etmek. 

40- Allahü azîm-üş-şâna şirk [ortak] koşmak. 

41- Yalan söylemek. 

42- Kibrlilik, kendini üstün görmek. 

43- Ölüm hastasının vârisden mal kaçırması. 

44- Bahîl, çok hasîs olmak. 

45- Dünyâya [harâmlara] muhabbet etmek. 


- 312 - 



46- Allahü teâlânın azâbından korkmamak. 

47- Harâm olanı, harâm i’tikâd etmemek. 

48- Halâl olanı, halâl i’tikâd etmemek. 

49- Falcıların falına, gaybdan haber vermesine inanmak. 

50- Dîninden dönmek, mürted olmak. 

51- Özrsüz, başkasının kadınına, kızına bakmak. 

52- Avretler, er libâsı giymek. 

53- Erler, avret libâsı giymek. 

54- Harem-i Kâ’bede günâh işlemek. 

55- Vakti gelmeden ezân okumak ve nemâz kılmak. 

56- Devlet adamlarının emrlerine, kanûnlara âsî olmak, karşı 
gelmek. 

57- Ehlinin mahrem yerlerini, anasının mahrem yerine benzet¬ 
mek. 

58- Ehlinin anasına sövmek. 

59- Birbirine silâh ile nişan almak. 

60- Köpeğin artığını yimek, içmek. 

61- Etdiği iyiliği başa kakmak. 

62- Erkeklerin harîr [ipek] giymesi. 

63- Câhillik üzerinde ısrâr etmek. [Ehl-i sünnet i’tikâdım, farz¬ 
ları, harâmları ve lüzûmlu olan her bilgiyi öğrenmemek.] 

64- Allahü teâlâdan ve islâmiyyetin bildirdiği ismlerden başka 
şey söyliyerek yemîn etmek. 

65- İlmden kaçmak. 

66- Câhilliğin musîbet olduğunu anlamamak. 

67- Küçük günâhı, tekrâr işlemekde ısrâr etmek. 

68- Zarûrî olmayarak, kahkaha ile çok gülmek. 

69- Bir nemâz vaktini kaçıracak zemân kadar cünüb gezmek. 

70- Adetli ve lohusa hâlinde, avretine yakın olmak. 

71- Tegannî eylemek. Ahlâksız şarkıları söylemek. Müzik, çal¬ 
gı âletleri kullanmak. 

Hindistânm büyük âlimlerinden mirzâ Mazher-i Cân-ı Cânân 
“rahime-hullahü teâlâ”, (Kelimât-i tayyıbât) kitâbında, fârisî ola¬ 
rak diyor ki, (Her çalgıyı çalmak ve dinlemek, sözbirliği ile ha- 
râmdır. Yalnız, ney çalmak için mekrûh ve düğünlerde def, [da¬ 
vul] çalmak için mubâh denildi. [Kur’ân-ı kerîmi ve ezâm tegan¬ 
nî ile okurken, ma’nâ değişir veyâ harf tekerrür ederse, harâm 
olur. (El-fıkhu alel mezâhib)de diyor ki, (Tegannî ile ezân oku¬ 
mak harâmdır. Bunu dinlemek câiz değildir.) Mevzûn sözü mev- 


- 313 - 



zûn ses ile okumağa ve dinlemeğe (Tegannî) veyâ (Simâ’) denir. 

Tegannî, güzel, hoşa gidecek sesle okumakdır. Kur’ân-ı kerîmi, 
ezânı, mevlidi, İlâhîleri tegannî ile okumak iki dürlü olur: 

1- Sünnet olan, sevâb olan tegannî. Tecvîd ilmine uygun oku- 
makdır. Böyle tegannî, kalblere, rûhlara kuvvet vermekdedir. 

2- Memnû’ olan, harâm olan tegannî, mûsikî perdelerine, nota¬ 
larına uyarak, elhân ile okumakdır. Böyle tegannî, harfleri, keli¬ 
meleri bozuyor. Ma’nâyı değişdiriyor. Böyle okuyanların nağmele¬ 
ri, nefs-i emmâreye hoş, tatlı geliyor. Nefslerine maglûb kimseleri 
ağlatıyor, zıplatıyor. Ma’nâlardan haberleri olmuyor. Kalbleri, 
rûhları, gafletden, hastalıkdan kurtulamıyor. 

(Tergîb-üs-salât) 162.ci sahîfede ve (Berîka) C.2 S.1342 ve (Ha- 
dîka) C.2 S.589 da diyor ki, (Lehv, eğlence için, cers ya’nî çıngırak 
takılı hayvâna binmemelidir, mekrûhdur. Çünki cers, şeytânın 
mizmârıdır, çalgısıdır. Cers bulunan kervâna rahmet melekleri gel¬ 
mez.) Bir maslahat, menfe’at için binmek, câizdir. 

Dîne ve ahlâka uymıyan şi’rleri okumağa, uygun olanlarını da, 
çalgılı, içkili, kadın erkek karışık fısk yerlerinde okumağa veyâ 
başka yerde okunmuş olanı, böyle yerlerde, radyodan, teypden 
dinlemeğe ve kadınların, oğlanların okumalarına sözbirliği ile ha¬ 
râm denildi.] Uygun şi’rleri, uygun yerlerde okumak câiz olur. Kal¬ 
be rikkat getirince, Allahü teâlânın merhametine de sebeb olur. 
Ba’zı âlimler, mubâh olan simâ’a da rağbet etmemişlerdir. Bunlar, 
tabî’atlerine hoş gelmediği, zevk almadıkları için simâ’ı arzû etme¬ 
mişler ise de, mubâh olan simâ’ı arzû edenleri de red ve inkâr et¬ 
memişlerdir.) Kur’ân-ı kerîmi, mevlidi, İlâhîleri, salevât-ı şerîfleri 
fısk meclislerinde hürmet ile okumak harâm olur. Eğlence, keyf 
için okumak küfr olur. (Dürrül-meârif) 6 .cı sahîfede diyor ki, (Çal¬ 
gı, kadın ve oğlan sesi gınâdır. Harâmdır. Böyle olmıyan seslerle 
fâideli şi’rler okumak, simâ’dır, mubâhdır.) 

72- İntihâr etmek, ya’nî kendini öldürmek, başkalarını öldür- 
mekden dahâ büyük günâhdır. Kabrde Cehennem azâbı çeker. 
Hemen ölmeyip tevbe ederse, bütün günâhları afv olur. Kabr azâ- 
bı çekmez. [Terk edilmiş nemâzların tevbelerinin sahîh olması için, 
bunları kazâ etmek lâzımdır. Kazâlara başlıyan, ölünciye kadar, 
kazâ kılmağa niyyet etmiş demekdir. Bu niyyetine karşılık olarak, 
bütün kazâ borçları afv olmakdadır. Bunun gibi, îmâna gelen bir 
kâfir ve bid’at inanışında olan bir sapık da, küfrüne ve bozuk ina¬ 
nışlarına tevbe edince, küfr ve bid’at inanışlarına ve bu zemândaki 
bozuk işlerini yapmamağa niyyet etmiş demekdir. Bu niyyetine 
karşılık olarak, bunların hepsi afv olur.] 


- 314 - 



AVRET MAHALLİ VE 
KADINLARIN ÖRTÜNMELERİ 

(Eşi’at-ül-leme’ât) kitâbında, Nikâh kısmı başında diyor ki: 

1 - Ebû Hüreyre “radıyallahü anh” haber veriyor. Resûlullahın 
“sallallahü aleyhi ve sellem” yanına biri geldi. (Ensârdan bir kız 
ile evlenmek istiyorum) dedi. (Kızı [bir kerre] gör! Çünki, Ensâr 
kabilesinin gözlerinde birşey vardır) buyurdu. Bu hadîs-i şerîf, 
(Müslim) kitâbında yazılıdır. Evlenilecek kızı önceden bir kerre 
görmek sünnetdir. 

2 - Abdüllah ibni Mes’ûd “radıyallahü anh” haber veriyor. Re- 
sûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Kadınlar görüş- 
dükleri kadınların güzelliklerini, iyiliklerini, zevçlerine anlatmasın¬ 
lar. Zevçleri, o kadınları görmüş gibi olurlar.) Bu hadîs-i şerîf, (Bu- 
hârî)de ve (Müslim)de yazılıdır. 

3 - Ebû Sa’îd-i Hudrî “radıyallahü anh” haber veriyor. Resûlul- 
lah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Erkek erkeğin ve ka¬ 
dın kadının avret yerlerine bakmasın!) Görülüyor ki, erkeklerin 
kadınlara ve kadınların erkeklerin avret yerlerine bakmaları ha- 
râm olduğu gibi, erkeklerin erkeğin avret yerine ve kadınların ka¬ 
dının avret yerine bakmaları da harâmdır. Erkeğin erkek için ve 
kadın için avret mahalli, diz ile göbek arasıdır. Kadının kadın için 
avret mahalli de böyledir. Kadının yabancı erkek için avret mahal¬ 
li ise, ellerinden ve yüzünden başka bütün bedenidir. Bunun için, 
kadınlara avret denir. Müslimân olsun, kâfir olsun, yabancı kadı¬ 
nın yüzlerine şehvet ile bakmak, avret yerine ise, şehvetsiz de bak¬ 
mak harâmdır. 

4 - Câbir bin Abdüllah “radıyallahü anh” haber veriyor. Resû- 
lullah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Yabancı kadının 
evinde gecelemeyiniz!) 

5 - Akabe bin Amir “radıyallahü anh” haber veriyor. Resûlul- 
lah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Yabancı kadın ile bir 
odada yalnız kalmayınız! Kadın, zevcinin birâderi veyâ bunun oğ¬ 
lu ile yalnız kalırsa, ölüme kadar sürüklenir.) Ya’nî fitnelere sebeb 
olur. Bundan pek çok sakınmalıdır. Bu hadîs-i şerîf, (Buhârî)de ve 
(Müslim)de yazılıdır. 

6 - Abdüllah ibni Mes’ûd “radıyallahü anh” haber veriyor. Re- 
sûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Kadının bedeni 
avretdir.) Ya’nî örtülmesi lâzımdır. (Kadın sokağa çıkınca şeytân 
hep ona bakar.) (Ya’nî, erkekleri aldatmak, onları günâha sokmak 
için onu tuzak yapar.) 


- 315 - 




7 - Büreyde “radıyallahü anh” haber veriyor. Resûlullah “sal- 
lallahü aleyhi ve sellem” hazret-i Alîye dedi ki, (Yâ Alî! Bir kadı¬ 
nı görürsen, yüzünü ondan ayır. Ona tekrâr bakma! Ansızın gör¬ 
mek, günâh olmaz ise de, tekrâr bakmak günâh olur.) Ebû Dâvüd 
ve Dârimî bildirdiler. 

8 - Alî “radıyallahü anh” haber veriyor. Resûlullah “sallallahü 
aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Yâ Alî! Uyluğunu açma ve ölü veyâ 
diri, hiç kimsenin uyluk yerine bakma!). Bu hadîs-i şerîfi, Ebû D⬠
vüd ve İbni Mâce haber verdiler. Bundan anlaşılıyor ki, ölünün av¬ 
ret yerine bakmak, dirininkine bakmak gibidir. [Sporcuların ve de¬ 
nizde yüzenlerin avret yerine bakmakdan çok sakınmalıdır.] 

9 - Abdüllah ibni Ömer “radıyallahü anhümâ” haber veriyor. 
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Avret yerini¬ 
zi açmayınız! [Ya’nî, yalnız iken de açmayınız.] Çünki, yanınızdan 
hiç ayrılmayan kimseler vardır. Onlardan utanınız ve onlara saygı¬ 
lı olunuz!) Bunlar, Hafaza denilen meleklerdir ki, insanı cinnin za¬ 
rarından korurlar ve insandan yalnız halâda ve cimâ’da ayrılırlar. 

10 - Ümm-i Seleme “radıyallahü anhâ” diyor ki, Meymûne “ra- 
dıyallahü anhâ” ile birlikde Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sel¬ 
lem” yanında idik. İbn-i Ümm-i Mektûm “radıyallahü anh” izn is¬ 
teyip içeri girdi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” bunu gö¬ 
rünce bize, (Perde arkasına çekiliniz!) buyurdu. (O a’mâ değil mi¬ 
dir? Bizi görmez) dedim. (Siz de mi körsünüz? Onu görmez misi¬ 
niz?) buyurdu. Ya’nî, o kör ise de, siz kör değilsiniz ya, buyurdu. 
Bu hadîs-i şerîfi, imâm-ı Ahmed ve Tirmüzî ve Ebû Dâvüd “rahi- 
me-hümullahü teâlâ” bildirdiler. Bu hadîs-i şerîfe göre, erkeğin ya¬ 
bancı kadına bakması harâm olduğu gibi, kadının da yabancı erke¬ 
ğe bakması câiz değildir. Mezheb imâmlarımız “rahime-hümullahü 
teâlâ”, diğer hadîs-i şerifleri de düşünerek, kadının yabancı erkek¬ 
lerin başlarına, saçlarına bakmaması gücdür. Yapması güç olan 
emrler (Azîmet) olur. Erkeğin kadın için avret yeri, diz ile göbek 
arasıdır. Buraya bakmamak kolaydır. Kolay olan emrlere (Ruh¬ 
saldır, dediler. 

[Görülüyor ki, Ezvâc-ı tâhirât “radıyallahü teâlâ anhünne” ve 
Eshâb-ı kirâm “radıyallahü anhüm” azîmet ile amel ederler, ruh¬ 
satlardan da sakınırlardı. İslâmiyyeti içerden yıkmağa çalışan in- 
gilizlerin ve (Zındık)ların, (Peygamber zemânında kadınlar ör- 
tünmezlerdi. Şimdi gördüğümüz kadınların umacı gibi örtünme¬ 
leri, o zemân yokdu. Hazret-i Aişe başı açık gezerdi. Şimdiki ör- 
tünmeği sonradan yobazlar, fıkhcılar uydurdu) gibi sözleri çirkin 
iftirâdır. Evet, önceleri, örtünmek emr edilmemişdi. Fekat, hicre¬ 
tin ücüncü ve besinci senelerinde kadınların örtünmeleri emr 


- 316 - 





olundu. Baban-zâde Ahmed Na’îm beg, hicâb âyetlerinin üç 
def’ada nâzil olduğunu (Tecrîd-i sarîh tercemesi) 118. ci sahîfesin- 
de yazmakdadır.] 

11 - Tâbi’înin büyüklerinden Behz bin Hakim, babasından ve 
dedesinden haber veriyor. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” 
buyurdu ki, (Avret yerlerini ört! Zevcenden ve câriyenden başka¬ 
sına gösterme! Yalnız iken de, Allahü teâlâdan hayâ ediniz!) Bu 
hadîs-i şerifi Tirmüzî, Ebû Dâvüd ve İbni Mâce “rahime-hümulla- 
hü teâlâ” bildirdiler. Câriyeye (Mülk-i yemîn) denir ki, sağ elin 
mülkü demekdir. Çünki satın alırken, sağ el ile mu’âyene edilir ve 
sağ el ile parası ödenir. 

12 - Ömer-ül-Fârûk “radıyallahü anh” haber veriyor. Resûlul¬ 
lah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Bir erkek, yabancı 
bir kadın ile halvet ederse, üçüncüleri şeytân olur.) Bu hadîs-i şe¬ 
rifi Tirmüzî bildirdi. [Yabancı bir veyâ çok kadınla (Halvet) et¬ 
mek, ya’nî kapalı bir yerde yalnız kalmak harâmdır. îbni Âbidîn 
imâmlığı anlatırken diyor ki, (Başka bir erkek dahâ varsa veyâ zî- 
rahm mahremi bir kadın da varsa halvet olmaz.)] 

13- Câbir bin Abdüllah “radıyallahü anh” haber veriyor. Resû¬ 
lullah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Zevci uzakda olan 
kadınların yanlarına gitmeyiniz! Çünki şeytân, kan gibi damarları¬ 
nızda dolaşır.) Sizin de dolaşır mı dediklerinde, (Benim de dolaşır. 
Fekat Allahü teâlâ, ona karşı, bana yardım etdi. Onu müslimân 
yapdı. Bana teslîm oldu) buyurdu. Bu hadîs-i şerîfi Tirmüzî “rahi- 
me-hullahü teâlâ” bildirdi. 

14 -Ümm-i Seleme “radıyallahü anhâ” diyor ki, Resûlullah 
“sallallahü aleyhi ve sellem” yanımda idi. Kardeşim Abdüllah bin 
ebî Ümeyyenin kölesi de odada idi. Bu köle muhannes idi. Resû¬ 
lullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, bu muhannesi görünce ve sesi¬ 
ni işitince, (Bunun gibileri evinize almayınız!) buyurdu. Bu hadîs-i 
şerîf, (Buhârî)de ve (Müslim)de yazılıdır. (Muhannes), ahlâkını, 
hareketlerini, sözlerini ve şeklini kadınlara benzeten kimse de¬ 
mekdir. Böyle yapanlar mel’ûndur. Bunlar için, hadîs-i şerîfde, 
(Kendilerini kadınlara benzeten erkeklere ve erkeklere benzeten 
kadınlara, Allah la’net eylesin!) buyuruldu. Zarûret olmadan er¬ 
kekler gibi giyinen ve onlar gibi traş olan ve erkeklere mahsûs iş¬ 
leri yapan kadınlar ve kadın gibi saçlarını uzatan ve süslenen er¬ 
kekler, bu hadîs-i şerîfe dâhil olmakdadırlar. 

15 - Misver bin Mahreme “radıyallahü anh” hicretin ikinci se¬ 
nesinde tevellüd etdi. Abdürrahmân bin Avfın hemşirezâdesidir 
“radıyallahü anhümâ”. Diyor ki, büyük bir taş götürüyordum. Yol¬ 
da, elbisem aşağı düşdü. Yukarı kaldıramadım. Resûlullah “sal- 


- 317 - 




lallahü aleyhi ve sellem” beni bu hâlde gördü. (Elbiseni yukarı kal¬ 
dır! Çıplak olarak sokağa çıkmayınız!) buyurdu. Bu hadîs i şerîfi 
(Müslim) bildirmekdedir. Bu hadîs-i şerîf, sokaklarda, plajlarda ve 
spor sâhalarında, erkeklerin de, kızların da, açık bulunmalarını ya¬ 
sak etmekdedir. 

16 - Ebû Ümâme “radıyallahü anhâ” haber veriyor: Resûlullah 
“sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Bir kızın güzelliğini gö¬ 
ren kimse, gözünü ondan hemen ayırırsa, Allahü teâlâ, ona yeni 
bir ibâdet sevâbı ihsân eder ki, bu ibâdetin lezzetini hemen duyar.) 

Bu hadîs-i serîfi, imâm-ı Ahmed bin Hanbel “rahime-hullahü te⬠
lâ” bildirdi.' 

17 - Hasen-i Basrî “rahmetullahi aleyh”, mürsel olarak haber 
veriyor. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Av¬ 
ret yerlerini açana ve başkasının avret mahalline bakana, Allah 
la’net eylesin!). Bu hadîs-i şerîf, imâm-ı Beyhekînin “rahime-hul¬ 
lahü teâlâ” (Şu’âbül-îmân) kitâbında yazılıdır. 

18 - Abdüllah ibni Ömer “radıyallahü anhümâ” haber veriyor. 
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Kendini bir 
kavme benzeten, onlardan olur!). Bu hadîs-i şerîfi, imâm-ı Ahmed 
ve Ebû Dâvüd “rahime-hümallahü teâlâ” bildirdiler. Demek ki, 
ahlâkını, işlerini veyâ elbisesini İslâm düşmanlarına benzeten, on¬ 
lardan olur. [Modaya, kâfirlerin kötü âdetlerine uyanlar, haramla¬ 
ra güzel san’at ismini takanlar ve harâm işliyenlere san’atkâr, ileri¬ 
ci diyenler, bu hadîs-i şerîfden ibret almalıdırlar.] 

19 - Amr Şu’ayb, babasından ve dedesinden haber veriyor. Re¬ 
sûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Allahü teâlâ, 
kuluna verdiği ni’metleri görmesini sever.) Bu hadîs-i şerîfi, Tir- 
müzî “rahime-hullahü teâlâ” bildirdi. Görülüyor ki, Allahü teâlâ 
elbisenin yeni, güzel ve temiz olmasını sever. Bunları, ni’meti gös¬ 
termek için yapanı sever. Kibr ile yapanı sevmez. Allahü teâlânın 
verdiği ni’metleri gizlemek câiz değildir. İlm ni’meti de böyledir. 

20 - Câbir bin Abdüllah “radıyallahü anh” diyor ki, Resûlullah 
“sallallahü aleyhi ve sellem” bize geldi. Evde, saçları dağınık biri 
vardı. Bunu görünce: (Bu, saçlarını düzeltecek birşey bulamamış 
mı?) buyurdu. Elbisesi kirli birini de görünce, (Elbisesini yıkaya¬ 
cak birşeyi yok mu?) buyurdu. 

21 - Tâbi’înden Ebülahves, babasından haber veriyor. Resû- 
lullahm “sallallahü aleyhi ve sellem” yanma gitdim. Elbisem eski¬ 
miş idi. (Malın yok mu?) buyurdu. Malım var dedim. (Ne cinsden 
malın var?) buyurdu. Her cinsden var dedim. (Allahü teâlâ, mal 
verince, ni’metlerin eserini üzerinde görmelidir!) buyurdu. Bu 
hadîs-i şerîfi, imâm-ı Ahmed ve Nesâî “rahime-hümallahü teâ- 


- 318 - 





lâ” bildirdiler. (Eşi’at-ül-leme’ât) kitâbının üçüncü cildinden terce- 
me burada temâm oldu. 

22 - Yûsüf Kardâvînin (El-halâl-ü vel-harâm-ü fil-islâm) kitâ- 
bında diyor ki: İslâm dîni, müslimân kadının, altı görünecek kadar 
ince örtü ile örtünmesini harâm etmişdir. (Müslim) ve (Muvattâ) 
kitâblarındaki hadîs-i şerîfde, (Örtülü çıplak ve başlan deve hörgü¬ 
cü gibi yükseltilmiş kadınlar, Cennete girmiyecek. Kokusunu bile 
duymıyacaklardır. Hâlbuki, Cennetin kokusu, çok uzaklardan du- 
yulacakdır) buyuruldu. Bu hadîs-i şerîf, kadınların ince, şeffâf ve- 
yâ cilde yapışık dar elbise, çorap, baş örtüsü ile örtünmelerini ve 
saçlarını, başlarının üstünde küme yapmalarını yasak etmekdedir. 
Böyle örtünmek, çıplak gezmek gibidir. Müslimân hanımları, kız¬ 
ları, ince, dar şeylerle örtünmemeli, saçlarını veyâ (peruk) takarak, 
bunların kıllarını, deve hörgücü gibi başlarının üstünde toplama- 
malı, saçlarını topuz yapmamalıdır. Bunların Cehenneme götüren 
günâh olduklarını bilmelidir. 

[Kardâvînin mezhebsiz bir din adamı olduğu, ikiyüzüncü sahî- 
fede bildirilmişdi. îslâm dîni, kadınların örtünmelerinin farz oldu¬ 
ğunu ve örtünün evsâfını bildirmişdir. Bu evsâfı taşıyan çarşaf ve 
geniş ve uzun entâri ve manto ile örtünmeleri arasında fark oldu¬ 
ğu hiç bildirilmemişdir. Örtünmenin farz olduğu, örtü, elbise seki¬ 
lerinin ise, (Sünnet-i zevâid) olduğu, fıkh kitâblarında yazılıdır. 
Sünnet-i zevâid, ibâdet olmıyan, âdet olan sünnetler demekdir. 
Bunun için, örtülerden, âdet hâlini almış olanı kullanmak lâzımdır. 
İbâdet olmıyan şeylerde âdete uymamak, mekrûh olur. Fitneye se- 
beb olursa, harâm olur. (Hindiyye)de diyor ki, (Kalın ve geniş ku¬ 
maş ile örtülü kadına bakmak câizdir. İnce, dar örtülmüş kadına 
bakmak câiz değildir. Örtülü kadının da yüzüne şehvet ile bakmak 
harâmdır. Şehvetsiz olarak lüzûmsuz bakmak mekrûhdur. Müsli¬ 
mân olmıyan kadınlara da bakmak böyledir. Bunların yalnız saçla¬ 
rına bakmak câiz olur, denildi.) 

Kalın, geniş ve topuk kemiklerine kadar uzun ve kolları bilek¬ 
lerini örten, koyu renkli manto ile örtünmek, iki parça çarşafla ör- 
tünmekden dahâ iyidir. (Halebî-yi kebîr)de diyor ki, (Hür kadı¬ 
nın kulaklarına kadar sarkan saçı sözbirliği ile avretdir. Kulakdan 
aşağı sarkan kısmı, âlimlerin çoğuna göre yine böyledir. Ba’zıları- 
na göre, sarkan kısm nemâzda avret olmaz. Fekat yabancının bu¬ 
na bakması da câiz değildir.) Saçlarının hepsini, kalın baş örtüsü 
ile örtmelidir. Bu örtünün ortasının ön kısmı, alına yapışmalı ve 
kaşlara yakın inmeli, iki kenârı, iki kaşın kenârmdan, çeneye in¬ 
dirilerek, çene üstünde, iğne ile bitişdirilip, göğse sarkmalı, orta¬ 
sının arka kısmı, sırtı örtmelidir. Fitne ihtimâli olunca, yanakla- 


- 319 - 



rı da örtmelidir. Koyu renkli, kalın çorap da giymelidir. Kadının 
sarkan saçının dörtde biri, bir rükn kadar açık olursa, nemâzı sahîh 
olmaz. Dahâ azı açık olursa mekrûh olur. Burada kadının ihtiyâr 
veyâ genç olmasını hiçbir kitâb ayırmamışdır. İhtiyâr kadının sel⬠
mına cevâb vermek ve onunla müsâfeha ve halvet câiz olur demiş¬ 
ler ise de, ihtiyâr kadının saçını açması, bunun saçma bakmak câiz 
olur diyen olmamışdır. Müslimân olmıyan kadının saçma bakmak 
câiz olur diyen oldu. Fekat ihtiyâr olan müslimân kadının saçma 
bakmak câiz olur diyen hiç yokdur. İhtiyâr kadının mescide ve 
kabr ziyâretine gitmesi câiz diyenler de, saçı, başı örtülü olmak şar¬ 
tını bildirmişlerdir. 

(Ahzâb sûresi ellidokuzuncu âyetinde, müslimân kadınlar (cil- 
bâb) ile örtünsünler diyor. Bu âyet, ayrı iki parça olan çarşafla ör- 
tünmeği emr etmekdedir) demek doğru değildir. Bu âyet, çarşaf 
giymeği emr etseydi, Resûlullahm “sallallahü teâlâ aleyhi ve sel- 
lem” ve Eshâb-ı kirâmın “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” zev¬ 
celeri çarşaf giyerlerdi. Hâlbuki hiçbirinin çarşaf giydiği, hiçbir 
kitâbda bildirilmedi. Türkçe (Tibyân) tefsîri bunu, (Başlarını ört¬ 
sünler) diye tefsîr etmekdedir. (Celâleyn) tefsirinde, (Kadınların 
yüzlerine sarkıtdıkları baş örtüsüdür) diyor. Sâvî bunu açıklar¬ 
ken, (Baş örtüsü ve Dır’, ya’nî gömlek üstüne örtülen bezdir) di¬ 
yor. (Rûhulbeyân) ve (Ebüssü’ûd) tefsirlerinde, (Cilbâb, saçların 
dağılmaması için başa sarılan ve Himar denilen tülbendin üstüne 
örtülen, dahâ geniş ve göğse kadar inerek gömleğin ceybini [ya’nî 
yakasını, boyun kısmını] örten baş örtüsüdür. Bu âyetde, kadın¬ 
ların başlarını ve bütün bedenlerini örtmeleri emr olunmakda- 
dır) diyor. (Zevâcir) ve (El-Fıkh-ü alel-mezâhibil erbe’a) kitâb- 
ları, erkeklerin de cilbâb giydiklerini gösteren hadîs-i şerîfi yaz- 
makda ve erkekler için, cilbâbm, kamîs ya’nî, entârî denilen 
uzun gömlek olduğunu bildirmekdedirler. Geniş manto ile kalın 
baş örtüsü yâhud iki parçadan yapılmış çarşaf, bu âyet-i kerîme¬ 
deki hicâb emrini yerine getirmekde berâberdirler. Kadınların, 
bulundukları yerin âdetine uygun sekide örtünerek, fitneye se- 
beb olmamaları lâzımdır. Hicâb âyetinin bir kısmının Zeyneb 
“radıyallahü anhâ”nm nikâh gününde nâzil olduğu, (Buhârî) al¬ 
tıncı cüz 26. cı sahîfesinde yazılıdır. Bu nikâh üçüncü senede ya¬ 
pıldı.] 

Müslimân olduğunu söyliyen bir kimsenin, yapacağı her işin, 
islâmiyyete uygun olup olmadığını bilmesi lâzımdır. Bilmiyorsa, 
bir Ehl-i sünnet âliminden sorarak veyâ bu âlimlerin kitâblarm- 
dan okuyarak öğrenmesi lâzımdır. İş, islâmiyyete uygun değil 
ise, günâh veyâ küfrden kurtulamaz. Hergün hakîkî tevbe et- 


- 320 - 




mesi lâzımdır. Tevbe edilen günâh ve küfr, muhakkak afv olur. 
Tevbe etmezse, dünyâda ve Cehennemde, azâbını, ya’nî cezâsım 
çeker. Bu cezâlar, kitâbımızın muhtelif yerlerinde yazılıdır. 

Erkeklerin ve kadınların nemâzda ve heryerde örtmesi lâzım 
olan yerlerine (Avret mahalli) denir. (Avret mahallini açmak ve 
başkasının avret mahalline bakmak harâmdır.) Erkeklerin nemâz¬ 
da ayaklarını örtmelerinin sünnet olduğu 419 da yazılıdır. İslâmiy- 
yetde avret mahalli yokdur diyen, kâfir olur. Avret mahallini ört¬ 
meği dînimiz emr etmekdedir. Avret mahalli açık olan bir erkeğin 
veyâ kadının bulunduğu yere ve çalgı, kumar ve alkollü içki ve ka¬ 
dın sesi bulunan bir yere (Fısk meclisi) denir. Fısk meclisine git¬ 
mek harâmdır. Kalbin temiz olması da lâzımdır. Kalbin temiz ol¬ 
ması, güzel ahlâklı olmasıdır. Kalb, islâmiyyete uyarak temizlenir, 
îslâmiyyete uymıyanın kalbi temiz olamaz. îcmâ’ ile, ya’nî dört 
mezhebde de avret olan bir yerini açmağa ve başkalarının böyle 
avret mahalline bakmağa halâl diyen, ehemmiyyet vermiyen, ya’nî 
azâbından korkmıyan kâfir olur. Kadınların avret yerini açmaları 
ve erkekler yanında şarkı söylemeleri ve mevlid okumaları böyle- 
dir. Erkeklerin diz ile kasıkları arası, yalnız Hanbelî mezhebinde 
avret değildir. 

(Ben müslimânım) diyen kimsenin, îmânın ve islâmın şartlarını 
ve dört mezhebin icmâ’ı, ya’nî söz birliği ile bildirdiği farzları ve ha¬ 
ramları öğrenmesi ve ehemmiyyet vermesi lâzımdır. Bilmemesi özr 
değildir. Ya’nî, bilip de inanmamak gibidir. (Kadınların yüzlerin¬ 
den ve ellerinden başka yerleri, dört mezhebde de avretdir.) îcmâ’ 
ile olmıyan, ya’nî diğer üç mezhebden birine göre avret olmıyan bir 
yerini, ehemmiyyet vermiyerek açan kâfir olmaz ise de, kendi mez¬ 
hebine göre, büyük günâh olur. Erkeklerin diz ile kasık arasını, 
ya’nî uyluğunu açmaları böyledir. Bilmediğini öğrenmesi farzdır. 
Öğrenince hemen tevbe etmeli ve örtmelidir. 

MÜ’MİNİN EVSÂFI 

Mü’minin mü’minde yedi hakkı vardır: 

Da’vetine gitmek, 

îyâdetine [Hasta olunca ziyâretine] gitmek, 

Cenâzesine gitmek, 

Nasîhat etmek, 

Selâm vermek, 

Bir zâlimin elinden kurtarmak. 

Aksırdıkda (Elhamdülillah) deyince, (Yerhamükellah) demek. 

— 321 — İslâm Ahlâkı - F:21 



Mü’minin hayrlısı, altı haslet bulunandır: 

İbâdet eder. İlm öğrenir. Fenâlık yapmaz. Harâmlardan sakı¬ 
nır. Kimsenin malına göz dikmez. Ölümü hiç unutmaz. 

Tenbflı: Hadîs-i şerîfde buyuruldu ki, (Herkes, kendisine ihsân 
edeni sever. Bu sevgi, insanın cibilletinde [yaratılışında] mevcûd- 
dur.) Nefsine düşkün olan, nefsinin arzûlarına kavuşmak için, yar¬ 
dım edenleri sever. Akl ve ilm sâhibi ise, medenî insan olmasına 
yardım edenleri sever. Kısacası, tayyibler [iyiler], tayyibleri sever. 
Habisler, şerirler [fenâ kimseler], kötüleri severler. Bir kimsenin 
sevdiklerine, arkadaşlarına bakarak, onun nasıl adam olduğu anla¬ 
şılır. Dosta, düşmana, müslimâna ve kâfire, bid’at sâhiblerinden 
başka, herkese, tatlı dil ve güler yüz göstermelidir. İnsanlara yapı¬ 
lacak en fâideli ihsân, en kıymetli hediyye, tatlı dil ve güler yüzdür. 
İneğe tapan kâfirleri görünce, ineğin ağzına saman vererek, düş¬ 
man olmalarına mâni’ olmalıdır. Kimse ile münâkaşa etmemelidir. 
Münâkaşa, dostluğu azaltır, düşmanlığı artdırır. Kimseye kızma- 
malıdır. Kızmak, sinir ve kalb hastalığı yapar. Hadîs-i şerîfde, (Ga- 
dab etme!), kızma buyuruldu. 

Bir kimse, dört şeyi gizlese, nâsın hayrlısı olur: 

1- Fakirliğini, 

2- Sadakasını, 

3- Musibetini, 

4- Belâsını. 

Ve dahî Cennet dört kimseye müştakdir: 

1- Dili zikr edici ola. 

2- Hâfız-ı kelâmullah ola. 

3- Ta’âm yidirici ola. 

4- Ramezân ayında sâim [oruçlu] ola. 

Her kişi, aşağıda yazılı yedi şeyi dillerinden kesmeyeler: 

Her işinde (Besmele-i şerîfeyi) diyeler. 

Her işi temâm edince, (Elhamdülillah) diyeler. 

Filân yere gideceğim dedikde, (İnşâallah) diyeler. 

Bir musîbet işitdikde, (İnnâ lillah ve innâ ileyhi râci’ûn) diye¬ 
ler. 

Bir hatâ söylemiş ise, tevbe ve istigfâr eyleyeler. 

(Lâ ilâhe illallahü vahdehu lâ şerike leh, lehül-mülkü ve lehül- 
hamdü ve hüve alâ külli şey’in kadîr) kelime-i tayyibesine devâm 
edeler. 


- 322 - 



(Eşhedü en lâ ilâhe illallah ye eşhedü enne Muhammeden ab- 
dühü ye resûlüh) kelime-i şerîfesini çok söyliyeler. 

Bu ikisini dahî, gece ve gündüz çok okumalıdır: 

1- (Estagfîrullah.) 

2- (Sübhânellahi vel-hamdülillahi velâ ilâhe illallahü vallahü 
ekber velâ havle velâ kuvvete illâ billahil’aliyyil’azîm.) 

AHLÂK-I HAMÎDENİN BEYÂNI 


Ve dahî, kişinin yetmişiki kadar güzel huyları vardır: 

/V _ • • 

imân, Ehl-i sünnet i’tikâdı, Ihlâs, Ihsân, Tevâzu’, Zikr-i min- 

yy 

net, Nasîhat, Tasfiye, Gayret, Gıbta, Sehâ, Isâr, Mürüvvet, Fütüv- 
vet, Hikmet, Şükr, Rızâ, Sabr, Havf, Recâ, Buğd-ı fillah, Hubb-i 
fillah, Hamûl, İstivâ-i zem ve medh, Mücâhede, Sa’y, Kasd, 
Amel, Zikr-i mevt, Tefvîz, Teslîm, Taleb-ül-ilm, Selâmet, Sadr, 
Şecâat, Hilm, Rıfk, İnâbet, Vefâ-i ahd, İncâz-i va’d, Hüsn-i hulk, 
Zühd, Kanâat, Rüşd, Sa’y-i fil-hayrât, Rikkat, Şevk, Hayâ, Sebât 
fî emrillah, Ünsü billâh, Şevku ilâ likâillah, Vekâr, Zekâvet, İsti¬ 
kâmet, Edeb, Firâset, Tevekkül, Sıdk, Murâbata, Müşârata, Mu- 
râkabe, Muhâsebe, Muâtebe, Kezm-i gayz, Hubb-i tûl-i hayâti li- 
ibâdetihi, Tevbe, Huşû’, Yakîn, Ubûdiyyet, Mükâfât, Ri’âyet-i 
hukûk-i ibâd. 


Tevâdu’, gönül alçaklığına ve zikr-i minnet, her tâati Allahü 
azîm-üş-şânın tevfîki ve lütfü olduğunu bilip, şükr etmeğe ve na¬ 
sîhat, mü’min kardeşine nasîhat etmeğe ve tasfiye, kalbinden ah- 
lâk-ı zemîmeyi çıkarıp, ahlâk-ı hamîde ile muttasıf olmağa ve gay¬ 
ret, dîninde gayret etmeğe ve gıbta, başkasındaki ni’metin ken¬ 
dinde de olmasını istemeğe ve sehâ ile fütüvvet, cömerdliğe ve 
îsâr, mü’min kardeşlerinin işlerini bitirmeğe ve mürüvvet, insan¬ 
lık vazifelerini yapıcı olmağa ve hikmet, ilm-i hâlini bilip amel et¬ 
meğe ve şükr, ni’metleri emr olunan yerlerde kullanmağa ve rızâ, 
Allahü teâlâdan kendisine gelen takdîrâta râzı olmağa ve sabr, 
belâlara sabr etmeğe denir. 

[Hukûk-i ibâd, kul hakkını gözetmekdir. Kul hakkının en 
mühimmi ana-baba hakkıdır. Tatlı dil ile, güler yüzle, yardımla¬ 
rına koşmakla, onların gönüllerini kazanmağa çalışmalıdır. Son¬ 
ra komşu hakkı, hoca hakkı, karı-koca hakkı, arkadaş hakkı, 
sonra hükümetin hakkı gelir. Kimseye yalan söylememeli, hîle 
yapmamalı, ölçü âletlerini doğru kullanmalı, işçinin ücretini, alın 
teri kurumadan ödemelidir. Bore ödememek, otobüs ve benzer- 
lerinin ücretlerini vermemek hiyânet olur. Hükümete vergi öde- 


- 323 - 



memek, binlerle kimsenin hakkını çiğnemek olur. Hükümet zulm 
ederse, zulm edilenler, devlete karşı isyân ederlerse, bu ısyâncılara 
yardım etmenin câiz olmadığı, (Berîka)da, fitne bahsinde ve (Hin- 
diyye)de ve (Dürr-ül-muhtâr)da yazılıdır. Hadîs-i şerîfde, (Hükü¬ 
mete ihânet edene, Allah ihânet eder) buyuruldu. Ya’nî isyân ede¬ 
ni zelil, hakîr eder [Nibrâs]. Bunun için, Seyyid Kutb ve Mevdûdî 
gibi mezhebsizlerin, müslimânları hükümete karşı ısyâna teşvîk 
eden, bölücü, yıkıcı yazılarına aldanmamalıdır. Zâlim olan hükü¬ 
mete de isyân edilmez ve isyân edenlere yardım edilmez. İbni Âbi- 
dîn “rahime-hullahü teâlâ” ipek elbise giymenin erkeklere harâm 
olduğunu bildirirken diyor ki, (Düğün ve bayramlarda ipekli ku¬ 
maş sermek ve altın, gümüş eşyâyı kullanmadan sergilemek, göste¬ 
riş için olmaz, yalnız hükümetin emrini yerine getirmek için olur¬ 
sa, câizdir. Fekat, gündüzleri, ışık, kandil yakılması, ışıklı reklâm¬ 
lar yapılması, malı zâyı’ etmek, lüzûmsuz yerde kullanmak oldu¬ 
ğundan, câiz değildir. Hükümetin emri ile olursa, bunları yapmak 
ve çocuklarını kız, oğlan karışık mekteblere göndermek câiz olur. 
479.cu sahîfeye bakınız! Kadın-erkek karışık olan, avret yerleri 
açık kimseler bulunan toplantılara gitmek de câiz değildir.) Kâfir¬ 
lerin kanûnlarına da isyân etmek câiz olmadığı da (İbni Abidm)in 
(Cum’a nemâzı) ve (Kâdılık) kısmlarında yazılıdır. Üzerinde kul 
hakkı bulunanın ibâdetlerinin kabûl olmıyacağı, Cennete gireme¬ 
yeceği bildirildi. Kâfirin hakkından kurtulmak, müslimânın hak¬ 
kından kurtulmakdan dahâ zordur denildi. Herkese iyilik yapmalı, 
kötülük edenlere, kötülükle karşılık vermemelidir. Hakîkî müsli- 
mân, Allahü teâlânın emrlerine, hükümetin kanûnlarına itâat 
eder.] 


Erenlerin sohbeti, ele giresi değil . 

Sohbete kavuşanlar, mahrûm kalası değil . 

Gezmek gerek her yeri, bulmak için, bir eri, 
sarraf tanır cevheri, magbûn bilesi değil . 

Akar suyun basma, kapalı desti konsa, 
kırk yıl, orda dursa da, âbı alası değil 

Sohbet, kalbi eder pâk, ona imrenir eflâk, 
âdemi, ârif eden, tâcu hırkası değil 

Önce îmân etmeli, harâmdan, el çekmeli, 
rûh gıdâsın bilmeli: Bâdem helvâsı değil! 


- 324 - 






FEZÂİL-İ ESHÂB BAHSİ 


Bütün Sahâbenin içinde, Resûlullahın dört halîfesi “radıyalla- 
hü teâlâ anhüm ecma’în” diğerlerinden üstündür. Cümlesinin hil⬠
fet müddeti, otuz senedir. [Eshâb-ı kirâmın “radıyallahü teâlâ an¬ 
hüm ecma’în” hepsinin Cennete gidecekleri bildirildi. Hiç birine 
dil uzatmak câiz değildir.] 

Ve dahî, Evliyânın kerâmeti hakdır, doğrudur. 


Cümle Velîlerin efdali, en üstünü, hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk- 
dır “radıyallahü teâlâ anh”. Hilâfeti hakdır. Onun birinci halîfe ol¬ 
duğu, ümmetin icmâ’ı ile sâbitdir. Resûlullahın “sallallahü aleyhi 
ve sellem” kayın babasıdır. Kızı Âişe “radıyallahü anhâ” anamızı, 
Resûlullaha “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” tezvîc eylemişdir. 
Hakîkat ilminde mâhirdir. Cümle malını hak yoluna sarf etdi. Tâ 
ki, bir habbesi kalmadı. Beline, hurma lifinden örtü giydi. Cebrâ- 
îl “aleyhisselâm” dahî onun giydiği gibi giyerek, Resûlullaha gel¬ 
di. Resûl, onu bu hâlde görünce, (Yâ karındaşım Cebrâîi! Ben se¬ 
ni, bu hâlde hiç görmemişdim. Bu hâl ne acebdir) diye buyurduk- 
da, Cebrâîi “aleyhisselâm”: (Yâ Resûlallah! Şimdi sen beni bu 
hâlde gördün, ne kadar melekler var ise, cümlesi bu hâldedir. Bu¬ 
nun sebebi odur ki, Allahü azîm-üş-şân, hitâb etdi ki, (Ebû Bekr 
kulum cümle emlâkini, benim rızâm için, benim yoluma sarf eyle¬ 
di. Şimdi hurma lifinden örtü giyindi. Ey benim meleklerim, sîzler 
dahî, onun gibi giyininiz) diye emr eyledi. Cümle melekler, şimdi 
bu hâldedirler) diye buyurdu. Ve kendisine, onun için, Sıddîk de¬ 
nildi. 


Onun ardınca, Evliyânın efdali, hazret-i Ömer “radıyallahü 
anh”dır. Hilâfeti, ümmetin icmâ’ı ile sâbitdir. İslâm ilmlerinde 
mâhirdir. Birgün, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” haz¬ 
retlerine, bir münâfık ile bir yehûdî, da’vâ ile geldiler. Resûlullah 
“sallallahü aleyhi ve sellem” hazretleri, da’vâlarım dinledi. Hak, 
yehûdînin lehinde çıkdı. O münâfık râzı olmayınca, Resûlullah 
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” o vakt, onlara: (Ey kişiler! 
Ömere varın, sizin da’vânızı görsün!) diye buyurdu. Onlar, haz¬ 
ret-i Ömere “radıyallahü teâlâ anh” geldiler. Neye geldiniz? de¬ 
di. Münâfık, bu yehûdî ile, da’vâm vardır, dedi. Hazret-i Ömer 
“radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki, sâhib-i islâmiyyet var iken, 
ben bu da’vâyı, nasıl göreyim? Münâfık dedi ki: Biz Resûlullah 
“sallallahü aleyhi ve sellenT’e vardık, da’vâyı yehûdîye hükm ey¬ 
ledi. Ben râzı olmadım! Hemen Ömer “radıyallahü anh” onlara 
siz bekleyin, ben da’vânızı, şimdi hâl edeyim dedi ve içeriye git- 


- 325 - 



di. Biraz sonra, eteğinin altında, bir satırla, bunların yanına geldi, 
satırı çekdiği gibi o münâfıkın kellesini uçurdu ve (Resûlullahın 
hükmüne râzı olmayanın hâli budur) dedi. İşte bundan dolayı, 
kendisine Ömer-ül-Fârûk “radıyallahü teâlâ anh” denildi. 

Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” hazretleri, (Hak ile b⬠
tılı ayırd edici, Ömerdir) buyurdu. 

Onun ardınca, Evliyânın efdali hazret-i Osmân-ı Zinnûreyn 
“radıyallahü anh”dır. Hilâfeti hakdır, doğrudur. Ümmetin icmâ’ı 
ile sâbitdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, ona bir¬ 
biri ardınca, iki kızını vermişdir. İkinci kızı vefât etdikde, (Bir kı¬ 
zım dahâ olsaydı, ona verirdim!) buyurmuşdur. 

İkinci kızını verdikde, hazret-i Osmânı “radıyallahü teâlâ anh” 
gâyet medh etmişdi. Tezvîc etdikden sonra kızı: (Ey benim gözü¬ 
mün nûru babam! Hazret-i Osmânı gâyet medh eylediniz. Buyur¬ 
duğunuz kadar değil!) dedikde, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve 
sellem” hazretleri kızına: (Ey benim kızım! Hazret-i Osmândan 
gökdeki melekler hayâ ederler!) buyurdu. 

Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” ona iki kızını verdiğin¬ 
den ötürü, Osmân-ı Zinnûreyn denildi. Zinnûreyn, iki nûr sâhibi 
demekdir. Ma’rifet ilminde mâhirdir. 

Onun ardınca, Evliyânın efdali, Alî “kerremallahü vecheh ve 
radıyallahü anh”dır. Hilâfeti, ümmetin icmâ’ı ile sâbitdir. Resûlul- 
lahın dâmâdıdır. Kızı hazret-i Fâtıma “radıyallahü anhâ” anamızı, 
ona tezvîc etmişdir. Tarîkat ilminde mâhirdir. Bir gulâmı var idi. 
Birgün, gulâmı murâd eyledi ki, şu efendimi tecribe edeyim. Vak- 
tâ ki, hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh”, dışarıda idi. Gulâmın ya¬ 
nma gelip bir hizmet buyurdu. Gulâm sükût eyledi. Ondan sonra, 
hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” gulâma, yâ gulâm! Ben sana 
ne yapdım ve hâtırın neden münkesir oldu ve benim neyimden in¬ 
cindin, dedikde, gulâm, sen bana bir şey yapmadın. Ben senin ku¬ 
lunum. Murâdım seni tecribe etmekdi. Hakkiyle Velîsin, dedi. 

[Eshâb-ı kirâmın hepsini sevenlere ve onların yolunda olanlara 
(Ehl-i sünnet) denir. Bir kısmını severiz deyip çoğunu sevmiyene 
(ŞFî) denir. Eshâb-ı kirâmın hepsine düşman olanlara (Râfizî) de¬ 
nir. Eshâb-ı kirâmın hepsini severiz diyen, fekat ba’zı şeylerde hiç 
birine uymıyan kimseye (Vehhâbî) denir. Sapık din adamı Ahmed 
ibni Teymiyyenin fikrleri ile, İngiliz câsûsu Hempherin yalanları¬ 
nın karışımına (Vehhâbîlik) denir. Bu inanışlarına uymıyan, Ehl-i 
sünnet olan müslimânlara kâfir diyorlar. [Bu sözleri ile, kendileri 
kâfir oluyorlar.] 


- 326 - 




Vehhâbîlik düşünceleri, 1150 [m. 1737] senesinde Arabistân ya¬ 
rım adasında ingilizler tarafından ortaya çıkarıldı. İngiliz plânları¬ 
nı yaymak için, çok müslimân kanı akıtdılar. Şimdi de, her memle- 
ketde (Râbitatül-âlemil İslâmî) dedikleri merkezler kurarak ve sa¬ 
yısız altın saçarak, câhil din adamlarını avlıyor. Bunlar vâsıtası ile 
müslimânları şaşırtıyorlar. Bindörtyüz senedir islâmiyyeti savun¬ 
muş olan Ehl-i sünnet âlimlerini ve bunların hâmileri olan Osmân- 
lıları kötülüyor. Bu âlimlerin naslardan çıkardıkları doğru bilgilere 
yanlış diyorlar. 

Vehhâbîlerden ba’zısı, (Biz de Ehli sünnet mezhebindeyiz, 
Hanbelî mezhebindeyiz) diyorlar. Bu sözleri, Mu’tezile sapık fır¬ 
kasında olanların, (Biz de, Ehl-i sünnetiz. Hanefî mezhebindeyiz) 
demelerine benzemekdedir. Ehl-i sünnet olmıyanların Cehenne¬ 
me gideceklerini bildikleri için, böyle söylüyorlar. Hâlbuki, yalnız 
amellerinin, yalnız işlerinin bir mezhebe uygun olması, o mezheb- 
den olmak değildir. Bir mezhebe tâbi’ olmak için, hem i’tikâdın, 
hem de amelin, o mezhebe uygun olması lâzımdır. Dört mezhebin 
i’tikâdı, birbirlerinin aynıdır. Dördü de, Ehl-i sünnet i’tikâdında- 
dır. Bir kimsenin hanefî veyâ hanbelî mezhebinde olabilmesi için, 
evvelâ Ehl-i sünnet i’tikâdında olması lâzımdır. Vehhâbîler Ehl-i 
sünnet i’tikâdında değildirler.] 

TA’ÂM BAHSİ 

Ta’âmdan evvel, sünnet olduğunu düşünerek, el yıkamanın on 
fâidesi vardır: 

Bir kimse, ta’âm yimek için ellerini yıkadıkda, ıslak olan par¬ 
maklarının ucunu gözlerinin pınarına koyup geriye doğru silse, o 
kimse, Allahü teâlânın izniyle, göz ağrısı görmez. On fâide: 

1- Arş-ı rahmân altında, bir melek nidâ eder. Elini pâk etdiğin 
gibi, senin [küçük] günâhların pâk oldu, der. 

2- Nâfile nemâz kılmış gibi sevâbına nâil olur. 

3- Fakîrlikden emîn olur. 

4- Sıddîklar sevâbına nâil olur. 

5- Melâike, onun için istigfâr ederler. 

6- Her bir lokmanın mukâbelesine, onları sadaka vermiş gibi 
sevâba nâil olur. 

7- Besmele ile yimede günâhından temiz olur. 

8- Yimekden sonra yapdığı düâsı kabûl olur. 


- 327 - 




9- O gece ölürse, şehîd mertebesine erişir. 

10- Gündüz ölürse, şühedâ zümresine yazılır. 

Önce elleri yıkamak ve kurulamamak sünnetdir. 

Ta’âmdan sonra, sünneti yerine getirmek niyyeti ile, el yıkama¬ 
nın altı fâidesi vardır: 

1- Arş-ı rahman altında bir melek nidâ eder ki, (Yâ mü’min! 
Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” senden râzı oldu.) 

2- Bu ni’mete mahsûs sevâba nâil olur. 

3- Bedenindeki kıl sayısınca, sevâbı olur. 

4- Rahmet deryâsından nasîbi olur. 

5- Elinden akan damlaların adedince sevâb kazanır. 

6- Vefât etdikde, şehîd olur. 

[Allahü teâlânın emrleri iki dürlüdür: Emr-i tekvînî ve Emr-i 
teklîfî veyâ Emr-i teşrî’î. 

Emr-i tekvînî, Yaratmasını dilediği şeylere (Ol) demesidir. Ol 
deyince, hemen var olur. Hiçbir kimse, bu şeyin var olmasına m⬠
ni’ olamaz. Herşeyin yaratılması için, belli şeyleri sebeb yapmış- 
dır. Belli maddeleri, belli maddelerin yaratılmalarına sebeb yap- 
dığı gibi, insanın maddî ve ma’nevî gücü, çeşidli enerjiler de, bir¬ 
çok şeylerin yaratılmalarına sebebdirler. Bir kuluna birşey ihsân 
etmek, iyilik vermek isterse, o kimseyi o şeyin sebebine kavuşdu- 
rur. Sebeb te’sîr etdiği zemân, O da dilerse, (Ol!) derse, o şey var 
olur. O dilemezse, hiçbirşey var olmaz. Hikmetini, yaratmasını 
sebeblerle örtmüş, gizlemişdir. Çok kimse, yalnız sebebleri gör- 
mekde, sebebler arkasındaki hikmeti, Onun yaratmasını anlıya- 
mamakdadır. Bu anlayışsızlığı da, onun felâketine sebeb olmak- 
dadır. 

Emr-i teklîfî, insanlara, yapmaları veyâ sakınmaları için ver¬ 
diği emrlerdir. Bu emrlerin yapılması, insanın irâdesine, dileme¬ 
sine bağlıdır. İnsanı irâdesinde, dilemesinde serbest bırakmışdır. 
Fekat, insanın dilemiş olduğu şeyi yaratan, yine Odur. İnsan di- 
ledikden sonra, O da dilerse, yaratır. Dilemezse yaratmaz. Her- 
şeyi yaratan, maddelere çeşidli te’sîrler, özellikler veren, yalnız 
Odur. Ondan başka yaratıcı yokdur. Ondan başkasında ülûhiy- 
yet sıfatı bulunduğuna inanmak, başkasını Ona şerîk, ortak yap¬ 
mak olur. Başkasını kendisine ortak yapanı, Kıyâmetde hiç afv 
etmiyeceğini, ona sonsuz ve çok acı azâblar yapacağını bildirmiş- 


- 328 - 



dir. İnsan, Onun emrini yapmak, iyilik yapmak dileyince, O da 
merhamet ederek diliyor ve yaratıyor. Kendisine inanmıyanlar, 
karşı gelenler bir kötülük yapmak isteyince O da diliyor ve yaratı¬ 
yor. Kendisine inananlar, yalvaranlar, bir kötülük yapmak isteyin¬ 
ce, O merhamet ederek dilemiyor ve yaratmıyor. Bunun için düş¬ 
manlarının her istedikleri hâsıl olduğu için, dahâ da azıp kuduru¬ 
yorlar. 

Allahü teâlânın emr-i teklîfîleri, ehemmiyyetlerine göre, dere¬ 
celere ayrılmışdır: 

1- Bütün insanlara, îmân etmelerini, müslimân olmalarını emr 
etmişdir. 

2- îmân etmiş olanlara, harâm işlememelerini, kötülük yapma¬ 
malarını emr etmişdir. 

3- îmân etmiş olanlara farzları yapmalarını emr etmişdir. 

4- Harâmlardan sakınan ve farzları yapan müslimânlara, mek- 
rûhlardan sakınmağı, sünnetleri, nâfile ibâdetleri yapmağı emr et¬ 
mişdir. 

Yukarıdaki sırada, önce olan emri yapmayıp, ondan sonra ola¬ 
nı yapmak, makbûl değildir, beğenilmez. Fâidesi olmaz. Meselâ, 
îmânı olmıyanın kötülükden sakınmasını veyâ kötülüklerden, ha¬ 
râmlardan sakınmayanın farzları yapmasını yâhud farzları yapmı- 
yanın, sünnetleri, nâfile ibâdetleri yapmasını, Allahü teâlâ beğen¬ 
mez, kabûl etmez. Bunun için, nemâz kılmıyan, zekât vermiyen ve 
ananın, babanın, zevcenin ve evlâdının haklarını îfâ etmiyen müs- 
limânın sadakalarını, hayrâtım, hasenâtım, câmi’ yapdırmasım, pa¬ 
ra yardımları ve yemekden önce ve sonra ellerini yıkamalarını ve 
ömreye gitmesini beğenmez, kabûl etmez. Görülüyor ki, her insa¬ 
nın evâmir-i teklîfiyyeyi yukardaki sıraya göre yapması lâzımdır. 
Bununla berâber, önceki sıradakini yapmıyan, aşağıdakini yapar 
ve bunu yapması, farzı terk etmesine, harâm işlemesine sebeb ol¬ 
mazsa, sevâb kazanamaz ise de, bunu yapmağı da elden kaçırma¬ 
malıdır. Bunu her zemân yapmanın bereketi ile, Allahü teâlânın, 
merhâmet ederek, önceki emrleri yapmağı nasîb etmesinin umula- 
cağı, (Rûh-ul-beyân) tefsirinde, altıncı cüz’ün sonunda yazılıdır.] 

Ye dahî, ta'ânı yimenin farzı dörtdür: 

1- Yidiği zemân, doymağı ve içdiği zemân kanmağı, Allahü 
azîm-üş-şândan bilmek. 

2- Halâlinden yimek. 


- 329 - 









3- O ta’âmdan kuvveti geçinceye dek, Allahü teâlâya kulluk et¬ 
mek. 

4- Eline geçene kanâat etmek. 

Yimeğe başlarken, Allahü teâlâya ibâdet etmek için, Allahü te- 
âlânın kullarına fâideli işler görmek için, Allahü teâlânın dînini, 
ebedî se’âdet ve huzûr yolunu bütün insanlara yaymak için kuvvet 
elde etmeğe niyyet etmelidir. Başı açık yimek câizdir. 

Ye dahî, ta’âm yimenin miislchalikın: Sofrayı yere kurmak, el¬ 
bisesi temiz olarak sofraya oturmak, diz çöküp yimek, ta’âm evve¬ 
linde elini ve ağzını yıkamış olmak, yemeğe başlarken Besmele de¬ 
mek, evvelinde tuz tadmak, arpa ekmeği yimek, ekmeği eli ile par¬ 
çalamak, ekmek ufaklarını zayi’ etmemek, önünden yimek, sirke 
yimek, lokmayı küçük almak, ta’âmı iyice çiğnemek, üç parmağı ile 
yimek, kabı parmağı ile sıyırmak, üç kerre parmaklarını yalamak, 
ta’âm sonunda hamd etmek, kürdan kullanmak. 

Ye dahî ta’âm yimenin mekrûhları: Sol eliyle yimek, yiyeceği 
ta’âmı koklamak, Besmeleyi terk etmek. [Yemek arasında da olsa 
hâtırlayınca Besmele çekmelidir.] 

Ta’âm yimenin harâmı: Doyduğu hâlde yimeğe devâm etmek 
[Müsâfiri var ise, onun yimesine mâni’ olmamak için, yer gibi dav¬ 
ranmak lâzımdır], yemekde isrâf etmek, ba’zılarınca başkasının 
mâlını [haksız olarak] yirken Besmele demek, ziyâfete dâvetsiz 
gitmek, başkasının mâlını iznsiz yimek, bedenine hastalık verecek 
şeyi yimek, riyâ ile hâzırlanan ta’âmı yimek, nezr etdiği şeyi yi¬ 
mek. 

Sıcak ta’âm yimenin şu zararları vardır: Kulağı sağır olmağa se- 
beb olur. Benzi sarı olur. Gözlerinin feri olmaz. Dişleri sararır. Ağ¬ 
zının lezzeti olmaz. Karnı doymaz. Fehmi az olur. Aklı az olur. Be¬ 
denine maraz ârız olur. 

Ye dahî, ta’âmı az yimenin fâideleri şunlardır: Bedeni kavî olur. 
Kalbi nûrlu olur. Hâfızası kavî olur. Geçinmesi âsân olur. İşlerin- 
de lezzet bulur. Allahü azîm-üş-şânı, çok çok zikr etmiş olur. Ahı- 
reti tefekkür eder. İbâdetinde lezzeti ziyâde olur. Her şeyde isâbet 
ve irşâdı çok olur. Hisâbı âsân olur. 

Müslimânım diyenlere, 
beş vakt nemâz, gerek olur. 

Yarın, kıyâmet gününde, 
hülle ve tâc, burâk olur. 


- 330 - 



EVLENMEĞE DAİR 

Ve dahî, evlenmekde çok fâide vardır. 

Evvelkisi, dînini hıfz etmiş olur. Ve huyu güzel olur. Ve kazan¬ 
cında bereket olur. Ve hem de, sünnet ile amel etmiş olur. Nite¬ 
kim, Peygamberimiz “aleyhissalâtü vesselâm” buyurur: (Nikâhla- 
nınız, çok evlâdınız olsun. Zîrâ ben kıyâmetde ümmetimin çoklu¬ 
ğu ile şâir ümmetlere iftihâr ederim.) 

Ve dahî zevcin ve zevcenin birbirlerine karşı olan haklarına ri⬠
yet etmeleri lâzımdır. 

Ve dahî, bir kimse evleneceği zemân, araşdırarak, sâliha ya’nî 
dînine kavî ve mahrem olmıyan bir hanım bulup almalıdır. Zinâ- 
dan hâmile kadını nikâh etmek câizdir. Zânî başkası ise, çocuk ol¬ 
madan evvel vaty câiz olmaz. (Feyziyye). 

Ve dahî, bir kızı, malından ve hüsnünden dolayı almaya. Zîrâ, 
sonra zelîl olur. Peygamberimiz “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” 
buyurdu ki: (Bir kimse, malından veyâ güzelliğinden ötürü bir h⬠
tûn alsa, onun malından ve hüsnünden mahrûm olur.) 

Ve bir kimse, dîninden, ahlâkından ötürü bir hâtûn alsa, Hak 
teâlâ, onun malını ve hüsnünü ziyâde eyler. 

Avret, erinden, dört mertebe aşağı olmak gereklidir. Yaşı ve 
boyu ve hısımı ve akrabâsı. Dört şeyde, avret erinden ziyâde ol¬ 
mak gerek. Biri, güzel ola ve biri edebli ola ve biri, huyu iyi ola ve 
biri, harâmdan ve şübheli şeylerden sakmıcı ola ve saçı, başı, kol¬ 
ları, bacakları açık olarak yabancı erkeklere görünmiye. 

Genç kızları, koca kimselere vermeyeler. Fesâda sebeb olur. 

Ve dahî, nikâh için söz kesilmeden evvel, dünür olacak âileler 
hakkında ve evlenecek olan gençler hakkında iyice tahkîkat yapıl¬ 
ması, hem sünnetdir ve hem de aralarındaki geçimin devâmına se¬ 
beb olur. Bunda üç fâide olduğu beyân olunmakdadır: Biri, ikisi¬ 
nin arasında, tâ ölünceye dek, muhabbet kesilmez. İkincisi, rızkla¬ 
rında bereket olur. Üçüncüsü, sünnet ile amel etmiş olur. 

Bundan sonra, önce belediyede evlenme işini yapdıralar. Sün¬ 
nete uygun nikâh yapmamak büyük günâh olur. Evlenme işlemi 
yapdırmamak da suç olur. 

Sünnete uygun nikâhdan sonra, erkek tarafı avret tarafına gü¬ 
zel ve kıymetli şeyler göndere, muhabbete sebebdir. 

Ve dahî, eri karşısında, zevcenin her dürlü süs ve düzgün is- 
ti’mâli câiz ve ziyâde sevâbdır. 

Gerdek [zifâf] gecesi, ziyâfet etmek sünnetdir. [Akşam nemâ- 


- 331 - 





zindan sonra yimeli, yatsıyı kılınca, dâmâdı kız evine götürüp, düâ- 
dan sonra hemen dağılmalıdır.] 

İbtidâki gece, güvey, gelinin ayağını yıkamak ve o suyu, evin 
dört bucağına saçmak, sünnetdir. iki rek’at nâfile nemâz kılıp düâ 
eyleye. O gece, her ne düâ ederse, makbûl olur. Güveyi görenler, 
kendisine bunu hâtırlatırlar. Ve (Bârekellahü lek ve bârekellahü 
aleyhâ ve ceme’a beynekümâ bilhayri) diyeler. Ya’nî, Allahü teâ- 
lâ, sana mubârek eylesin ve zevcene mubârek olsun ve ikinizin ara¬ 
sını, hayrla cem’ eylesin! 

Ba’zılarınm yapdıkları gibi, (Bir hoşça geçinin, oğullu uşaklı 
olasınız) demek, câhiller hitâbıdır, fâidesi yokdur. O vakte mahsûs 
düâları okumak sünnetdir. 

Lüzûmlu olan umûr-ı dîniyyeyi bilip ve avretine dahî öğrete. 
Zîrâ, âhıretde süâl olunur. Bilemedim demek özr olmaz. [Farzları 
ve harâmları ve Ehl-i sünnet i’tikâdım öğrenmek ve zevcesine, ço¬ 
cuklarına öğretmek farzdır. Sünnetleri öğrenmek ve öğretmek 
sünnetdir.] 

Avretini islâmiyyetin cevâz vermediği yere götürmeye ve gön¬ 
dermeye! Sokağa açık çıkarmaya. Zîrâ Peygamberimiz “aleyhisse- 
lâm”, (Bir avret güzel kokular ile, nemâz kılmak için mescide gel¬ 
se, o avretin nemâzı kabûl olmaz, tâ ki evine varıp, cünüblükden 
gusl eder gibi, gusl etmeyince) buyurdu. Onlara, güzel râyiha ile, 
câmi’e ve mescide gitmek câiz olmayınca, başka yerlere gidip hal¬ 
ka görünmek günâhı, ne mertebe olmak gerek? Ona göre, kıyâs 
oluna! Ve çekilecek azâbı teemmül edile! 

Ve dahî, Peygamberimiz “aleyhisselâm” bir hadîs-i şerîfinde 
buyurmuşdur: (Cennet ehlinin çoğu, fukarâ ve Cehennem ehlinin 
çoğu avretlerdir.) Bunun üzerine, hazret-i Âişe “radıyallahü anhâ” 
süâl eylediler ki: (Avretlerin çoğu Cehennemde olmağa sebeb ne¬ 
dir?) Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki, 
(Bunlar belâya sabr eylemezler ve on iyilik gördükleri kimseden, 
bir kemlik gördükde, o on iyiliği -hemen- unutup, bir kemliği dâi- 
mâ söyler. Ve dünyâ zînetlerini, çok ziyâde severler ve âhırete ça¬ 
lışmazlar ve gîbeti çok ederler.) 

Erlerden ve avretlerden her kim bu sıfatlar ile muttasıf olursa, 
ehl-i Cehennemdir. 

Ve dahî, hazret-i Alî “kerremallahü teâlâ vecheh”den rivâyet 
olunur ki, birgün, Resûl-i ekremin “sallallahü teâlâ aleyhi ve sel- 
lem’'’ huzûruna bir avret gelip, (Yâ Resûlallah! Bir ere varmak is¬ 
terim, ne buyurursunuz) dedi. Se’âdet ile buyurdu ki, (Erin hak¬ 
kı, avretin üzerinde çokdur. Hakkından gelebilir misin?) O av- 


- 332 - 




ret, (Yâ Resûlallah! Erin hakkı nedir.) dedi. Buyurdu ki, (Sen onu 
incitir isen, Allaha âsî olursun ye nemâzın kabûl olmaz.) O avret, 
etdi, dahâ var mı? Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyur¬ 
du ki, (Hangi avret, erinden iznsiz, evinden dışarıya çıksa, her 
adım başına günâh yazılır.) Avret etdi, dahâ var mı? Resûl-i ek- 
rem buyurdu ki, (Erine kötü söz söylerse, kıyâmetde dilini ense¬ 
sinden çıkarırlar.) O avret etdi, dahâ var mı? Resûl-i ekrem bu¬ 
yurdu: (Hangi avret ki, malı ola da, erinin hâcetini bitirmeye, âhı- 
retde o avretin yüzü kara ola.) Ve o avret etdi, dahâ var mı? Re¬ 
sûl-i ekrem buyurdu: (Hangi avret, erinin malından uğrularsa ve 
bir başkasına verirse, ve eri ile halâllaşmazsa, Allahü azîm-üş-şân, 
o avretin zekât ve sadakasını kabûl eylemez.) Avret etdi, dahâ var 
mı? Resûl-i ekrem buyurdu: (Hangi avret, erine sövse veyâ karşı 
gelse, tamu içinde, dilinden asalar ve hangi avret çengi ve çalgı 
dinlemeğe varsa ve bir akça verse, küçük yaşından beri kazanmış 
olduğu sevâb mahv ola ve üzerindeki libasları da da’vâcı olup, bi¬ 
zi mubârek günlerde giymedi ve halâline karşı giymedi, harâm 
yerlere gitdi, dedikde, Hak teâlâ buyurur, böyle olan avretleri, bin 
yıl yaksam gerekdir.) [Sinemanın, radyo ve televizyonun kötü ta¬ 
raflarını buradan da anlamalıdır.] O avret, bu cevâbları işitince, 
(Yâ Resûlallah! Bu zemâna gelince, ere varmadım, yine varmam) 
dedi. 

Bir kerre, Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, 
se’âdet ile buyurdu ki, (Yâ hâtûn! Ere varmanın sevâbım dahî ha¬ 
ber vereyim de dinle! Hangi avret ki, eri, ona, Allah senden râzı ol¬ 
sun dese, altmış yıl ibâdet etmekden yeğdir. Ye erine, bir içim su 
verse, bir yıl oruç tutmakdan efdaldir. Erinin döşeğinden kalkdığı 
zemân gusl eylese, bir kurban keşmişçesine sevâb bula. Ye halâli¬ 
ne hile etmezse, onun için, göklerde melekler teşbih ederler. Ye 
halâli ile oynasa, altmış kul âzâd etmekden hayrlıdır. Erinin rızkı¬ 
nı muhâfaza etse ve halâlinin akrabâsına merhamet eylese ve beş 
vakt nemâzım kılıp, orucunu tutsa, bin kerre Kâ’beye varmakdan 
efdaldir.) Fâtıma-i Zehrâ “radıyallahü anhâ”, bir avret halâlini in- 
citse, hâli nice olur, dedikde, (Bir avret, erine âsî olsa, Allahın 
la’neti onun üzerinde kalır, tâ ki eri ile halâllaşmayınca, kurtula¬ 
maz ve erinin döşeğinden kaçsa, cem? sevâbı gider ve erine karşı, 
büyüklense, Hak teâlâ, ona hışm eyler ve sen benim kâhyam mı¬ 
sın, dese ve senden ne gördüm dese, Allahü teâlâ, ona ni’metini 
harâm eyler. Erinin kanını dili ile yalasa, henüz erinin hakkını ye¬ 
rine getirmiş olmaz. Ye erinin izni ile açık saçık sokağa çıksa, eri¬ 
nin defter-i a’mâline, bin günâh yazılır, izn verdiği için) buyurdu, 
îznsiz çıkıp giden avretlerin hâli nice olur, bundan kıyâs eyle! 


-333 - 



Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurur: 

(Yâ Fâtıma! Allahü teâlâ, bir ehadin, bir ehade secde etmesini 
emr buyursa idi, ben de, avretin erine secde etmesini buyurur 
idim.) 

Hazret-i Âişe “radıyallahü anhâ”, (Resûlallaha, bana vasıyyet 
eyle!) dedim. Resûl-i ekrem buyurdu ki, (Yâ Âişe! Ben sana vasıy- 
yet ederim, sen de ümmetimin hâtûnlarına vasıyyet eyle! Yarın kı- 
yâmet gününde: Önce îmândan. İkincisi, abdestden ve nemâzdan. 
Üçüncüsü, eri hakkında, süâl olunur. Hangi erkek ki, avretinin ya¬ 
vuzluğuna sabr eylese, Hak teâlâ, ona Eyyûb Peygamber sevâbım 
vere. Bir avret dahî erinin yavuzluğuna sabr eylese, Âişe-i Sıddîka 
mertebesini bula.) 

Ve dahî, (Bir erkek, avretini dövse, kıyâmetde, ben onun 
da’vâcısı olurum) buyurdu. 

Kişi, üç yerde, hâtûnunu açık avucu veyâ düğümsüz bez ile döv¬ 
mek câizdir. Nemâzı ve guslü terk etdiğinden ve döşeğine gelme¬ 
diğinden ve iznsiz dışarıya çıkdığından ötürü. Sopa ile, yumruk ile, 
tekme ile, düğümlü bez ile döğmek ve başına, gövdesine vurmak 
hiç bir zemân câiz değildir. Şâir kabâhatlerde, hiç döğülmez. Bir¬ 
kaç tenbîh etmek gerekdir. Eğer islâh olmazsa bırakmak gerek, tâ 
ki, azâbda olmamak için. 

[(Şir’at-ül-islâm)da diyor ki, (Zevcesi huysuzluk edince, kabâ- 
hati kendinde aramalı. Ben iyi olsaydım, böyle yapmazdı demeli¬ 
dir. Sâliha olan zevce üstüne tekrâr evlenmemelidir. Nafakaların¬ 
da adâlet yapamıyacak olanın ikinci zevce alması câiz değildir. 
Adâlet yapacağını bilenin alması câiz ise de, almaması efdaldir. 
Câiz olan yerlere giderken baş örtüsü örtmesi ve bedenini iyi ört¬ 
mesi lâzımdır. Kadının koku sürünerek, zînetlerini göstererek so¬ 
kağa çıkması harâmdır. Sâliha kadın, dünyâ ni’metlerinin en kıy¬ 
metlisidir. Müslimâna şefkat göstermek, üzmemek, nâfile ibâdet¬ 
lerden dahâ sevâbdır.) (Rıyâd-un-nâsihîn)de diyor ki, (Nisâ sûresi¬ 
nin onsekizinci âyetinde meâlen, (Zevcelerinize iyi, yumuşak dav¬ 
ranınız!) buyuruldu. Hadîs-i şeriflerde, (Yâ Ebâ Bekr! Zevcesine 
gülerek, yumuşak söyleyene, köle âzâd etmek sevâbı verilir) ve 
(Fâsık erkekle evlenen kadına, Allah merhamet etmiyecekdir) ve 
(Şefâ’atime kavuşmak istiyen, kızını fâsıka vermesin!) ve (İnsanla¬ 
rın en iyisi, insanlara iyilik edendir. İnsanların en kötüsü, insanla¬ 
ra zarar veren [onları inciten] dir) ve (Bir müslimânı haksız olarak 
incitmek, Kâ’beyi yetmiş kerre yıkmakdan dahâ günâhdır) buyu¬ 
ruldu.) 


- 334 - 





(Dürr-ül-muhtâr)da diyor ki, (Müslimân erkeğin, sahîh nikâh 
ile evlenmiş olduğu zevcesinin nafakasını te’mîn etmesi farzdır. 
(Nafaka), yiyecek ve giyecek ve barınacak ev demekdir. Zevcesi¬ 
ni, kendi mülkü olan veyâ kirâ ile tutduğu evde oturtması lâzımdır. 
Zevce, evde erkeğin akrabâsından hiçbirinin bulunmamasını isti- 
yebilir. Zevç de, kadının yakınlarından hiçbirinin bulunmamasını 
istiyebilir. İkisi de bu hakka mâlikdir. Evin, sâlih müslimân kom¬ 
şular arasında olması [müezzinin kendi sesinin evden işitilmesi] l⬠
zımdır. Haftada bir kerre anasına babasına gitmesine mâni’ ola¬ 
maz. Onların haftada, bir kerre kızlarına gelmeleri de, iyi olur. İki¬ 
sinden biri hasta olursa ve bakacak kimseleri olmazsa, zevç râzı ol¬ 
masa bile, zevcenin gidip hizmet etmesi lâzımdır. Diğer mahrem 
akrabâsının senede bir gelmelerine veyâ zevcenin onlara gitmesi¬ 
ne mâni’ olamaz. Bunlardan başkalarına ve günâh olan yere git¬ 
melerine izn verirse, ikisi de günâha girer. Evinde veyâ dışarda, 
başkaları için ücret ile veyâ hayr için iş yapmasına ve mektebe, 
va’za gitmesine mâni’ olur. Kadının evde ev işleri ile meşgûl olma¬ 
sı, boş kalmaması lâzımdır. Avret yeri açık olanların bulunduğu 
hamamlara, [plajlara ve sporcuların oyunlarını seyr etmeğe gön¬ 
dermez. Bunları gösteren televizyonları evine sokmaz.] Süslene¬ 
rek ve yeni giyinerek sokağa çıkamaz.) Zevcesini, mahrem olan, 
ya’nî evlenmesi harâm olan akrabâsından başkasına, harâmdan sa¬ 
kınan müslimânların evine kendi götürebilirse de, kadın erkek ay¬ 
rı oturmalıdır. Kadının (Mahrem akrabâ)sı, onsekiz erkek olup 
şunlardır: Babası ve dedeleri, oğlu ve torunları, yalnız anadan ve¬ 
yâ yalnız babadan olsa bile kardeşi, erkek ve kız kardeşinin oğul¬ 
ları, amcası, dayısıdır. Bu yedi erkek, süt emmek sebebi ile ve zinâ 
sebebi ile de mahrem akrabâ olur. Dört erkek de, nikâh sebebi ile 
mahrem akrabâ olur. Bunlar: Kayınpeder ve bunun babaları, dâ- 
mâd, üvey baba ve üvey oğuldur. Bir adama çocuklarının gelinleri 
ve bir kadına çocuklarının dâmâdları mahremdir. Mahrem demek, 
nikâhla alması harâm demekdir. Meselâ, kızkardeş mahremdir. 
Herkese kardeşlerinin çocukları mahremdir. Kardeşlerin zevcele- 

5 5 5 

ri, amca ve dayı ve hala ve teyze çocukları ve zevceleri mahrem de¬ 
ğildir. Teyzenin çocukları ve zevci nâ-mahremdir. Zevcin, zevce¬ 
nin kardeşleri nâ-mahremdir. Eniştenin ve kayın birâderin mah¬ 
rem akrabâ olmadıkları, yabancı oldukları, (Ni’met-i islâm)da, 
haccın şartlarında yazılıdır. Zevcenin bu ikisine de açık görünme¬ 
si, yüzünden başka yerleri örtülü olsa bile, yalnız bir odada kalma¬ 
sı, birlikde sefere gitmeleri harâmdır. D âmâda kayın valdesinin 
anadan ve babadan olan anaları da mahremdirler. Bir kız, mahrem 
akrabâsı ile evlenemez. Yanında örtünmemeleri câiz olur. Yalnız 


-335 - 



bir odada bulunabilir, birlikde sefere gidebilir. Mahrem olmıyan 
akrabâsı eve gelince, zevcinin veyâ akrabâ kadınların yanında, yü¬ 
zünden başka her yeri örtülü olarak hoş geldiniz der. Kahve, çay 
gibi şeyler getirir. Fekat, yanlarına oturmaz. Müslimânların, âdet¬ 
lere, geleneklere değil, islâmiyyete, ilmihâl kitâblarına uymaları 
lâzımdır. Her müslimân, zevcesine ilmihâl öğretmeli, kendi bilmi¬ 
yorsa, sâliha hanım hocaya göndermelidir. îslâmiyyete uyan, ha¬ 
ramlardan sakınan hanım bulamazsa, Ehl-i sünnet âlimlerinin “ra- 
hime-hümullahü teâlâ” yazdığı doğru ilmihâl kitâbım zevcesi ile 
birlikde okuyup, ikisi de, dînini, îmânını, haramları, farzları iyi öğ¬ 
renmelidir. Mezhebsiz olan din adamlarının, sapıkların yazdıkları 
bozuk tefsîr ve din kitâblarım eve sokmamak, bunları okumamalı¬ 
dır. Dîni, ahlâkı bozucu yayınlar yapan radyoları, televizyonları da 
eve sokmamalıdır. Bunlar kötü arkadaşdan dahâ fenâdırlar. Zev¬ 
cenin ve çocukların dinlerini, ahlâklarını bozarlar. Zevcesi ve kız¬ 
ları, ev işleri ile uğraşmalı, tarlada, fabrikada, bankada, ticârethâ- 
nelerde ve memûrluklarda calısdırılmamalıdır. Kadının ve kızları- 

9 9 

nın para kazanması, babasının, kocasının san’atına, ticâretine yar¬ 
dım etmesi lâzım değildir. Bunları yapmak ve ev ihtiyâçlarını çar¬ 
şıdan, pazardan alıp getirmek erkeğin vazîfesidir. Kadın bunları 
yapmağa zorlanırsa, dîni, ahlâkı ve sıhhati bozulur. Her ikisinin 
dünyâları da, âhıretleri de harâb olur. Sonra, dizlerini düğerlerse 
de, fâidesi olmaz. Günâhdan, belâdan kurtulamazlar. îslâmiyyete 
uyan, dünyâda da, âhıretde de, râhata kavuşur. Kötü arkadaşların, 
münâfıkların güler yüzlerine, tatlı dillerine aldanmamak, ilmihâl 
kitâblarına uymalıdır. Kızlarını, çocuklarını da harâmlardan koru¬ 
malıdır. Oğullarını müslimân öğretmenlerin bulunduğu okullara 
göndermelidir. Kadının mağazalarda, dükkânlarda, fabrikalarda, 
hükümet işlerinde, erkekler arasında çalışmasına ihtiyâcı yokdur. 
Zevci yoksa veyâ hasta ise, kadının her ihtiyâcını mahrem akrabâ- 
sı temîn etmeğe mecbûrdur. Bu akrabâları fakîr ise, devletin bol 
ma’âş bağlaması lâzımdır. Allahü teâlâ, İslâm kadınının her ihtiy⬠
cını ayağına göndermekdedir. Geçim sıkıntısını erkeklere yükle - 
mekdedir. Çalışıp kazanmağa hiç ihtiyâcı olmadığı hâlde, mîrâs- 
dan erkeğin aldığının yarısını da kadına vermekdedir. Kadının va- 
zîfesi, ev içindeki işleri yapmakdır. Bu işlerin birincisi, çocuklarını 
terbiye etmesidir. Çocuğun ilk mürşidi anasıdır. Anasından din ve 
ahlâk ilmlerini öğrenen çocuk, dinsiz öğretmenlere, kötü arkadaş¬ 
lara ve İslâm düşmanı olan zındıkların yalanlarına aldanmaz. Ana¬ 
sı, babası gibi, hâlis bir müslimân olur. (Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebe- 
diyye) 84.cü ve sonraki baskılarının, 579.cu sahîfesine bakınız! İs¬ 
lâm düşmanlığı yapan münâfıklara (Zındık) denir.] 


- 336 - 



CENAZENİN, TEÇHİZ, TEKFİN VE 
TEDFİNİNE DÂİR 

Ve dahî, cenâze nemâzı, defn etmek, yıkamak, kefenlemek 
bunların cümlesi, farz-ı kifâyedir. 

Meyyiti yıkamak için, tenhâ bir yere konmuş olan mermer ve- 
yâ tahta teneşir üzerine sırt üstü yatırılır. Gömleği çıkarılır. Abdest 
aldırılır. Başından göbeğine kadar ılık su ile yıkanır. Sonra göbeği 
ile dizleri arası örtülüp yıkanır. Yıkayıcı, sağ eline eldiven giyer. 
Bu elini örtünün altına sokup, su dökerek yıkar. Örtünün altına 
bakmaz. Sonra sol tarafına çevirip, sağ tarafını, sonra sağ tarafına 
çevirip, sol tarafını eldivenli eli ile yıkar. Kefenin üç parçasından 
biri, teneşirin üzerine meyyitin altına serilir. Bu sergi, meyyit ile 
birlikde tabuta konur. 

Kefen üç nev’dir: Kefen-i farz, [Buna kefen-i zarûret de denir], 
kefen-i sünnet, kefen-i kifâye. 

Kefen-i sünnet, erlere üç ve avretlere beşdir. 

Kefen-i kifâye, erlere iki ve avretlere üçdür. 

(Bahr)de diyor ki, (Kadınların kefen-i kifâyesi, izâr, lifâfe ve 
himâr ya’nî baş örtüsüdür. Çünki, kadınlar hayâtda iken bu üçü 
ile örtünürler.) İzâr, o zemânda omuzdan veyâ tepeden ayakla¬ 
ra kadar bedene sarılan kumaş idi. Lifâfenin kamîs [antarî] ol¬ 
duğu İbni Âbidînde yazılıdır. Görülüyor ki, müslimân kadınları 
önceleri geniş manto ve baş örtüsü ile sokağa çıkardı. (Bahr)de 
ve (Dürr-ül-müntekâ)da diyor ki, (Zevcin zevcesine vermesi vâ- 
cib olan nafaka, ta’âm, kisve ve meskendir. Kisve, himâr ve mil- 
hafedir.) Milhafe, dış örtüdür. [Buna şimdi ferâce, manto veyâ 
saya denilmekdedir. Görülüyor ki, kadın elbisesi üç parçadır. 
Bunların arasında çarşaf yokdur. Çarşaf ile örtünmek sonradan 
âdet olmuşdur. Çarşaf ile örtünmek örf ve âdet olan yerlerde, 
çarşaf ile, manto âdet olan yerlerde geniş manto ve kalın başör¬ 
tüsü ile örtünmeleri câizdir. Örf ve âdetin dısma çıkmak, ce- 
mâ’atden ayrılmak olur. Fitneye sebeb olur. Fitneye sebeb ol¬ 
mak harâmdır.] 

Kefen-i farz, erlere ve avretlere bir parçadır. 

Kefen bezi bulunmayıp da, harîr ya’nî ipek bulunsa, erlere bir 
kat ve avretlere iki kat kifâyet eder. 

Ve dahî, cenâze nemâzında, imâmete evlâ olan, evvelâ, müs¬ 
limân ise, devlet reîsi, ondan sonra beldenin hâkimi, ondan son¬ 
ra, Cum’aya me’zûn olan hatîb efendi ve ondan sonra imâm-ı 
haydir. 


- 337 - 


İslâm Ahlâkı - F:22 







îmâm-ı hay denilen kimse, meyyitin hayâtında, kendisine 
hüsn-i zan etdiği, âlim müslimân kimsedir. Ve ondan sonra, mey¬ 
yitin velîsidir. Velîsi gelmeyince, zikr olunanlardan gayri bir kim¬ 
se kılmış olsa, velîsi muhayyerdir. Dilerse, iâde eder veyâ etmez. 
[Bunun tafsîli, (Se’âdet-i Ebediyye) adındaki ilmihâl kitâbında 
vardır.] 

Ve dahî, bir kimsenin cesedi ortasından biçilmiş olup, yalnız 
nısfı bulunsa, o yarımın nemâzı kılı nmaz. 

Bir ölü bulsalar ki, parça parça olmuş ve her parçası başka bir 
yerde olsa, onun dahî nemâzı kılınmaz. Fekat, o parçaları bir ara¬ 
ya getirseler, nemâzı kılınır. 

Bir cenâzeyi yıkasalar, bir yeri kuru kaldı deseler, eğer kefen¬ 
lenmedi ise, onu yıkarlar. Amma, kabrin yanma vardıkdan sonra, 
bunun abdest a’zâlarından bir yeri kuru kaldı deseler, o yerini yı¬ 
karlar ve nemâzım kılarlar. Kabre koyup, üzerini örtdükden sonra, 
haber verseler, o vakt onu kabrden çıkarmazlar. Yıkanmadan gö¬ 
mülen, üzerine toprak atılmamış ise, çıkarılıp yıkanır. 

Ve dahî, bir cenâzeye teyemmüm etdirseler, götürülürken su 
bulunsa, muhayyerdir. 

Bir beldede, birçok kimseler ölmüş olsa, hepsi için tek bir ne- 
mâz kılm ak câizdir. Tabiî, islâmiyyetin hükmü tatbik olunarak. L⬠
kin, evlâ olan, teker teker kılmakdır. 

Ve dahî, cenâze nemâzına, (Allahü teâlânın rızâsı için nemâza, 
er [veyâ hâtûn] kişi için düâya, uydum şu hâzır olan imâma) diye 
niyyet eyleye. 

Ve dahî, bir kimseyi, yol kesip soygunculuk ederken tutsalar, 
hâkimin ve velînin re’yi ile öldürseler yâhud bir kimseyi devlete 
olan isyânı sebebiyle, döğüşürken öldürseler veyâhud, bir kimse, 
kendi anasını veyâ babasını öldürse, bunların nemâzları kılı nmaz. 

Kendi kendisini öldürse ya’nî intihâr etse, onun nemâzı kılınır 
(Dürr-ül-muhtâr). 

Ve dahî, Ehl-i sünnet olanların, on alâmeti vardır: 

1- O kimse cemâ’ate müdâvemet eder. 

2- [İ’tikâdı veyâ fışkı, küfre varmayan] imâma uyar. 

3- Mest üzerine meshi câiz görür. 

4- Eshâb-ı kirâmdan “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” hiç bi¬ 
rine kötü söz söylemez. 

5- Devlete isyân etmez. 

6- Dinde [bigayr-i hakkın] mücâdele, münâkaşa etmez. 


- 338 - 





7- Dinde, şek etmez. 

8- Hayrı ve şerri, Allahü teâlâdan bilir. 

9- [İlhâdı belli olmadıkça] ehl-i kıbleyi tekfîr etmez. 

10- Dört halîfeyi şâir Eshâb üzerine tercîh eder. 

ÖLÜM HALLERİNE DÂİR 

Ey biçâreler, siz ölümden kaçarsınız. Filân öldü, ben dahî onun 
yanında bulunacak olursam, bana dahî, bulaşır dersiniz. Ve tâun, 
bulaşıcı hastalık filân mahalleye geldi diyerek, başka yere kaçarsı¬ 
nız. Bu i’tikâd dahî, harâmdır. Hastalık, Allahü teâlâ isterse bula¬ 
şır. 

Ey biçâreler, nereye kaçarsınız! Ölüm size va’d olunmuşdu. 
Ecel ileri gitmez! Hallâk-ı âlem size, eceliniz geldikde, göz açıp yu- 
muncaya kadar vakt vermez. Mukadderden ne ziyâde ve ne eksik 
olur. 

Hak teâlâ, emrini, her nerede hükm etdiyse, o kişi, malını ve 
evlâdını ve ayâlini, cümleten bırakıp, o mahalle gider. Ve toprağı 
olan memlekete varmayınca, canını almağa emr olunmaz. 

Herkes, eceli geldikde ölür. A’râf sûresi otuzüçüncü âyetinde 
meâlen, (Ecelleri geldiği zemân, onu az zemân ileri ve geri alamaz¬ 
lar) buyuruldu. 

Kişi doğmadan önce, ne kadar yaşayacağı takdîr edilmişdir. Ve 
kişi, ne yerde ölür ve tevbe ile mi ve tevbesiz mi ve hangi hastalık¬ 
lardan ve îmân ile mi, yoksa îmânsız mı gider, cümlesi levh-i mah- 
fûza yazılmışdır. Nitekim, Lokman sûresi son âyetinde buna işâret 
vardır. 

Hallâk-ı âlem ölümü yaratdı. Sonra diriliği yaratdı. Sonra rızkı¬ 
mızı yaratdı ve levh’e yazdı. 

îmdi, Hak teâlâ, sizin günde ne kadar nefes alıp verdiğinizi bi¬ 
licidir. Ve levh’e yazmışdır. Melekler, gözetirler, vakti gelince, me- 
lek-ül-mevte haber verirler. 

Ve eğer hayâtında, Kur’ân-ı kerîm ile sâbit olan sözleri, inanıp 
tutmuş isen, se’âdet ile gidersin! Cümle şeyleri, Allahü teâlâdan bil! 
Vefât edenin ardınca, feryâd etme! Bunlar gibi şeyler, îmânsız git¬ 
meğe sebebdir. Neûzübillah. Günâh ve hatâ vâki’ olursa, tevbe-i 
nasûh etmelidir. 

Hak sübhânehü ve teâlâ, Azrâîl “aleyhisselâm”a buyurur: (Dost¬ 
larımın canını, âsân al, düşmanlarımın canını güç al!) El-ıyâz-ü bil- 
lah, eğer âsî olursa! 

Kıyâmetin bir gününün mikdârı bin yılca ola veyâ ellibin yıl- 

-339- 




ca ola. Bu husûsda, tefsîr çokdur. Secde sûresinin beşinci ve 
Me’âric sûresinin dördüncü âyetlerinden anlaşılmakladır. 

Ba’dehu, melekler, âsînin canını azâb ile alırlar. Dil ile vasf 
olunamaz. Bizi yokdan var eden Allaha sığındık. Ba’zı meyyit, dö¬ 
şeğinde, yay gibi, o yana bu yana döner. Nitekim, Allahü teâlâ 
Vennâziâti sûresinde buyurur. O melekler azâblar edip, birbirine 
söyleşirler. Cebrâîl “aleyhisselâm” o meleklere der ki, (Merhamet 
etmeyin!) Münâfıkların canı, burnunun ucuna gelir. Yine koyuve¬ 
rirler. Her a’zâsım,öyle sıkarlar ki, gözlerinin nûru dökülür. Me¬ 
lekler, diyeler ki: (Sen Cennetlik değilsin! Hallâk-ı Cihân, sana ga- 
dab etdi! Sana inâyet yokdur! Sen diri iken işlediklerini unutdun 
mu? Ey yaramaz kişi! Sana şol azâb hâzırlandı ki, münâfıklar ve 
kâfirler azâbıdır. Zîrâ, sende nemâz yok, zekât yok, sadaka yok, 
fakirlere merhamet yok idi. Harâmdan sakınmazdın, bütün işlerin 
fesâd idi. Gîbet ederdin, yine de Allah kerîmdir derdin, işte azâb 
dahî, elîmdir.) Pes, Hak sübhânehü ve teâlâ hazretlerinden hitâb 
gele ki: (Şol münâfıklar, bir gün dahî ölümlerini hâtırlamadılar. 
Mütekebbir olurlardı. Farz, sünnet, vâcibi tutucu değillerdi. Şim¬ 
di benim azâbımı görsünler!) Yine zebânîler, tırnaklarının dibin¬ 
den yapışıp, canını göğsünün damarlarından çıkarırlar ve hulkû- 
ma götürüp, yine koyuverirler. Yine hitâb gele ki, (Âlimler size 
bildirmedi mi? Kitâbımızı okumadınız mı? Gafil olmayın, şeytâna 
uymayın, demedi mi? Her şeyi, Allahdan bilin demedi mi?) Dün¬ 
yâ cîfesine harîs olmayın! Allahü teâlânın verdiğine kanâ’at edin, 
fakîr kullarına merhamet edin, miskinleri ta’âmlandırın! Allahü 
teâlâ, şol pâdişâhdır ki, sizi yaratdı ve üzerine aldı ki, besleye ve 
sana Ondan bir belâ gelse yine Ona çağırasın, yalvarasın ve der- 
mânı Ondan dileyesin. Ben hekimlere akça verdim ve iyi oldum 
deme! Allahü teâlânın inâyetinden bil! O senin malım dediğin, sa¬ 
na emânetdir. Ondan, sizin derdinize dermân yokdur. Halâl ise, 
hesâbım vermeğe memûrsunuz. Dahî, Hak sübhânehü ve teâlâ, ne 
kadar takdîr etdiyse, alırsın, ne maldan ve ne evlâddan ve ne dost- 
dan, her ne kadar feryâd etsen ve hangi sahrâya kaçsan, kurtula¬ 
mazsın. Ancak, toprağın nerede ise, o yere defn olunursun. Ecelin 
gelmedikçe, sana kimseden ziyân gelmez. Yalnız tehlükeden ko¬ 
runmakla ve derdlere devâ olan sebeblere yapışmakla emr olun¬ 
dun. 

Ve ne zemân Hak teâlâ, size sağlık gibi, mal gibi, evlâd gibi 
ni’met verse, sevinip Elhamdü-lillah, bizim Rabbimiz bize ikrâm 
eyledi dersiniz. Ne vakt Allahü teâlâ size musîbet verse, ya’nî size 
bir belâ verse, gam çekersiniz, sabr etmezsiniz, şükr etmeği unutur¬ 
sunuz. 


- 340 - 




Hak teâlâdan hitâb gele ki: (Yâ meleklerim! Onu tutun!) 
Melekler, onun canını cemf kılları dibinden alıp, yine koyuve¬ 
rirler. Hak teâlânın azâb etdiğini, kimse halâs etmeğe kâdir de¬ 
ğildir. 

O ölüm döşeğinde yatan kimse, bu azâbı görüp, ah, ah, keşki 
dünyâda iken amelimi îfâ ve edâ edeydim de, bugün, bu siyâseti 
çekmeseydim der. Yine, o hastayı bekleyen kişilere, hitâb gele ki: 
(Ey benim mütekebbir kullarım! İşte bu dostunuzu, mal harcayıp 
kurtarınız! Dünyâda benden gelen belâya sabr etmezsiniz, benden 
şikâyet edersiniz. İşte bu kul, azâbda ve canı hulkûma geldi. Benim 
kudretimden!) Melekler bu nidâyı işitip, (Ey Rabbimiz! Senin azâ- 
bın hakdır) deyip secdeye kapanalar. Hak teâlâ bunları, Kur’ân-ı 
kerîmde haber vermekdedir. Sonra, yine meleklere, tutun diye ni- 
dâ gelir. Öyle tutalar ki, her yerinin, bir kılının dibi dahî boş kal¬ 
maya. Melekler bir uğurdan haykırıp: (Ey Allahın âsî kulunun ca¬ 
nı, gel çık teninden. Bugün o gündür ki, sana azâb ola. Allahü te¬ 
âlâdan gayriye muhabbet eylediğinden ötürü, mütekebbir olup, fa¬ 
kirlere selâm vermezdin, harâm olan şeyleri yapardın, bâtılı hak 
görürdün ve hakkı bâtıl görürdün) diyeler. Bunlar Kur’ân-ı kerîm¬ 
de haber verilmekdedir. 

Sonra o kişi, meleklere diye ki, bir dem aman verin, aklımı ba¬ 
şıma devşireyim, deyince, göre ki, melek-ül-mevt başı ucunda dur- 
makda. Onu görünce, bu azâbları unutup, titremeğe başlaya. Me- 
lek-ül-mevti gördükde, deye ki, bunca melekler azâb ederken, sen 
kimsin ve neye geldin? Ondan sonra ölüm, bir heybetli âvâz ile, ça¬ 
ğırıp deye ki: Ben, şol ölümüm ki, seni dünyâ yüzünden çıkarsam 
gerek. Ve evlâdlarım yetîm kılsam gerek ve dünyâda sevmediğin 
akrabâna malını mîrâs etsem gerek. 

Ölümden bu sözleri işitince titreyip, yüzünü öte beri çevire. Zî- 
râ, alâmeti budur ve hadîs-i Buhârîde, Resûl-i ekrem “sallallahü 
teâlâ aleyhi ve sellem”, (Melekleri işitince, yüzünü duvara çevirir, 
önünde ölümü ayakda görür) buyurur. 

Her ne tarafa dönerse, ölümü o tarafda göre ve yine arkası üze¬ 
rine döne. 

Melek-ül-mevt bir şiddetli âvâz ile çağırıp, deye ki, ben o ulu 
meleğim ki, babanın ve ananın canlarını aldım, sen o vakt, orada 
hâzır idin ne fâiden oldu? İşte, cümle dostların bakarlar, ne fâide? 
Dahî, ben şol ulu meleğim ki, öldürdüğüm senden evvelkilerin 
kuvvetleri senden ziyâde idi. 

Bu yatan kişi, meleklerle bu kadar söyleşdikde, azâb melek¬ 
leri çekilip giderler. Azrâîl “aleyhisselâm’’ı heybet ile gördükde, 


- 341 - 






o sâat aklı zâil olur. 

Azrâîl “aleyhisselâm” süâl ede ki, dünyâyı nice gördün? Deye 
ki, dünyânın mekrine aldandım da, bu hâle geldim. 

Ve Hallâk-ı cihân, dünyâyı bir kadın şekline koya, gözleri gök 
ve dişleri öküz boynuzu gibi, bir kabîh kokuyla gelip, göğsünün 
üzerine otura. 

Sonra, o kişinin malını karşısına getirirler. Kahr ile, harâm ve 
halâl demeyip kazandığı malı, gözünün önünde vârislerine verir¬ 
ler. 

Ve ondan sonra o mal kendi sâhibine, (Ey âsî! Beni kazandın, 
nâhak yere harcadın, sadaka, zekât vermedin. Şimdi ise, senden 
çıkdım, senin istemediğin kimselerin eline girdim, senden minnet- 
siz aldılar) der. 

Bu hâl içindeyken, susayarak ve yüreği yanıp tutuşarak, dört 
yanma bakar. 

Sonra, bu hâldeyken, şeytân fırsat bulup, îmânını almak için, 
başının ucuna gelir. O merdûd elinde bir kadeh tutar. İçinde, buz¬ 
lu su, hastanın başının ucunda o kadehi çalkalar. Onu görür ve işi¬ 
tir. O mahalde ve o ânda, fakır ve zenginin hâli belli olur. 

Eğer se’âdetsiz ise, getir şu sudan içeyim der. O mel’ûnun ca¬ 
nına minnet olur. Der ki, -hâşâ- âlemlerin yaratıcısı yokdur, de! 
Eğer şakı ise, dediği gibi söyler ve -el-ıyâz-ü billah- îmânı gider. 
Lâkin, her şeyde, yine hikmet Hüdânındır ki, o hâlde olan hasta¬ 
nın yanında su bulundurmak gerek. Ve sıkça ağzı açıp, su vermek 
lâzımdır. 

Eğer, hidâyet erişir ise, şeytâna la’net edip red eder. 

Va’desi temâm oldukda -Eğer mü’min ise- emr olunur. Azrâîl 
“aleyhisselâm” canını alır. Üçyüzaltmış melek, o canı Azrâîl “aley- 
hisselâm”ın elinden alıp, cümle yârânı ve dostları sûretine girip, 
Cennet hüllelerini giydirip, rûhunu Cennet serâyına ileteler ve yi¬ 
ne -derhal- meyyitin yanma getireler. 

Ve eğer, îmânsız gitdiyse, üçyüzaltmış siccîn melekleri, Cehen¬ 
nemden, katrandan dahâ kara zakkum yaprağı getirip, o îmânsız 
çıkan rûhunu, ona sarıp, derhal Cehenneme iletip ve yerini göste¬ 
rip, yine yanma getirirler. 

Ve dahî, bir kişi bâliğ olup, dünyâda ne kadar yaşarsa ve isyân¬ 
da bulunup, tevbesiz giderse -neûzü billah- bu ukûbetleri görür ve 
kıyâmetde rüsvâ olur ve onun gideceği yer dahî, Cehennemdir. 
Meğer Allahü teâlâdan hidâyet erişe yâhud şefâ’at-i Muhammedî 
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” yetişe. 


- 342 - 




MA’SUMLARIN OLUMUNE DAİR 

Bir müslimânın çocuğu ki, hasta ola ve ölüm döşeğine gire, 
Makâm-ı illiyyîn, ya’nî Cennet, onun makâmıdır. Oradan, üçyü- 
zaltmış melek gele, saf saf olup, o ma’sûmun karşısında duralar 
ve (Yâ ma’sûm! Müjdeler olsun sana, bugün o gündür ki, geçmiş 
olan, analarını ve dedelerini ve cümle komşularını, Hak teâlâdan 
dileyesin) deyip, yüz melek, basma bir şefâ’at tacı giydirip ve yüz 
melek dahî aşk tâcı giydirip ve yüz melek dahî, gayret ve kuvvet 
gömleğini giydirip, altmış melek dahî, gözünün perdesini ve hicâ- 
bini kaldıralar. Cümle hicâblar kalkdığı gibi, tâ hazret-i Adem¬ 
den beri, geçmiş mü’minlerin âbâ ve ecdâdlarım göre. Onların 
ba’zısı için azâb hâzırlanmış. Bunların, işbu hâllerini görünce ağ¬ 
laya ve hay kıra ve titreye. Ve bunu bilmeyenler can çekişir sanır¬ 
lar. 

Sonra, can alıcı melekler gelip, göreler ki, şefâ’at tâcını ve 
gömleğini giymiş ve gözünün perdesi kalkmış, canını almağa kuv¬ 
vetleri yetmeye ve (Yâ ma’sûm! Hallâk-ı âlem sana selâm söyle¬ 
di ve buyurdu ki, ben onu yaratdım, yine bana gelsin. Zîrâ o rûh 
emânetini ben verdim, yine bana versin. Onun mükâbelesinde 
ona Cennet ve dîdâr vereyim. Eğer inanmazsan yüzünü çevirip, 
göklerden tarafa nazar eyle, görürsün) dediklerinde, o ma’sûm 
dahî, nazar edip, melekleri ve Allahü teâlânın cemâlini müşâhe- 
de eyleye. Sevinçden cûşa gelip titreye ve kükreye ve kızara. Sıç¬ 
rayıp, döşeğinde can vermeye atıla. Yine o azâb içindeki ecdâdla- 
rı gözüne erişe, yine canını vermeye. Ve melekler diyeler ki, (Yâ 
ma’sûm! Niçin canını vermezsin?) O ma’sûm diye ki, (Ey melek¬ 
ler! Allahü teâlâya ricâ edin, akrabâ ve ecdâdımı bana bağışla¬ 
sın.) Melekler diyeler ki, (Yâ Rabbî! Bu ma’sûm ile bizim hâlimiz 
sana ma’lûmdur.) Hazret-i Allah “celle şânühu” hitâb ede ki, (İz- 
zim hakkı için bağışladım.) Yine melekler, (Yâ ma’sûm! Muştu¬ 
luk olsun sana! Hak teâlâ, îmânı olanların günâhlarını bağışladı 
ve cümle ricâlarım kabûl eyledi) dediklerinde, ma’sûm dahî şâd 
olup, bu hâlde iken, Hak teâlâ, Cennetden iki hûrî gönderip, 
onun anası ve babası sûretinde gelip, kollarını açarak diyeler ki, 
(Ey bizim oğlumuz, yâhud kızımız! Bizimle gel, biz Cennetde 
sensiz olamayız.) Cennet elmalarından bir elma çıkarıp, ma’sû¬ 
mun eline vereler, al diyeler. O ma’sûm, elmayı koklarken haz¬ 
ret-i Azrâîl “aleyhisselâm”, kendi gibi, bir güzel ma’sûm olup, fil- 
hâl canını [rûhunu] ala. 

Bir rivâyetde, elmayı koklarken, canı elmaya yapışa ve melek- 

- 343 - 






ül-mevt, ma’sûmun canını elmadan ala. Bu rivâyetlerin ikisi de câ- 
izdir. 

Sonra melek-ül-mevt, o canı alıp, gökleri seyr etdirip, Cennete 
götürürler. Orada, yeşil zebercedden bir sahrâ vardır. Ma’sûm ora¬ 
ya geldikde, (Beni buraya neden getirdiniz) der. Melekler: (Yâ 
ma’sûm! Kıyâmet yeri vardır. Çok sıcakdır. işbu sahrâda, yetmiş- 
bin rahmet pınarı vardır. Hazret-i Resûl-i ekremin “aleyhisselâm” 
havzının başında durup, nûrdan bardakları görünüz! Atanız ve 
ananız kıyâmet yerine geldiklerinde, bu bardakları su ile doldurup, 
onlara verirsiniz ve onları tutup salıvermeyesiniz ki, Cehennem yo¬ 
luna gitmeyeler ve azâb ve ikâb görmeyeler. Zîrâ, sizin düânız, 
Hak teâlâ katında makbûldür. Ve Cum’a geceleri, yer yüzüne ine¬ 
siniz. O vakt Allahü teâlânın selâmını, ümmet-i Muhammed “sal- 
lallahü teâlâ aleyhi ve sellem” üzerine ulaşdırasınız. Ve onların 
üzerine nûr veresiniz ve onların şükrleri berâtini Hak teâlâya gö¬ 
türesiniz) diye tenbîh ederler. 

Ma’sûmların canlarına, bu makamları seyr etdirip, tezce yine 
getirip meyyitin başının ucuna koyarlar. Tâ nemâzı kılınıp, kabre 
girip, soru ve hisâbı oluncaya kadar, o can, kabr üzere durur. Eğer, 
babası ve anası tevbesiz ölürlerse, kıyâmetde oğlu ile onların ara¬ 
sında bir perde ola. O ma’sûm onları arayıp bulmaya, birbirlerine 
hasret kalalar. İşte mü’minlerin bâliğ olmayan çocuklarının hâli 
böylecedir. 

MÜSLİMÂN KADINLARIN 
ÖLÜMÜNE DÂİR 

Şimdi, o avret ki, lohusa veyâ hâmile veyâ tâûn yâhud iç ağrı¬ 
sından veyâ bunlardan hiç birisi olmasa, ancak yabancı erkekle¬ 
re açık saçık görünmese ve kendisinden zevci hoşnud olsa, o h⬠
tûna, ölürken Cennet melekleri gelip, karşısında, saf saf dururlar 
ve ona izzet ve ikrâm ile selâm verirler ve (Allahü teâlânın sev¬ 
gili, şehîd câriyesi gel çık, ne eylersin dünyâ serâyında? Senden 
Allahü teâlâ râzı oldu ve senin bu hastalığını behâne edip, gün⬠
hını bağışladı, sana Cennet ihsân etdi, gel emânetini teslîm et!) 
derler. O hâtûn, bu mertebeyi görüp, rûhunu vermek istedikde, 
etrâfına bakıp (Benim ile dostluk edenleri, yargılayıp rahmet et¬ 
sin, sonra teslîm edeyim) dedikde, melekler dahî, ricâsım ce- 
nâb-ı Hakka arz edeler. Bunun üzerine, hitâb-ı izzet gelip, (İzze¬ 
tim hakkı için, kulumun cümle düâsını müstecâb kıldım) buyu¬ 
rulur. Melekler dahî, muştuluk eyleyeler. Sonra, melek-ül-mevt, 


- 344 - 





yüzyirmi rahmet melekleriyle geleler. Yüzlerinin nûru Arşa çık¬ 
mış, başları tâclı ve arkalarında, nûrdan hülleler ve ayaklarında al¬ 
tın na’lınlar ve yeşil kanadları bulunur. Ellerinde, Cennet yemişle¬ 
ri, kokuları misk gibi gelip, izzet ve ikrâm ile selâm verirler ve 
(Hallâk-ı âlem, sana selâm eyler ve Cennet verip, habîbi Muham- 

yy 

med “aleyhisselâm”a komşu eyler ve hazret-i Aişeye musâhib ey¬ 
ler) derler. 

Bu îmânlı kadın, bu kelâmları işitip ve gözünün perdesi açılıp, 
ehl-i îmân hâtûnlarını göre ve günâhkâr olup, azâb olunanları gö¬ 
re ve (Onların günâhlarını bağışla Rabbim!) diye, niyâzda buluna. 
Cenâb-ı izzetden, bir hitâb gele ki, (Yâ câriyem! Cümle murâdını 
hâsıl eyledim, ver emânetini, Habîbimin hâtunu ve kızı sana mun- 
tazırdırlar.) Hemen bu hitâbı işitince, canı titreye ve ayakları atıla 
ve terler döke ve can vermek üzere iken, iki melek gele. Ellerinde 
ateşden bir çomak, sağ yanında biri, sol yanında biri dura ve şey¬ 
tân aleyhil-la’ne koşup gele ve gerçi bundan bize fâide yok ammâ, 
hele bir göreyim deyip eline bir cevâhir çanak içinde buzlu su, bu 
sûretle gelip, suyu göstere. O melekler, o habîsi görünce, ellerin¬ 
deki çomaklarla vurarak, elindeki çanağı kırıp, kendisini kovalar. 
O müslimân hâtûn bunu görüp güle. Sonra, o hûrî kızları, ona ce¬ 
vâhir kâse ile kevser serâbı vereler, ice. Cennet serâbmm lezzetin- 
den canı sıçrayıp kadehe yapışa ve melek-ül-mevt canını o kadeh- 
den ala. Melekler, çağırışıp, (İnnâ lillahi ve innâ ileyhi râci’ûn) di¬ 
yeler. Ve canı alıp gökleri seyr etdirip, Cennete götüreler ve ora¬ 
daki makâmmı gösterip, derhâl yine, meyyitin başı ucuna gebre¬ 
ler. 

Ne zemân ki, esvâbım çıkaralar ve saçını çözeler, rûhu hemen 
cesedinin başı ucuna gelip, der ki: (Ey yıkayıcı! Âheste âheste tut! 
Zîrâ, Azrâîl pençesinden can yarası yemişdir. Ve tenim gâyet zah¬ 
met çekmişdir ve sarsılmışdır.) Teneşire geldikde, yine gelip diye 
ki: (Suyu çok sıcak etme! Tenim pek za’îfdir. Tez beni elinizden 
halâs eyleyin ki, râhat olayım.) Yıkayıp kefene sarılınca, bir mik- 
dâr dura, yine çağıra ve diye ki: (Bu cihânı son görüşümdür. Hısm 
ve akrabâlarımı göreyim ve onlar da beni görsünler ve ibret alsın¬ 
lar. Onlar da yakında benim gibi öleceklerinden, ardımdan feryâd 
etmesinler. Beni unutmayıp, Kur’ân-ı kerîm okuyarak, dâimâ an¬ 
sınlar. Benim mîrâsım için, aralarında çekişmesinler. Tâ ki, kabrde 
azâb görmiyeyim. Cum’alarda ve bayramlarda da beni hâtırlasın- 
lar.) 

Sonra, musallâ üzerine konuldukda, can yine çağırarak, (Râ- 

- 345 - 





hat kalın, ey benim oğlum ve kızım, anam ve babam! Bunun gibi 
firâk günü yokdur. Hasretlik, görüşmemiz kıyâmete kaldı. Elvedâ 
olsun sizlere, ey ardımca göz yaşı dökenler!) der. 

Nemâzı kılınıp, omuza alındıkda, yine çağıra ve diye ki, (Beni 
yavaş yavaş götürün! Eğer kasdınız sevâb ise, bana zahmet verme¬ 
yin! Sizden Allahü teâlâya hoşnudluk götüreyim!) 

Kabr kenârına konuldukda, yine çağırır ve der ki: (Görün be¬ 
nim hâlimi de, ibret alın! Şimdi beni, karanlık yere koyup gidersi¬ 
niz. Ben amelimle kalırım. Bu demleri görüp, vefâsız, yalancı dün¬ 
yânın mekrine aldanmayınız!) 

Kabrine koydukları zemân, can, başının ucuna gelir. Zinhâr, 
bir meyyiti, telkînsiz birakmayalar. [Defnden sonra sâlih bir kim¬ 
senin (Telkîn) vermesi sünnetdir. Vehhâbîler, telkîn vermenin 
sünnet olduğuna inanmıyorlar. Bid’atdır diyorlar. Ölü işitmez, du¬ 
yamaz, diyorlar. Ehl-i sünnet âlimleri “rahime-hümullahü teâlâ” 
çeşidli kitâblar yazarak telkîn vermenin sünnet olduğunu isbât et- 
diler. Bu kıymetli kitâblardan biri Mustafâ bin Îbrâhîm Siyâmî 
“rahime-hullahü teâlâ” hazretlerinin (Nûr-ul-yakîn fı-mebhas-it- 
telkîn) kitâbıdır. Burada, Taberânînin ve ibni Mendenin haber 
verdikleri hadîs-i şerîf yazılıdır. Bu hadîs-i şerîfde telkîn verilmesi 
emr olunmakdadır. (Nûr-ul-yakîn) kitâbı, binüçyüzkırkbeş (1345) 
senesinde Siyamda, Bankong şehrinde yazılmış, 1396 [m. 1976] se¬ 
nesinde, îstanbulda, ikinci baskısı yapılmışdır.] Allahü teâlânın 
emriyle, meyyit, kabrde uykudan uyanır gibi, uyana ve göre ki, bir 
karanlık yerdedir. Hizmetçisine ve câriyesine veyâ kendisine dâi- 
mâ yardımda bulunan kimseye seslenip, (Bana mum getirin!) der. 
Asla ses ve sadâ gelmez. Kabr yarılıp, iki süâl meleği [Münker ve 
Nekîr] zuhûr eder. Bunların ağızlarından yalın ateşler ve burunla¬ 
rından, siyâh dumanlar çıkmakda ola. Bu hâlde, ona yakın gelip 
diyeler: (Men rabbüke ve mâ dînüke, ve men nebiyyüke), ya’nî 
Rabbin kimdir ve dînin hangi dindir ve Peygamberin kimdir? 
Bunlara doğru cevâb verirse, o melekler, onu Hak teâlânın, ona 
rahmetiyle tebşîr edip giderler. Hemen o ânda kabrin sağ tarafın¬ 
dan bir pencere açılır ve bir ay yüzlü kişi çıkıp, yanma gelir. Bu 
îmânlı hâtûn ona bakıp şâd olur. (Sen kimsin?) diye süâl eder. 
(Ben senin, dünyâda, sabrından ve şükründen yaratıldım. Kıyâ- 
mete değin, sana yoldaş olurum) diye cevâb verir. 

Haramları istemekden kesilmedikçe nefs, 

Kaibı, İlâhî nârlara ayna olamaz hiç! 


- 346 - 




MAZLUM, SABRLI VE GARIB 
OLANLARIN ÖLÜMÜNE DÂİR, ŞEHÎDLER 

Bunların ölümleri birdir. Birini diyelim, diğeri dahî ona benzer. 

Garîb dahî, iki dürlüdür: Biri, uzak iklimde kalıp yanında akra- 
bâsı ve âşinâsı bulunmaya. Biri dahî, mekânında fakîr ola. Kimse, 
tenezzül edip, onun yanma varmaz ola. Böyle mü’minler dahî, ga- 
rîbdir ve ölürse şehîddir. Birisi, altmış yaşını geçe ve beş vakt ne- 
mâzını terk etmeye. Bu dahî şehîddir. [Harâm işlemesi ölümüne 
sebeb olan, meselâ, içki içerek zehrlenen, şehîd olmaz. Fekat, ha¬ 
râm işlerken başka sebeb ile ölürse, meselâ, binâ çökerek ölürse, 
şehîd olur. Kadınların, kızların yüzlerinden ve avuç içlerinden baş¬ 
ka her yerleri avret mahallidir. Örtünmeleri farzdır. Ehemmiyyet 
vermiyen kâfir olur. Başı, saçı, kolu, bacağı açık olarak sokağa çık¬ 
mayan kadınlar, kızlar da şehîddir. Allahü teâlânın emrlerine ve 
yasaklarına (Ahkâm-ı islâmiyye) denir. Ahkâm-ı islâmiyyeyi öğre¬ 
nen ve çocuklarına öğreten ana, baba da şehîddir.] îmânı ve nemâ- 
zı olmazsa, şehîd olmazlar. Ve kâfir elinde esîr olduğu hâlde ölen 
müslimân dahî şehîddir. Zulm, işkence yapılarak öldürülen kâfir 
şehîd olmaz. Kâfir olarak ölen, aslâ Cennete girmez. 

Bu kişiler, ne zemân ölüm yasdığına başlarını koyalar, gökler 
kapısı açılır ve yere o kadar melâike iner ki, hesâbım, ancak Mev¬ 
lâ bilir. Bunların ellerinde, nûrdan tâc ve hülleler ola. O kişinin ca¬ 
nını, izzet ile da’vet edeler. Nitekim Hak teâlâ, bu hâli, Fecr sûre¬ 
sinin sonunda beyân buyuruyor. 

Bir şehîd dahî budur ki, yüzünü dergâh-ı izzete tutup, (Ey be¬ 
nim ma’budum! Ne ki, ömrüm olsa, bir şeye ümmîd bağlamadım, 
illâ hazretine. Ve dahî, kimseye boyun eğmedim. Dünyâ mekrine, 
din düşmanlarına aldanmadım. Yâ Rabbî! Şimdiki hâlde, senden 
ümmîdim budur ki, cemî’ ümmet-i Muhammedi “sallallahü teâlâ 
aleyhi ve sellem” afv ve mağfiret edesin) diye düâ ve niyâz ede. Bu 
dahî şehîddir. 

O hâs melekler, o hüllelere saralar. O ânda Hakdan nidâ gele 
ki: (Cennete götürün! Zîrâ, dünyâda, cümleden ziyâde nemâz kı¬ 
lardı ve müsâfiri sever, suçları bağışlar idi ve istigfâr eder idi. Ve 
beni çok zikr ederdi. Avret mahalli açık olarak sokağa çıkmazdı. 
Kendini harâmlardan pâk ederdi. Ve Peygamberlere ve islâmiyye- 
te mutî’ idi.) 

Şimdi, o iki melekler ki, insanın iki omuzunda, dünyâda, hayr 
ve şer olarak, işlediklerini yazarlar, onlar diye ki: (Yâ Rabbî! Bi¬ 
zi dünyâda bu kuluna müvekkel eyledin. Şimdiki demde, izn ver 


- 347 - 





bu kulunun canı ile göklere çıkalım.) Hitâb-ı izzet vârid ola ki: (Siz 
onun kabrinin yanında durun, tesbîh ve tekbîr edip, bana secdede 
bulunun ve sevâbını o kuluma bağışlayın.) Onlar dahî, kıyâmete 
değin, zikr ve tesbîh edip, sevâbını, o kulun defterine yazarlar. 

[TENBÎH: Mısrdaki münâfıklar, ısyân ederek, halîfe Osmân 
“radıyallahü anh”ı öldürmek için, Medîneye geldiler. Medînedeki- 
ler de yalan ve iftirâlarla bunları destekledi. Medînedeki müsli- 
mânlar, halîfeye yardım etmedi diyerek, Eshâb-ı kirâmı kötüledi¬ 
ler. Hâlbuki, halîfe Cennetdeki şehîdlerin yüksek derecelerine de 
kavuşmak istiyordu ve bunun için düâ ediyordu. Kendisine yardı¬ 
ma gelenlere mâni’ oldu. Bunları geri çevirdi. Bundan istifâde 
eden âsîler, halîfeyi kolayca şehîd etdi. Böylece, düâsı kabûl oldu. 
Murâdına kavuşdu. Şehîdler ölürken hiç acı duymaz. Cennetde ve¬ 
rilecek olan ni’metler, lezzetler kendilerine gösterilip, bunların 
zevkleri içinde, rûhlarım meleklere seve seve teslîm ederler.] 

KAFİRLERİN ÖLÜMÜNE DÂİR 

Bir kâfir, bir mürted, islâmiyyeti beğenmiyen, Kur’ân-ı kerîme 
çöl kanûnu diyen, insanların en üstünü, en şereflisi, Peygamberle¬ 
rin efendisi Muhammed “aleyhisselâm”a (hâşâ) deve çobanı diye¬ 
cek kadar ilm ve ahlâk yoksunu olan, beşeriyyete huzûr, se’âdet 
sağlayıcı, ilm, ahlâk, temizlik, sıhhat, adâlet kaynağı, medeniyyete 
ışık saçan islâmiyyeti, rûhsuz, bir leş kutusu olan habîs kafası ile 
bağdaşdıramıyarak, dinlere lüzûm yokdur diyecek kadar aşağıla- 
şan, yularını nefsinin eline kapdırmış bir ahmak öleceği zemân, gö¬ 
zünden perde kaldırılır. Cennet kendisine gösterilir. Güzel bir me¬ 
lek ona: (Ey kâfir! Müslimânlara gerici, şehvetleri peşinde koşanla- 
ra, ahlâk prensiblerini çiğneyenlere, aydın, ilerici diyen alçak! Yan¬ 
lış yolda idin. Hak olan İslâm dînini beğenmezdin. Muhammed 
“aleyhisselâm”ın Allahü teâlâdan getirdiği bilgilere inanan, saygı 
gösteren bu Cennete gidecekdir) der. Cennetdeki ni’metleri görür. 
Cennet hûrîleri de: (îmân edenler, Allahü teâlânın azâbından kur¬ 
tulurlar) derler. Birâz sonra şeytân, bir papas şeklinde görünür. (Ey 
filân oğlu filân! O gelenler yalan söyledi. O gördüğün ni’metler hep 
senin olacakdır) der. Sonra Cehennem gösterilir. Ateşden dağları, 
katırlar gibi akrepleri, çıyanları vardır. Hadîs-i şerîflerde bildirilen 
azâbları görür. Cehennemdeki Zebânî denilen azâb melekleri, 
ateşden çomakla vururlar. Ağızlarından alevler çıkar. Boyları mi- 
nâre gibi, dişleri öküz boynuzu gibidir. Gök gürültüsü gibi seslenir¬ 
ler. Kâfir bunların sesinden titreyip, yüzünü şeytâna çevirir. Şeytân 
korkusundan dayanamayıp, kaçar. Melekler yakalayıp şeytânı ye¬ 
re vururlar. Bu kâfire gelip: (Ey İslâm düşmanı! Dünyâda Resûlul- 


- 348 - 





laha “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” inanmadın. Şimdi de me¬ 
leklere inanmadın, mel’ûn şeytâna yine aldandın) derler. Boynuna 
ateşden zincirler takıp, ayaklarını başından aşırıp^sağ elini sol böğ¬ 
rüne, sol elini sağma sokup, arkadan çıkarırlar. Âyet-i kerîme, bu 
hâli haber vermekdedir. Bağırır, dünyâdaki yaltakçılarını çağırır. 
Zebânîler cevâb verip: (Ey kâfir, ey müslimânlarla alay eden ah¬ 
mak! Yalvarmak zemânı geçdi. Artık îmân kabûl olmaz, düâ kabûl 
olmaz. Küfrünün cezâsım çekmek zemânı geldi) derler. Dilini en¬ 
sesinden çekerler. Gözlerini çıkarırlar. Dürlü dürlü çok acı azâblar 
yaparak, habîs rûhunu alır, Cehenneme atarlar. Allahü teâlâ, Mu- 
hammed “aleyhisselâm”ın dîninde ve yüce Peygamberin dînini 
doğru olarak bizlere ulaşdıran Ehl-i sünnet âlimlerinin kitâbların- 
da yazılı i’tikâdda olarak can vermemizi nasîb eylesin! Amîn. 

Ne kadar yaşasan, nihâyet öleceksin. Peygamberimiz “aleyhis- 
selâm” buyurdu ki, (Bir insanın rûhu vücûdünden ayrılınca, bir ni- 
dâ gelir ki, ey insan oğlu, sen mi dünyâyı terk eyledin, yoksa dün¬ 
yâ mı seni terk eyledi? Sen mi dünyâyı topladın, yoksa dünyâ mı 
seni topladı? Sen mi dünyâyı öldürdün, yoksa dünyâ mı seni öldür¬ 
dü? Cenâzeyi yıkamağa başlayınca üç nidâ gelir: 

1- Hani senin kuvvetli vücûdün? Seni hangi şey za’îfletdi? 

2- Hani senin güzel konuşman, seni hangi şey susdurdu? 

3- Hani senin sevgili dostların, seni neye bırakıp gitdiler? 

Cenâze kefene sarılınca bir nidâ dahâ gelir: Azıksız yola çıkma! 

Bu yolculuğun geriye dönmesi yokdur, ebedî olarak geri gelemez¬ 
sin. Yaracağın yer azâb melekleriyle doludur. Tabut içine konunca, 
bir nidâ dahâ gelir. Eğer Hak teâlânın rızâsını kazandınsa ne mut¬ 
lu sana, büyüklük ve se’âdet şenindir. Eğer cenâb-ı Hakkın gazabı¬ 
nı kazandınsa yazıklar olsun sana! Cenâze, mezârının yanma varın¬ 
ca bir nidâ dahâ gelir. Ey insan oğlu! Dünyâda kabr için ne hâzır- 
ladın? Bu karanlık mezâr için ne nûr getirdin? Zenginlik ve şöhre¬ 
tinden ne getirdin? Bu çıplak kabri döşemek ve zînetlendirmek için 
ne getirdin? Cenâzeyi mezâra koydukları zemân, kabr bir nidâ 
eder ve der ki: Arkamda söylerdin, şimdi karnımda sükût edersin. 
Nihâyet cenâzenin defni bitip oralarda hizmet gören insanlar da 
ayrılıp gidince, Hak teâlâ hazretleri tarafından bir nidâ gelir: Ey 
benim kulum, yalnız kaldın; şu karanlık mezârda, seni bırakıp git¬ 
diler. Bunlar, senin dostların, kardeşlerin, evlâdların ve candan 
adamların idi. Hâlbuki hiçbirinin sana fâidesi olmadı. Ey kulum, 
sen bana âsî oldun, emrimi tutmadın, hiç bu hâlini düşünmedin. Şâ- 
yed, ölen kimse îmân ile ölmüşse umulur ki, cenâb-ı Hak o kimseyi 
afvına mazhar kılar ve der ki, ey mü’min kulum! Seni kabrde garîb 
bırakmak şâmma yakışmaz. İzzet-ü celâlim hakkı için, sana bir mer- 


- 349 - 



hamet edeyim ki, dostların şaşsın, sana bir şefkat edeyim ki, ana-ba- 
banın oğluna olan şefkatinden ziyâde olsun. Lutf-ü kereminden ol 
kulun bütün günâhını afv edip, kabri Cennet bağçesi olur ye Cennet 
hûrileri ye ni’metleri ile dolar. Allahü teâlâ öyle merhametlidir ki, 
günâhkâr kullarını afv eder. O kadar merhametlidir ki, günde kaç 
kerre kullarının ayblarım görüp örter, yüzlerine vurmaz. O hâlde, 
böyle bir hâlıkın emrlerini yapıp, yasaklarından kaçınmalı, her gün 
amel-i sâlih işleyip, yarının azâbından kurtulmalıdır.) 

Mü’minlerin günâhlı ve günâhsız hepsine, kabr süâli vardır. 
Yalnız günâhları afv edilmiyenlerine ve cümle kâfirlere kabr azâbı 
da vardır. Müslimânlar arasında lâf taşıyanlara ve halâda üzerine 
bevl sıçratanlara kabrde azâb olacakdır. [Kabr azâbı yalnız rûha 
değil, hem rûha ve hem de cesede olacakdır. Aklın ermediği şeyle¬ 
ri akl ile çözmeğe kalkışmamalıdır.] 

Şâyed o kimse îmânsız ölmüşse, şiddetli azâblarla mahşer günü¬ 
ne kadar [sonra da, Cehennemde ebedî] azâb görür. 

Ey zâir-i sâhib-nefes, hubb-ı sivâdan meyli kes. 

Dünyâda kalmaz hiç kes, Allahü bes, bâkîheves. 

Her ten biter bir derd ile, geh germ ile geh serd ile, 
Uğraşmağa bir ferd ile, değmez bu dünyâ-yı ehas. 

Ben de ferîd-i asr idim, fass-ı nigîn-i sadr idim, 

Nakş-ı hümâyûn-ı satr idim, gösterdi çarh rû-yi abes. 

Dil-haste oldum bir zemân, tedriç ile bitdi tüvân, 

Uçdu nihâyet murg-ı can, çünki harâb oldu kafes. 

Söndü çerâg-ı âdiye t, zulmetde kaldı şeş cihet, 

Açddı subh-ı âhıret, envâr-ı Hak’dan muktebes. 

Buldum o dem Sübhâmmı, arz eyledim ısyâmmı, 

Matlûb idüp, gufrâmmı, rahmetle oldu dâd-res. 

Yâ Rab! Bu abd-i rû’siyâh, etdimse de yüzbin günâh, 
Dergâhım kddım penâh, afvmdır ancak mültemes. 

Târîhdir ism-i Gafûr, lâbüdd ider sırrı zuhûr, 

Afv olunur her bir kusûr, Allahü bes bâkî heves. 

Abdürrahmân Sâıııî Pâşa 

[Ey ziyârete gelen diri insan! Allahdan başka hiçbir şeye gönül 
verme! 

Dünyâda kimse kalmaz. Allahdan başkası birşey yapamaz. On¬ 
dan başka kimse kalmaz! 


- 350 - 



Herkesin bir derdi olur. Tatlı, acı günler olur. Bu alçak dünyâ, 
kimse ile uğraşmağa değmez. 

Ben de zemânın bir dânesi idim. Hükümet reisinin yüzük taşı 
[pırlanta] gibi idim. Sultânın fermânındaki imzâsı gibi idim.Felek 
[kader] bana da ters yüz gösterdi. 

Kalbim hasta oldu bir zemân. Gücüm kuvvetim gitdi her ân. 
Nihâyet can kuşum [rûhum] uçdu. Çünki kafes [bedenim] harâb 
oldu hemân. 

Sağlamlığım mum gibi söndü. Her tarafım karardı. Ahıret gü¬ 
neşi doğdu. Allahın nârları ile aydınlandı. 

O anda Rabbime kavuşdum. Günâhlarım meydâna çıkdı. Afv 
edilmemi dileyince, beni sonsuz rahmeti ile karşıladı. 

Yâ Rabbî! Yüzbin günâh işledim ise de, bu kara yüzüm ile, yü¬ 
ce kapma sığınıyorum. Senden, afvımı diliyorum. 

Gafûr ismini bu yazıma târîh [1286] yapdım. Ma’nâsı elbet h⬠
sıl olur. Kusûrlarım afv olunur. Allahdan başkası birşey yapamaz. 
Ondan başka kimse kalmaz!] 

[A.Sâmî pâşa a’yân [Senato] a’zâsı iken 1295 [m. 1878] de ve- 
fât etmişdir.] 


Izdırâb dolu, rü’yâdır bu hayât, 
doğmuşuz ölmek üzere, değil mi? 
Zevk ile geçerse de, birkaç saat, 
derd kovalar, zevklerin herbirini! 

Gideriz her an, cehi ve gafletle, 
ölüm denizi dibine hasretle. 

Düriü mihnetle ve bin meşakkatle, 
mahvu perişân eder dünyâ bizi. 

Biz ise seyr eyleyip, bu bünyâdı, 
ararız halkı için, nedir bâdı. 

Hâhkı, halkı ve sırr-ı îcâdı, 
bilmek isteriz Hakkın hikmetini, 

Fekat, Hakkın koyduğu sırrın haili, 
kulun aklı ile olamaz, bes belli. 
İnsana acz ve gaflet ve cehli, 
etdiririer sehv içinde sehvi. 


- 351 - 



KABR ZİYARETİ YE 

kur’An-i kerîm okumak 

Kabr ziyâreti sünnetdir. Haftada bir, hiç olmazsa, bayramlarda 
ziyâret edilir. Perşembe veyâ Cum’a veyâ Cumartesi günü ziyâret 
dahâ sevâbdır. (Şir’at-ül-islâm) sonunda diyor ki, Kabr ziyâreti 
sünnetdir. Ziyâret eden, meyyitin çürüdüğünü düşünerek ibret 
alır. Osmân “radıyallahü anh” kabr yanından geçerken çok ağlar, 
sakalları ıslanırdı. Meyyit de, edilen düâdan fâidelenir. Resûlullah 
“sallallahü aleyhi ve sellem” akrabâsının ve Eshâbının “radıyalla- 
hü teâlâ anhüm” kabrlerini ziyâret ederdi. Selâm ve düâdan son¬ 
ra, kıbleye arka verip, kabre karşı oturulur. Kabre elini yüzünü 
sürmek, toprağı öpmek hıristiyanların âdetidir. Hadîs-i şerîfde, 
(Bir kimse, tanıdığının kabrine gidip selâm verince, onu tanır ve 
selâmına cevâb verir) buyuruldu. Ahmed ibni Hanbel “rahime- 
hullahü teâlâ” diyor ki, (Kabristândan geçerken îhlâs, iki Kul 
e’ûzüleri ve Fâtiha okuyup, sevâbı meyyitlere hediyye edilmelidir. 
Sevâbı onlara gider.) Enes bin Mâlikin “radıyallahü teâlâ anh” 
bildirdiği hadîs-i şerîfde buyuruldu ki, (Âyet-el-kürsî okuyup, se- 
vâbı meyyitlere gönderilince, Allahü teâlâ, bunu bütün meyyitle¬ 
re ulaşdırır.) 

(Hazânet-ür-rivâyât)da diyor ki: (Diri iken ziyâret edilen âlim¬ 
leri, vefâtından sonra ziyâret etmek için uzak yerlere gitmek de câ- 
izdir. İstifâde etmek bakımından, Peygamberlerin “aleyhimüssale- 
vâtü vetteslîmât” ve Evliyânın ve Alimlerin “rahime-hümullahü 
teâlâ” ziyâreti arasında fark yokdur. Yalnız dereceleri arasında 
fark vardır.) 

[Bir müslimân, oturduğu odanın dıvarına bir levha asar ve lev¬ 
ha üzerine, bir sevdiğinin ismini yazarsa veyâ onun kabri üzerine 
taş dikip, taşın üzerine yazarsa, odaya giren ve bu kabri ziyâret 
eden müslimânlar, levha ve taş üzerindeki ism sâhibinin rûhuna 
Fâtiha ve düâ okuyunca, Allahü teâlâ ism sâhibine rahmet eder, 
günâhlarını afv eder. Odanın dıvarına ve mezâr taşma ism yazmak, 
onu hâtırlamak için değildir. İsm sâhibine Fâtiha ve düâ okunma¬ 
sı içindir. Bunun için İslâm memleketlerinde, odanın dıvarlarına ve 
mezârlar üzerine ism yazmak âdet olmuşdur. Bir velînin ismi yazı¬ 
lırsa, bu ismi okuyup, sâhibinden şefâ’at, düâ istenince, velî işitip, 
istiyen kimsenin dünyâ ve âhıret murâdları için, düâ eder ve düâsı 
kabûl olur.] 

Kadınların ziyâret etmesi de câiz ise de, Resûlullahdan baş- 

-352- 




kasının kabrini ziyâret etmemeleri dahâ iyidir. Hâid ve cünüb 
iken de ziyâret câiz ise de abdestli olmak sünnetdir. Hadîs-i şe- 
rîfde buyuruldu ki, (Bir mü’minin kabrini ziyâret edip, Allahüm- 
me innî es’elü-ke bi-hakkı Muhammedin ve âli Muhammedin en 
lâ-tü’azzibe hâzelmeyyit deyince, meyyitin azâbı ref olunur.) 
(Ana-babasının veyâ bunlardan birinin kabrini her Cum’a ziy⬠
ret eden bir kimse afv olunur) buyuruldu. Yalnız ana-babanm 
kabr toprağını öpmek câizdir. (Kifâye) kitâbında diyor ki, bir 
kimse, Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem”, Cennet kapısı¬ 
nın eşiğini öpmeğe yemîn etdim, ne yapayım dedikde, (Ananın 
ayağını öp!) buyurdu. Anam babam yok deyince, (Kabrlerini öp! 
Kabrlerini bilmiyorsan, iki çizgi çizip onların kabri olarak niyyet 
ederek, bu çizgileri öp! Yeminini yerine getirmiş olursun!) bu¬ 
yurdu. 

Büyük zâtların kabrini ziyâret için uzak memleketlere gitme¬ 
mek, başka bir işi için gidilince ziyâret etmek iyi olur. Yalnız, Pey¬ 
gamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimizi ziyârete git¬ 
mek sevâbdır. Peygamberleri “aleyhimüsselâm” ve Evliyâyı “aley- 
himürrahme” ziyâret eden bunların mubârek rûhlarından istifâde 
eder. Bunlara olan sevgisi, bağlılığı kadar, kalbi temizlenir. Türbe¬ 
lerde günâh işliyen olursa, meselâ açık kadınlar da gelirse, ziyâreti 
terk etmemeli, bunlara mâni’ olamazsa, kalbi nefret etmelidir. Ni¬ 
tekim kadın bulunan, şarkı, İlâhi, nutk söylenen mü’minin cenâze- 
sine gitmek lâzımdır. 

Kadınların kabr ziyâreti, üzülmek, ağlamak, bağırmak için ise 
ve erkekler arasına karışıp fesad çıkarmak için olursa harâmdır. 
Böyle kadınlara la’net yağar. İhtiyâr kadınların, erkekler arasına 
karışmadan akrabâsının ve Evliyânın kabrlerini ziyâret etmesi c⬠
iz ise de, genç kızlara, böyle ziyâret de mekrûhdur. Kadınların ce- 
nâzede bulunmaları da böyledir. 

(Cilâ-ül-kulûb)da diyor ki: Kabristâna gelen bir kimse, ayakda, 
(Esselâmü aleyküm, yâ ehle dâr-il kavm-ilmiTminm! İnnâ inşâalla- 
hü an karîbin biküm lâhikûn) der. Sonra, Besmele ile onbir İhlâs 
ve bir Fâtiha okur. Sonra, (Allahümme rabbel-ecsâdilbâliyeh, vel- 
ızâmin nahire-tilletî harecet mineddünyâ ve hiye bike mü’minetün, 
edhd aleyhâ revhan min indike ve selâmen minnf) düâsını okuma¬ 
lıdır. Kabrin yanma gelince, meyyitin sağ [kabrin kıble] ve ayak ta¬ 
rafından yaklaşır. Selâm verir. Ayakda veyâ çömelip veyâ oturup, 
Bekara sûresinin başını ve sonunu, Yasîn-i şerîf sûresini, Tebâre- 
ke, Tekâsür, İhlâs-ı şerîf ve Fâtiha sûrelerini okuyup, meyyite he- 
diyye eder. 


-353 - 


İslâm Ahlâkı - F:23 



Tenbflı: Başkası yerine hac etmeği bildirirken, âlimlerimiz bu¬ 
yuruyor ki, nemâz, oruç, sadaka ve Kur’ân-ı kerîm okumak, zikr 
etmek, tavâf yapmak, hac, ömre yapmak, Peygamberlerin, Evliyâ- 
nın kabrlerini ziyâret etmek, mevtâ kefenlemek gibi farz veyâ nâ- 
file ibâdetlerin ve hayrât ve hasenâtın sevâbım, başkalarının rûhu- 
na hediyye etmek câizdir. İbâdeti yapana da ve onların rûhlarına 
da sevâb verilir. Bunun için, kabr başında veyâ başka yerde 
Kur’ân-ı kerîm okuyup, sevâbı mevtâlara hediyye edilmeli ve on¬ 
lar için hemen düâ etmelidir. Çünki, Kur’ân-ı kerîm okunan yere, 
rahmet ve bereket iner. Burada edilen düâ kabûl olur. Kabr yanın¬ 
da okununca, kabre, rahmet, bereket dolar. Hanefî mezhebine gö¬ 
re, bir kimse, nâfile oruç, nemâz, sadaka, okumak sevâbım ölü ve¬ 
yâ diri başkasına hediyye ederse bunlara da sevâbı gider. Farzların 
sevâbı hediyye edilince de gider diyenler vardır. Sevâblar, meyyit¬ 
lere taksîm edilmez. Herbirine hepsi verilir. Mâlikî ve şâfi’îye gö¬ 
re, okumak gibi yalnız beden ile yapılan ibâdetler, hediyye edil¬ 
mez. Bunlar vâsıtası ile düâ edilir. 


(Kitâb-ül-fıkh alel-mezâhib-il-erbe’a)da diyor ki, (Ölüden ibret 
almak ve âhıreti düşünmek için kabr ziyâret etmek, erkeklere sün- 
netdir. Hanefî ve Mâlikî mezheblerinde, Perşembe, Cum’a ve Cu¬ 
martesi günleri ziyâret etmek müekked sünnet olur. Şâfi’î mezhe¬ 
binde, Perşembe günü ikindiden Cumartesi günü güneş doğunca¬ 
ya kadar müekked sünnet olur. Ziyâret edenin, meyyit için 
Kur’ân-ı kerîm okuması, ona düâ etmesi lâzımdır. Bunların meyyi¬ 
te fâidesi olur. Kabristâna girince, (Esselâmü aleyküm yâ Ehle 
dâr-il kavmilmü’minm! İnnâ inşâallahü an karîbin biküm lâhikûn) 
demek sünnetdir. Yakın ve uzak her kabr ziyâret edilir. Hele Sâ- 
lihleri, Velîleri “rahime-hümullahü teâlâ” ziyâret için uzak yere 
gitmek sünnetdir. Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” mubâ- 
rek kabrini ziyâret etmek, ibâdetlerin en kıymetlilerindendir. Yaş¬ 
lı kadınların da örtülü ziyâret etmeleri câizdir. Fitneye fesâda se- 
beb olunca, yaşlı kadınların da ziyâret etmeleri harâm olur. Ziy⬠
ret ederken, kabr etrâfında tavâf etmek, taşı, toprağı öpmek, ölü¬ 
den bir şey istemek câiz değildir.) Evliyâdan “rahime-hümullahü 
teâlâ” şefâ’at etmeleri, Allahü teâlânın vermesine vesîle olmaları 
istenir. 


İki şey vardır ki , bunların hasreti>, 
kimler olursa olsun, yakar herkesi. 
Göz kan ağlasa, haklarını ödeyemez, 
birisi gençlik, biri de din kardeşi! 


- 354 - 



ÜÇÜNCÜ CİLD, 9. cu MEKTUB 

İmâm-ı Rabbânî Müceddid-i elf-i sânı Ahmed Fârûkînin “rahi- 
me-hullahü teâlâ” (Mektûbât)ından üçüncü cildinin dokuzuncu 
mektûbu, Mîr Muhammed Nu’mân için yazılmışdır. (Resûlullahın 
getirdiklerini alınız!) âyet-i kerîmesini açıklamakdadır. Bu mektûb 
arabî olup tercemesi aşağıdadır: 

Bismillâhirrahmânirrahîm! Haşr sûresinde, yedinci âyet-i kerî¬ 
mesinde meâlen, (Resûlullahın size getirdiklerini alınız. Yasak et- 
diklerinden sakınınız ye Allahdan korkunuz!) buyuruldu. [Enirle¬ 
ri yapmağa ve harâmlardan sakınmağa, (İslâmiyyet)e uymak de¬ 
nir.] Allahü teâlânın, yasaklardan kaçınız, dedikden sonra, Allahü 
teâlâdan korkunuz buyurması, yasaklardan sakınmanın dahâ mü¬ 
him olduğunu göstermekdedir. Çünki, Allahü teâlâdan korkmak, 
ya’nî (Takvâ), harâmlardan sakınmakdır. Takvâ, dînin temelidir. 
Şübhelilerden de sakınmağa (Vera’) denir. Resûlullah “ sallallahü 
aleyhi ve sellem” (Dîninizin direği vera’dır) buyurdu. Başka bir 
hadîs-i şerîf de, (Hiçbir şey, ve ra’ gibi olamaz) buyurdu. Dînimizin 
harâmlardan sakınmağa böyle ehemmiyyet vermesi, sakınılacak 
şeylerin dahâ çok olmasından ve fâidesinin dahâ fazla olmasından¬ 
dır. Çünki, emrleri yapmakda da, sakınmak bulunmakdadır. Bir 
emri yapmak, bunu yapmamakdan sakınmak demekdir. Fâidesi¬ 
nin dahâ çok olması, nefse hiç uymamak olduğu içindir. Emri ya¬ 
parken, nefs de lezzet alır. Bir işde, nefse uymak ne kadar az olur¬ 
sa, fâidesi o kadar dahâ çok olur. Ya’nî, Allahü teâlânın rızâsına 
dahâ çabuk kavuşdurur. Çünki ahkâm-ı islâmiyye, ya’nî islâmiyye- 
tin emrleri ve yasakları, nefsi kahr etmek, yıpratmak içindir. Nefs, 
Allahü teâlânın düşmanıdır. Hadîs-i kudsîde, (Nefsine düşmanlık 
et! Çünki, o benim düşmanımdır) buyuruldu. Bunun için turuk-ı 
aliyye içinde, islâmiyyeti gözetmesi dahâ çok olanı, Allahü teâlâya 
dahâ yakın yol olur. Çünki, burada nefse uymamak, dahâ çokdur. 
Ehlinin bildiği gibi, bu da, bizim bulunduğumuz yoldur. Bunun 
içindir ki, büyüğümüz, önderimiz, derin âlim Behâüddîn-i Buhârî, 
(Allahü teâlâya kavuşduran yolların en kısasını buldum) buyurdu. 
Çünki, bu yolda, nefse karşı gelmek dahâ çokdur. Bu yolda, isl⬠
miyyeti gözetmenin çokluğuna gelince, kitâblarım inceliyen zekî 
ve insâflı bir kimse için, bunu anlamak pek kolaydır. Böyle oldu¬ 
ğunu açıkça görür. Böyle açık olmakla berâber, birçok mektûb um- 
da bunu etrâflı bildirdim. Herşeyin doğrusunu Allahü teâlâ bilir. 
O, bize yardımcı olarak yetişir. Çok iyi bir vekîldir. Efendimiz Mu¬ 
hammed aleyhisselâma ve Âline ve Eshâbına “radıyallahü teâlâ 
anhüm ecma’în” ve doğru yolda olanlara salât ve selâm olsun! 


-355 - 



UÇUNCU CILD, 84. cü MEKTUB 

Allahü teâlâya hamd olsun ve Onun seçdiği, sevdiği kullarına 
selâm olsun! Bu yolda çalışmak [Allahü teâlânın sevgisine kavuş¬ 
mak] istiyenin, önce i’tikâdım, hak yoldaki âlimlerin [ya’nî Ehl-i 
sünnet âlimlerinin] bildirdiklerine göre düzeltmesi lâzımdır. [Bu 
derin âlimler, bütün bilgilerini, Eshâb-ı kirâmdan aldılar. Kendi 
düşüncelerini ve felsefecilerin fikrlerini, bunlara karışdırmadılar.] 
Allahü teâlâ, onların çalışmalarına bol bol mükâfat [karşılık] ver¬ 
sin! Sonra, herkese lâzım olan fıkh bilgilerini öğrenmelidir. Bun¬ 
dan sonra, bu öğrendiklerini yapmalıdır. Ondan sonra, her zemâ- 
nında, Allahü teâlâyı zikr etmelidir. [Ya’nî kalb hep Onun ismini 
ve sıfât-ı zâtiyyesini düşünmelidir.] Fekat, zikr yapmasını kâmil ve 
mükemmil olan bir zâtdan öğrenmesi şartdır. Nâkıs olandan [he¬ 
le câhil ve sapık şeyhlerden] öğrenirse, kemâle eremez. Başlangıç- 
da o kadar çok zikr etmelidir ki, farz nemâzları ve bunların sün¬ 
netlerini kıldıkdan sonra, zikrden başka bir ibâdet yapmamalı, 
Kur’ân-ı kerîm okumağı ve nâfile ibâdetleri başka zemâna bırak¬ 
malıdır. Abdestli de, abdestsiz de zikr etmelidir. Ayakda iken, 
otururken, yürürken, yatarken, hep bu vazifeyi yapmalıdır. So- 
kakda giderken, yirken ve uyuyacağı zemân, zikrsiz olmamalıdır. 
Fârisî beyt tercemesi: 

Zikr et hep zikr, oldukça canini 

Kalbin paklığı, zikrîledir Cananın. 

Zikri o kadar çok yapmalıdır ki, zikr olunandan [Allahü teâlâ- 
dan] başka, kalbinde hiçbir arzû, düşünce kalmamalıdır. Ondan 
başka şeylerin ismleri ve nişânları kalbine gelmemelidir. Başka 
şeyleri düşünmek için kendini zorlaşa da, kalbine getirememelidir. 
Kalbin, Allahü teâlâdan başka herşeyi böyle unutması, Ona kavuş¬ 
manın başlangıcıdır. Bu nisyân, matlûbun rızâsına, sevgisine ka¬ 
vuşmanın müjdecisidir. Arabî beyt tercemesi: 

Nasıl Sü’âda kavuşulur acaba! 

Dağlar ve uçurumlar var arada. 

[Sü’âd, bir ma’şûkanm ismidir.] İnsanı herşeye kavuşduran, 
yalnız Allahü teâlâdır. Doğru yolda olanlara selâm olsun! [Üçün¬ 
cü cild, 17. ci mektûbda buyuruyor ki, (Kalb ile zikr etmek, onu 
Allahü teâlâdan başka şeylere düşkün olmakdan kurtarır. Bu 
düşkünlük, kalbin hastalığıdır. Kalb bu hastalıkdan kurtulmadık¬ 
ça, hakîkî îmâna kavuşamaz ve ahkâm-ı islâmiyyeye, ya’nî Alla¬ 
hü teâlânın emrlerine, yasaklarına uyması güç olur. Bunlara 
uyarken niyyet etmek ve mubâhları yaparken, nefsin lezzet alma- 


- 356 - 



sini düşünmemek de zikr olur.) Kalbin hastalığına sebeb, nefse uy¬ 
masıdır. Nefs, Allahü teâlânın düşmanıdır. Ona itâ’at etmek iste¬ 
mez. Kendine de düşmandır. Kalbin her uzva, harâmları, kötü, za¬ 
rarlı şeyleri yapdırmasından zevk alır. Bu zevklerine kavuşmak 
için, dinsiz, îmânsız olmak ister. Kâfirlerle, mezhebsizlerle arka¬ 
daşlık etmek, onların kitâblarım, gazetelerini okumak, radyoların¬ 
daki, televizyonlarındaki zararlı yayınları da, kalbi hasta yapar. îs- 
lâmiyyete uymak, kalbi hastalıkdan kurtarır. Nefsi ise, hasta yapar. 
Zevklerini, arzûlarım, kalbe te’sîr kuvvetini azaltır.] 

Kim bulur, zor ile, maksûda her zemân zafer? 

Gelir elbet zuhûra, ne ise hükm-i kader. 

114. cü MEKTÛB 


Hindistânın büyük âlimlerinden Abdüllah-i Dehlevî “rahime- 
hullahü teâhV’ııııı (Mekâtib-i şerîfe) kitâbında yüzyirmibeş mek- 
tûb vardır. Yüzondördüncüsü, Hâcı Abdüllah Buhârîye yazılmış 
olup, fârisîden türkçeye tercemesi aşağıdadır: 

Allahü teâlâda hiçbir noksanlık yokdur. O, hep doğru söyler, 
kullarına doğru yolu gösterir. Yüce önderimiz, sevgili Peygamberi¬ 
miz Muhammed Mustafâya “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ve 
Onun Âline ve Eshâbına “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” biz¬ 
den selâmlar ve düâlar olsun! Buradaki [ya’nî Delhi şehrindeki] ta¬ 
rikatçılar, dileklere kavuşmak için Esmâ okuyorlar. Mıska yazıyor¬ 
lar. Böylece herkesi kendilerine çekiyorlar. Emîr-ül mü’minîn Alî 
“kerremallahü vecheh ve radıyallahü teâlâ anh” hazretlerini diğer 
üç halîfeden “radıyallahü anhüm” dahâ üstün tutuyorlar. Bunlara 
(ŞPî) denir. Üç halîfeye ve Eshâb-ı kirâma düşman olanlara (Râfi- 
zî) denir. 


[Hazret-i Ebû Bekrin ve hazret-i Ömerin ve hazret-i Osmân 
Zinnûreynin hazret-i Alîden “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” 
dahâ üstün olduklarını (Ehl-i sünnet vel cemâ’at) âlimleri “rahi- 
me-hümullahü teâlâ” cesidli kitâblarında bildirmişler ve bunu 

9 9 9 

âyet-i kerîmelerle, hadîs-i şeritlerle ve Eshâb-ı kirâmın “radıyal- 
lahü teâlâ anhüm ecma’în” icmâ’ı, ya’nî, sözbirliği ile isbât etmiş¬ 
lerdir. Bu kıymetli kitâblardan ikisi, Hindistândaki büyük âlim¬ 
lerden şâh Veliyyullah Muhaddis Dehlevînin “rahime-hullahü 
teâlâ” (İzâlet-ül-hafâ) ve (Kurret-ül-ayneyn) kitâblarıdır. Arabî 
ve fârisî karışık olup, birincisi, Urdu diline tercemesi ile birlikde 
1382 [m. 1962] de Pâkistânda basılmışdır. İkincisi türkçeye terce- 
me edilerek, (Eshâb-ı Kirâm) kitâbının içinde neşredilmişdir. 
Ayrıca (Hak Sözün Vesikaları) kitâbında vardır. Büyük âlim İb- 


- 357 - 



ni Hacer-i Mekkînin “rahime-hullahü teâlâ” (Es-savâik-ul-muhri- 
ka) arabî kitâbı, İstanbulda, Hakîkat Kitâbevi tarafından ofset yo¬ 
lu ile basdırılmışdır. Bu kitâbı okuyan insâflı bir müslimân, mez- 
hebsizlerin yanlış yolda olduklarını iyice anlar. Bunlardan bir kıs¬ 
mı, bugün kendilerine (Ca’ferî) diyorlar. (Biz oniki imâmın yolun¬ 
dayız) diyerek gençleri aldatıyorlar. Hâlbuki Oniki imâmın yolun¬ 
da olan müslimânlara (Ehl-i sünnet) denir. Ehl-i sünnet âlimleri 
“rahime-hümullahü teâlâ”, (Oniki imâmı sevmek, son nefesde 
îmân ile ölmeğe sebeb olur) buyurmuşlardır.] 


Cenâze alayları, devr yapmak için ziyâfetler yapdırıyorlar. 
[Cemâ’at ile nemâz kılmıyorlar. Câmi’lerde] Mevlid cem’ıyyetle- 
ri, İlâhîler, mersiyeler okutuyorlar. Tekkelerde çalgı, tambur din¬ 
liyorlar. Bunlar gibi dahâ nice bid’atleri tarîkat olarak yapıyorlar. 
Hattâ, Hindistândaki Cûkiyye ve Berehmen kâfirlerinin ibâdet¬ 
lerini de tarîkate mal ediyorlar. Dünyâya düşkün olanlarla, fâsık- 
larla birlikde bulunuyorlar. Nemâzda Kavmeye, Celseye ve ce- 
mâ’ate, hattâ Cum’a nemâzma ehemmiyyet vermiyorlar. Selef-i 
sâlihînin zemânlarında böyle şeyler hiç yokdu. Bunların hiçbiri 
islâmiyyetde yokdur. (Ehl-i Sünnet vel-cemâ’at) âlimleri “rahi¬ 
me-hümullahü teâlâ” böyle bid’atlerden kaçınırlardı. Allahü te- 
âlâya şükrler olsun ki, Eshâb-ı kirâmda “radıyallahü teâlâ an- 
hüm” bu çirkin bid’atlerin hiçbiri yokdu. Müslimân olmak istiyen 
ve Selef-i sâlihînin “rahime-hümullahü teâlâ” yolunda bulunmak 
isteyen kimsenin böyle tarikatçılardan kaçması lâzımdır. Bunlar, 
din hırsızlarıdır. Allahü teâlânın kullarının dinlerini, îmânlarını 
yıkıyorlar. Zikr ve diğer yapdıkları şeyler kalbi, nefsi harekete 
getiriyor. [Bunlarda, hâller hareketler hâsıl olması değil, mâ-sivâ- 
dan temizlenmeleri lâzımdır.] Keşfin [kerâmetin, gayb olan şey¬ 
lerden haber vermenin ve cin ile konuşmanın] zâten islâmiyyet¬ 
de kıymeti yokdur. Cûkiyye kâfirleri de, keşf ve kerâmet göster- 
mekdedir. Aklı olanların gözünü açması, doğruyu iğriden ayır¬ 
ması lâzımdır. Hem dîne sarılmak, hem de dünyâya düşkün ol¬ 
mak, bir insanda birlikde bulunamaz. Dünyâlık ele geçirmek için 
dînini vermek, aklı olanın yapacağı şey değildir. Buhâra şehrinin 
âlimleri, şeyhleri tevekkül sâhibi idiler. Dünyâya düşkün değildi¬ 
ler. Ziyâfetler vermek, dünyâya düşkün olanları toplamak, kalbi 
karartır. O büyükler böyle şeylerden kaçınırlardı. Onlar, Selef-i 


sâlihînin “rahime-hümullahü teâlâ” doğru olan i’tikâdına, Resû- 


lullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” sünnetine sarılmışlar¬ 


dı. Her işlerinde (Azîmet) yolunu tutmuşlardı. Bid’atlerden sakı- 


nırlardı. Harâm ve mekrûh yollardan gelen şeylerden kaçınırlar¬ 


dı. Harâma sebeb olan mubâhlar da harâm olur. (Zikr-i hafi). 


- 358 - 




ya’nî sessiz zikr etmek, (Zikr-i cehrî)den, ya’nî sesle zikr etmekden 
dahâ efdaldir. Böyle zikr ederlerdi. Hadîs-i şerîfde bildirilen (ih- 
sân) mertebesinde idiler. Kalbleri hep feyz kaynağına [ya’nî Alla- 
hü teâlâya] karşı idi. Böyle olan tesavvuf büyüğünün teveccühüne 
kavuşan sâdık, hâlis bir kimsenin kalbi, hattâ bütün latîfeleri he¬ 
men zikr etmeğe başlar. Huzûra, ya’nî Allahü teâlâdan başka hiç¬ 
bir şeyin kalbde bulunmamasına ki, buna (Müşâhede) de denir ve 
cezbelere, (vâridât) denilen feyzlere, ya’nî zâhirini ve bâtınını nâr¬ 
ların kaplaması gibi ni’metlere kavuşur. Mürşidinin kalbinden feyz 
alanın kalbine Allahü teâlâdan başka hiçbir şeyin düşüncesi gel¬ 
mez. Bütün a’zâsı sünnete uygun ve azîmet ile hareket eder. Bu 
ni’metler ne büyük se’âdetdir. Yâ Rabbî! Sevgili Peygamberin 
Muhammed Mustafâ “sallallahü aleyhi ve âlihi ve sellem” hürme¬ 
tine ve O yüce Peygamberin yolunda bulunan meşâyıh-ı kirâm 
“rahmetullahi aleyhim ecma’în” hürmetine, bu çok kıymetli ni’met 
ile bizleri rızklandır. îmâm-ı Rabbânî, müceddid-i elf-i sânînin 
“rahmetullahi aleyh” feyzleri, insanın bütün latîfelerini bu ni’mete 
kavuşdurmakdadır. 

Canım, kurban olsun senin yoluna, 

Adı güzel, kendi güzel Muhammed! 

Gel şefâ’at eyle kemter kuluna, 

Adı güzel, kendi güzel Muhammed! 

Mü’min olanların çokdur cefâsı, 

A 

Ahıretde olur zevk-u saf âsi, 

Onsekizbin âlemin Mustafâsı, 

Adı güzel, kendi güzel Muhammed! 

Yedi kat gökleri seyrân eyleyen, 

Kür sinin üstünde cevlân eyleyen, 

Mi’râcda, ümmetin Hakdan dileyen, 

Adı güzel, kendi güzel Muhammed! 

(Yûnüs) neyler iki cihâm sensiz, 

Sen hak Peygambersin seksiz şübhesiz! 

Sana uymıyanlar, gider îmânsız, 

Adı güzel, kendi güzel Muhammed! 


- 359 - 




CENNET YOLU İLMİHALİ 
KİTÂBININ SON SÖZÜ 

Canlı cansız bütün varlıkların bir düzen içinde olduklarını gö¬ 
rüyoruz. Her maddenin yapısında, her olayda, her reaksiyonda, 
hiç değişmiyen nizâm, matematik bağlantılar olduğunu öğreniyo¬ 
ruz. Bu düzenleri, bağlantıları, fizik, kimyâ, astronomi ve biyolo¬ 
ji kanûnları diye ismlendiriyoruz. Bu değişmez düzenden fâidele- 
nerek, sanâyı’, fabrikalar kuruyor, ilâçlar yapıyor, aya gidiyor, yıl¬ 
dızlarla, atomlarla bağlantı kuruyoruz. Radyolar, televizyonlar, 
elektronik beyinler ve İnternetler yapıyoruz. Mahlûklarda, bu 
düzen olmasaydı, herşey rastgele olsaydı, bunların hiçbirini yapa¬ 
mazdık. Herşey çarpışır, bozulur, felâketler olurdu. Herşey yok 
olurdu. 

Varlıkların düzenli, bağlantılı, kanûnlu olmaları, bunların ken¬ 
diliklerinden, rastgele var olmadıklarını, herşeyin bilgili, kudretli, 
gören, işiten, dilediğini yapan bir varlık tarafından var edildikleri¬ 
ni göstermekdedir. O, dilediklerini var etmekde ve yok etmekde- 
dir. Herşeyi var etmeğe ve yok etmeğe, başka şeyleri sebeb yap- 
mışdır. Sebebsiz yaratsaydı, varlıkların birbiri arasında bu düzen 
olmazdı. Herşey karma-karışık olurdu. Onun varlığı da belli ol¬ 
mazdı. Hem de, fen, medeniyyet hâsıl olamazdı. 

O, varlığını bu düzen ile belli etdiği gibi, kullarına çok acıya¬ 
rak, var olduğunu ayrıca da bildirmişdir. Âdem aleyhisselâmdan 
başlıyarak, her asrda, dünyânın her yerindeki insanlar arasından 
en iyi, en üstün olarak yaratdığı birisine melek ile haber gönde¬ 
rerek, kendini ve kendi ismlerini bildirmiş ve insanların dünyâda 
ve âhıretde râhat etmeleri, iyi yaşamaları için, ne yapmaları ve 
nelerden sakınmaları lâzım olduğunu açıklamışdır. Böyle, seçil¬ 
miş, üstün insanlara (Peygamber) denir. Bunların bildirdikleri 
emrlere ve yasaklara (Din) ve (Ahkâm-ı dîniyye) denir. İnsanlar 
eski şeyleri unutdukları için ve her zemân bulunan kötü kimse¬ 
ler, Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” kitâblarım 
ve sözlerini değişdirdiklerinden, eski dinler unutulmuş, bozul- 
muşdur. Kötü insanlar, uydurma dinler de meydâna getirmişler¬ 
dir. 

Herşeyi yaratan yüce Allah, insanlara çok acıdığı için, kullarına 
son bir Peygamber ve yeni bir din göndermişdir. Bu dîni, kıyâme- 
te kadar koruyacağını, kötü insanlar saldıracaklar, değişdirmeğe, 
bozmağa kalkışacaklar ise de, kendisi bunu, bozulmamış olarak 
her yere yayacağını müjdelemişdir. 


- 360 - 



Allahü teâlâya şükrler olsun ki, dahâ küçük iken, bir olan ya¬ 
ratıcıya inanmış bulunuyoruz. Onun isminin (Allah) olduğunu 
ve son Peygamberinin (Muhammed) aleyhisselâm olduğunu ve 
bunun bildirdiği dînin (İslâmiyyet) olduğunu öğrenmek se’âde- 
tine kavuşduk. Bu İslâm dînini doğru olarak anlamak istedik. Li¬ 
sede, üniversitede okurken, onu öğretecek bir kaynak aradık. 
Fekat, masonlara, komünistlere satılmış fen taklîdcileri ile, veh- 
hâbîlere satılmış, mezhebsiz olmuş kimseler, gençliğin etrâfım 
sarmış idi. Dinlerini, dünyâya satmış olan bu mürtedler ve sapık¬ 
lar, öyle kurnaz çalışmışlar ki, doğru yolu seçip ayırabilmek im¬ 
kânsız olmuşdu. Allahü teâlâya yalvarmakdan başka çâre yok- 
du. Yüce Allahımız, Ehl-i sünnet âlimlerinin “rahime-hümulla- 
hü teâlâ” kitâblarım okumak nasîb eyledi. Fekat, ilerici geçinen 
(Fen yobazları)nm, fen bilgisi diyerek ve dîni dünyâ çıkarlarına 
âlet eden (Din yobazlarının Kur’ân tercemesi diyerek aşılamış 
oldukları bozuk fikrler, rûhumuza işlemişdi. Allahü teâlâya son¬ 
suz şükrler olsun ki, hakîkî din adamlarının uyarması ile, iyiyi 
kötüden ayırmağa başladık. Kafamıza yerleşdirilmiş olanların 
ilm değil, yaldızlanmış zehr olduklarını, bunların te’sîri ile kalbi¬ 
mizin kararmış olduğunu anlıyabildik. Ehl-i sünnet âlimlerinin 
kitâblarım görmeseydik, dostu düşmandan ayıramıyacak, nefs- 
lerimizin ve din düşmanlarının hilelerine, yalanlarına aldanacak - 
dık. Dinsizliği, ahlâksızlığı ilericilik olarak tanıtan, sinsi düşman¬ 
ların tuzaklarından kurtulamıyacakdık. Hâlis, temiz müslimân 
olan anamızla, babamızla ve onlardan edindiğimiz İslâm bilgile¬ 
ri ile alay edecekdik. Sevgili Peygamberimiz “sallallahü teâlâ 
aleyhi ve sellem”, İslâm düşmanlarının tuzaklarına düşmememiz 
için, bizi îkaz ediyor: (Dîninizi ricâlin ağızlarından öğreniniz!) 
buyuruyor. Ricâl, ya’nî hakîkî din âlimi bulamayınca, bunların 
kitâblarından öğreneceğiz. Bid’at sâhiblerinin, mezhebsiz, câhil 
din adamlarının din kitâbları, kâfirlerin kitâbları gibi çok zarar¬ 
lıdır. 

Kadınların, kızların başları, saçları, kolları, bacakları açık, er¬ 
keklerin de dizleri ile göbek arası açık olarak başkasının yanma 
çıkmaları harâmdır. Ya’nî, Allahü teâlâ, bunları yasak etmişdir. 
Allahü teâlânm emrlerini ve yasaklarını bildiren dört hak mez- 
heb, erkeklerin avret yerlerini, ya’nî bakması ve başkasına gös¬ 
termesi yasak edilmiş olan uzvlarım farklı olarak bildirmişlerdir. 
Her müslimânın, bulunduğu mezhebin bildirdiği avret yerini ört¬ 
mesi farzdır. Buraları acık olanlara, başkalarının bakmaları ha- 
râmdır. (Kimyâ-i se’âdet)de diyor ki, (Kadınların, kızların, başı, 
saçı, kolları, bacakları açık sokağa çıkmaları harâm olduğu gibi, 


- 361 - 



ince, süslü, dar, hoş kokulu elbise ile örtünerek çıkmaları da ha- 
râmdır. Böyle çıkmalarına izn veren, râzı olan, beğenen anası, ba¬ 
bası, zevci ve kardeşi de, onun günâhına ve azâbına ortak olurlar). 
Ya’nî, Cehennemde birlikde yanacaklardır. Eğer tevbe ederlerse, 
afv olunur, yakılmazlar. Allahü teâlâ, tevbe edenleri sever. Âkil, 
bâlig olan kızların ve kadınların, yabancı erkeklere görünmemele¬ 
ri, hicretin üçüncü senesinde emr olundu. İngiliz câsûslarınm ve 
bunların tuzaklarına düşmüş olan câhillerin, Hicâb âyeti gelmeden 
evvel olan örtünmemeği ileri sürerek, örtünmeği sonradan fıkhcı- 
lar uydurdu demelerine aldanmamalıdır. 

Tekrâr bildirelim ki, bir çocuk âkil ve bâlig olunca, ya’nî iyiyi 
fenâdan ayıracak ve evlenecek yaşa gelince, hemen îmânın altı şar¬ 
tını öğrenmesi, sonra (Ahkâm-ı islâmiyye)yi, ya’nî farzları, halâl ve 
harâm olan şeyleri öğrenmesi ve bunlara uyması, buna farz olur. 
Bir kız dokuz yaşma, bir oğlan oniki yaşma gelince (Âkil ve bâlig) 
olur. Bunları, anasına, babasına, akrabâsına, ahbâbına sorup öğ¬ 
renmesi farz olur. Müslimân olan bir kâfirin de, hemen bir din ada¬ 
mına, müftîye gidip, bunları öğrenmesi, bunların da öğretmeleri 
veyâ hakîkî bir din kitâbı hediyye edip buradan okuyup öğrenme¬ 
sini tenbîh etmeleri farz olur. Aferin, aferin deyip, öğretmezlerse 
veyâ kitâb vermezlerse, farzı yapmamış olurlar. Farzı yapmıyan, 
Cehennemde yanacakdır. Din adamını ve kitâbı arayıp da, bulun- 
cıya kadar öğrenmemesi özr olur. 


Okuduğumuz doğru İslâm bilgilerini gençlere duyurmak için ve 
herkesin dünyâda râhata, huzûra ve âhıretde sonsuz ni’metlere ka¬ 
vuşmalarına hizmet etmek için, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitâbların- 
dan seçme, kıymetli yazıları neşr eylemeğe inşâallah devâm edece¬ 
ğiz. 


Murâdlara nâil olmak için, (Salâten tüncînâ) okumalıdır: (Alla- 
hümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âl-i seyyidinâ Mu- 
hammedin salâten tüncînâ bihâ min cemî’il ehvâl-i vel-âfât ve tak- 
dî lenâ bihâ cemî’al hâcât ve tütahhirünâ bihâ min cemî’isseyyiât 
ve terfe’unâ bihâ a’ledderecât ve tübelligunâ bihâ aksalgâyât min 
cemî’il hayrât-i fil hayâti ve ba’del-memât). 


Her dürlü sıkıntıdan ve tehlükeden korunmak ve şeytânların ve 
düşmanların zarar ve hücûmlarından kurtulmak için, (İstigfâr) 
okumanın çok fâideli olduğu hadîs-i şeriflerde bildirilmişdir. 


Gelip geçdi ömrüm çabuk, bir yel esip geçmiş gibi, 
hele, bana şöyle gelir, gözüm yumup, açmış gibi. 
İşbu söze Hak tamkdır, canlar gövdeye konukdur. 
birgün ola, çıka, gide, kafesden kuş uçmuş gibi. 


- 362 -